Evden OHAL Komisyonu’na yürürken…

Cuma, 17 Ocak, 2020
Son üç yıl bir imtihan gibi geçti hepimiz için. Yenilmemek, sinmemek, kedere ve kaygıya teslim olmamak, çalışmayı, paylaşmayı, dayanışmayı sürdürecek gücü toplamak imtihanı. İhraç Kurultayı’nı yaptığımızda karşılaştığımız travmalar umarım zamanla hafiflemiştir, işler bir ölçüde de olsa yoluna girmiş, hayat normal seyrine dönmüştür.

Geçtiğimiz ay, e-mail hesabıma bir çağrı mektubu düştü. Mektupta, bir devlet üniversitesinin fakültelerinden birinde boş olan kadrolar için alıcı listesindeki birçok akademisyene çağrı yapılıyordu. Adeta bir sosyal deney gibi, tepkileri anlamak maksadıyla ihraç edildiğimi, tabii neden ihraç edildiğimi de belirterek, her fırsatta dile getiriyorum son üç yıldır. Demek ki bu mesajı yazanlar başıma gelenleri bilmiyorlar, hadi dedim, bunlara da durumumu anlatan bir dönüş yapayım da, tepkilerini göreyim. Mail listesine beni ekleyen üniversite yönetimine yaptıkları çağrı için kibarca teşekkür ettikten sonra, hem onlara, hem de listedeki Türkiye’nin her üniversitesinden onlarca akademisyene ihracımı ve bu nedenle “devlet katında” herhangi bir işte çalışmama cevaz verilmediğini usulünce anlattım.

Haliyle üniversite yönetiminden ses çıkmadı. Hatta onları zor durumda bırakıp paniğe sevk etmiş olabileceğimi düşünerek biraz üzüldüm. Fakat listede yer alan, Orta Anadolu şehirlerinden birindeki bir üniversitede dekan yardımcısı olan genç kadın (dekan yardımcısı ve genç bir kadın olduğunu arama motorunun yardımıyla öğrendim), anında bana öfkeli bir dönüş yaparak bir daha kendisine mail göndermememi, aksi takdirde beni savcılığa şikayet edeceği tehdidini savurdu. Üç yıldır kendimce sürdürdüğüm sosyal deneyin en sarsıcı neticelerinden biri buydu. Bir bulaşıcı hastalık tehdidi gibi görünmüştüm herhalde ona. Bu topraklarda yaşayanlar için zaten alışıldık olan tehdit, ihbar ve şikayet kültürünün son yıllarda kimi kez korkuyla, kimi kez de huzurunu, statüsünü, ikbalini garantilemek maksadıyla nasıl alıp yürüdüğünü gösterdi bu tecrübe bana.

İşte geçtiğimiz haftalardaki beraatimin ardından gerekli belgeleri toparlayıp Sıhhiye’deki eski Sağlık Bakanlığı binasına taşınmış olan Valilik’teki Olağanüstü Hal (OHAL) Komisyonu’na doğru bir yürüyüş tutturmuşken aklımdan bu ve benzeri tecrübeler geçiyordu. Bunların bir kısmını ihraçlarımızın yıldönümlerine denk gelen yazılarımda paylaşmıştım.

2017 Şubat’ında “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzaladığım için Ankara Üniversitesi’nden ihraç edileli, başıma birçok iyi ve kötü şey geldi, birçok güzel insanla tanıştım, yeni şeyler öğrendim. Hep söylediğim gibi akademi bizimle dışarı taştığı için dışarıda da akademik faaliyetler yaptık çoğumuz. Yine öğrencilerimiz oldu. Benim için en farklı ve zenginleştirici olanlardan biri, yaşı bana yakın veya benden büyük olan öğrenci/dinleyici topluluklarıyla etkileşime girmekti. Kimi zorluklarına rağmen, bu yeni bir öğrenme ve öğretme deneyimi oldu benim için. “Dışarıda” ders anlatırken ve “dışarıya” yazı yazarken, daha cüretkar, daha neşeli ve daha öfkeli olabilme imkanı var. Kuşakdaşlarınıza hitap ederkense ortak geçmişten örnekler çekip çıkarabiliyor, tartışmaları herkesin hatırlayabildiği bir eski siyasetçi, pop yıldızı, aktör, kült bir film veya şarkı üzerinden yürütebiliyorsunuz. Üstüne üstlük son yıllarda itiyat haline gelen BİMER’e, CİMER’e şikayet edilme riskinden de azadesiniz. Bu keyfiyetin kıymetini bildim. Entelektüel birikimin bizde parasal karşılığı ya hiç yoktur ya da geçime elvermeyecek kadar azdır. Hele de sosyal bilimci iseniz… Bunu bir kez daha idrak ederken, kimi meslek ve sivil toplum örgütleri, uluslararası fonlar, dünyanın her yerinden gelen destekler çoğumuzu “ağaç kabuğu kemirmek”ten kurtardığını da hatırlattım kendime. Lülüfer Körükmez’in koordinatörlüğünde yürütülen bir araştırmanın raporu, hak ihlalleri, kayıplar ve güçlenme süreçleriyle ilgili tafsilatlı bilgi veriyor.

