Mücahit Bilici
Mücahit Bilici
  • mucahitbilici@gmail.com

Sahte peygamber mümkün mü?

Cumartesi, 18 Ocak, 2020
Sahte veya yalancı peygamber mümkün değildir. Başarılı olmuş peygamberlik iddiaları ve başarılı olamamış peygamberlik iddiaları vardır. İddianın kendisinin doğru olup olmadığı ise iddia sahibi kişi ile Allah arasında olup başka hiç kimsenin bilemeyeceği bir şeydir.

“Ben peygamberim” diyen birine İslam’ın varsayımlarına bağlı kalarak “Hayır, sen peygamber değilsin” demek mümkün değildir. Hazreti Muhammed’in son peygamber olduğu varsayım ve kabulü bile Allah’ın isterse ondan sonra başka peygamber gönderebilme kabiliyetini sınırlama gücüne sahip değildir. Peygambere atfedilen mucizelerin (ve aynı mantıkla şeyhlere atfedilen kerametlerin) en zor kabul edilebilir olanları bile “Allah isterse yapabilir” ile çözülebilirken, peygamberlik kurumunun bundan bağımsız kalması teorik olarak mümkün değildir. Yani soru şudur: Allah isterse başka veya yeni bir peygamber gönderemez mi? Kıvırma ve ama’ları bir kenara koyarsak bu soruya “evet” demek zorunda olan bir Allah anlayışı söz konusu. Zira İslamın formatif dönemindeki ilahiyat savaşlarında (Mutezile’nin) ‘tutarlı olmak zorunda olduğu için ‘adalete’ mecbur olan Tanrı’sı’ yerine ‘ortodoksinin hiçbir tutarlılığa mecbur olmayan ve ‘kudret’i her şey’e yeten Tanrı’sı’ galip gelmiştir.

“Ben peygamberim” diyen birine bir Müslümanın inanmama hakkı olabilir ama “Sen peygamber değilsin” demeye hakkı olmaz. Peygamberlik iddiasındaki birine “sahte” veya “yalancı” demek politik bir eylemdir ama dinen meşrulaştırılabilinir bir iddia değildir. Eğer peygamberliği tamamen Allah’ın tasarrufunda olan bir görevlendirme, bir konuşma olarak alırsak—ki bundan başka bir temeli görünmüyor—o zaman kimin peygamber olabileceğinin objektif kriterlerinin olmadığını, Allah’ın istediği insanı seçerek peygamber yapabileceğini kabul etmişiz demektir. Peygamberlik statüsünün tamamen Allah’ın tercihi olduğunu kabul ettiğimizde, peygamberliğin Allah ile seçtiği insan arasındaki sübjektif/enfüsî bir şey olduğunu da teslim etmek zorunda kalırız. Bu durumda da “Ben peygamberim” diyen birine “Peygamber değilsin” demenin dini bir temeli kalmamış olur. Bu yüzden sahte veya yalancı peygamber mümkün değildir. Başarılı olmuş peygamberlik iddiaları ve başarılı olamamış peygamberlik iddiaları vardır. İddianın kendisinin doğru olup olmadığı ise iddia sahibi kişi ile Allah arasında olup başka hiç kimsenin bilemeyeceği bir şeydir.

CEMEVLERİ İBADETHANE MİDİR?

Türkiye’de devlet İslam’ın kilisesi fonksiyonunu görür. Camiler bir açıdan devletin resmi kontrolü altında olan ibadethanelerdir. Ama camilerin dışında çeşitli ibadethaneler var: Hıristiyanların kiliseleri, Yahudilerin sinagogları, Alevilerin cemevleri, Nurcuların dersaneleri, tarikatların tekkeleri… Bunların hepsi birer ibadethanedir. “Ben Müslümanım” diyen birine “Yok sen Müslüman değilsin” diyemeyeceğin gibi “Ben Aleviyim” diyen birine de “Aslında biz senden daha çok al-i beyt severiz” türü hamakat ifadeleri ile itiraz edilmez. Demokraside ehl-i taklit ve’l kalabalık mezhebi olan Sünnilik bir mezhep ya da din olduğu gibi azınlıkta kalıp mağdur olagelmiş olan Alevilik de bir mezhep ya da dindir. Sünniliğin Alevilikten daha çok İslam(î) olduğu varsayım ve iddiası sadece bir kuru gürültüden, tarafgir bir tekelcilikten ibarettir. Neyin din olduğuna devlet karar veremeyeceği gibi neyin İslam olduğuna da devlet karar veremez. İnananların iradesi esas alınır.

HELALİNDEN FAİZ

Madem fıkıh köşesi gibi oldu bu yazı, faiz bahsine de girelim. Boşuna fal seven halkımız pratiğiyle zımnen “Faize inanma, faizsiz kalma” demiyor. Devletin büyü ve takdis cihazı olan Diyanet, TOKİ kararıyla kuralı sahibine uydurmuş. Keşke bunu her konuda ve mertçe yapsalardı. O zaman menfaat/nefis-yordamıyla İslam’da gerekli bir yenilenme gerçekleştirmiş olurlardı. Sadece (menfaate dokunan) pratiğin icbariyle teoride terzilik yapabilen diyanet ehlinin bu davranışının iki boyutu var: Birincisi, bu tür şeyleri doğru oldukları için değil amirlerinin menfaatleri mucibince yaparlar. İkincisi, şeriat denilen ve serapa beşer ürünü olan yasalara kutsiyet atfetmeleri büyücülük fonksiyonlarının gereği olduğu için bu tür lüzumlu güncelleme ve değişiklikleri itiraf edemez ve ancak riya ile yaparlar. Haksız olmadıklarında bile haktan yana değiller. Onlarda dünya hırsı ile hayata adavet etme bir arada bulunuyor. Ellerindeki hukuk malzemesi vahşet ve bedevilik cağının hukukudur. Değişmesi gerektiğini onlar da biliyor ama korkuyorlar. Çünkü tapılan şeyler değiştirilemez.

Halbuki hukuk giyilen bir şeydir. Eskir, yırtılır, yamanır ve nihayet değiştirilir. Bir elbiseyi giymek yerine o elbiseye (ecdad yadigarı diye) tapmaya başlar ve asırlarca muhafaza edersen ya bugünün soğuk dünyasında çıplak kalırsın ya da tefekkür ehline maskara, aleme de mahçup olursun.

Putperestlik nedir? Anlaşılması gerekeni sevmektir. İşaret eden parmağı öpmektir.

İslam tarihini şöyle de düşünmek mümkün: Peygamber figürü, Hakk’ı gösteren bir parmaktı. İşaret ettiği şeyi görmek zordu. Onlar da parmağa baktılar. Sonra o parmağa taptılar. Sonra birileri o parmağın yerine kendi parmağını koydu.


Mücahit Bilici kimdir?

City University of New York, John Jay College’da Sosyoloji bölümü öğretim üyesidir. Üniversiteye kadarki eğitimini doğduğu Silvan, Diyarbekir’de, lisans eğitimini Boğaziçi Üniversitesi sosyoloji bölümünde, doktorasını University of Michigan, Ann Arbor’da tamamladı. Daha önce Taraf, Yeni Yüzyıl, OT Dergi gibi süreli yayınlarda bir süre köşe yazarlığı da yapan Bilici’nin İngilizce yayınlanmış kitap ve makalelerinin dışında Türkçe yayınlanmış kitaplarından bazıları şunlardır: İslamda Savaş Bitmiştir (Avesta, 2016) ve Hamal Kürt: Türk İslamı ve Kürt Sorunu (Avesta, 2017).

YAZARIN DİĞER YAZILARI