Dedim ya, her fırsatta bir sosyal deney gibi durumumu izah ederek tepkileri hafızama ve hatta bir deftere kaydettim üç yıl boyunca. Meslektaşlar, banka çalışanları, evrak kayıt memurları, kütüphane çalışanları, kafelerdeki garsonlar, güvenlik görevlileri, hekimler dünya görüşlerine, karakterlerine göre karşımda kızarıp bozarırlarken, iyi dilekler ve dualarla sarıp sarmalarlarken, sebep olanlara beddua ederlerken, güncel siyasete dalıp coşarlarken, anlattıklarımı duymazdan gelir, gözlerini kaçırır veya gözlerine yaşlar hücum ederken kalacaklar aklımda.

Fakat küçük ve muhafazakarlığıyla maruf şehirlerde yaşayan memurlar, öğretmenler, işçiler için ihraçlardan sonra hayat biraz daha zordu. Benim adeta şımarıkça yaptığım sosyal deneyi yapmaya cüret edemeyecekleri hoyrat iklimlerde yaşıyorlardı. Nereden mi biliyorum? İlk ihraç dalgasından hemen sonra Kamu Emekçileri Sendikası ile bir “OHAL-KHK Rejimi İhraç Kurultayı” yapmıştık. Bu kurultay için Türkiye’nin her bölgesindeki sendika üyelerine, hatta bazen üye olmayanlara da, ihraçlardan sonra neler yaşadıklarını anlattırmıştık. Kurultay’ın sonunda ortaya çıkan rapor, durumun vahametini ortaya koyuyordu. Gözaltı ve tutukluluk, geçim sıkıntısı, sosyal dışlanma, fiziksel ve sembolik şiddet, özellikle çocuklara yönelik akran zorbalığı, depresyon ve başka hastalıklar, intihara teşebbüs, zorunlu göç, boşanma veya geçim sıkıntısı sebebiyle ailelerin dağılması vb. Okumak isterseniz diye bir link bırakıyorum.

Son üç yıl bir imtihan gibi geçti hepimiz için. Yenilmemek, sinmemek, kedere ve kaygıya teslim olmamak, çalışmayı, paylaşmayı, dayanışmayı sürdürecek gücü toplamak imtihanı. İhraç Kurultayı’nı yaptığımızda karşılaştığımız travmalar umarım zamanla hafiflemiştir, işler bir ölçüde de olsa yoluna girmiş, hayat normal seyrine dönmüştür. Zamanla umarım çoğumuz bu dayanıklılık imtihanını geçmişizdir.

Fakat imtihan veren geniş bir topluluk daha var, onu da unutmamalıyız: Uzaklaştırıldığımız kurumlarda kalan meslektaşlarımız; ailelerimiz; soruşturma ve OHAL komisyonu üyeleri; gözümüzün içine bakamayan, bizi, avukatlarımızı, izleyicileri, gazetecileri azarlayan mahkeme heyetleri; iş başvurusu yaptığımız kurumların karar mekanizmasında bulunan kişiler; banka memurları; adli sicil görevlileri; özel kalem çalışanları; siyasetçiler; çocuklarımızın öğretmenleri; komşular; bekleme salonlarındaki hastalar veya müşteriler. Uzun mesafedeki mecburi yol arkadaşları yani. Bunların kimisi yoldaş oldu bize, kimisi düşman. Gün geldi yalpaladık, kırılgan veyahut saldırgan olduk. Gün geldi gücümüze, yaşama sevincimize kendimiz bile inanamadık. Bana göre, iyimser olmaktan başka şansımız yok. Her meşrepten yoldaşa dayanarak yola devam etmekten ve korkuya, güce teslim olanlara “sıkıntı vermekten” başka şansımız yok. Edip Cansever’in dediği gibi: “Akşam olur, bir günden dibe çökerim/Su içer, dibe çökerim/İyimser bir duvarcıyım, her gün bir tuğla düşürürüm elimden/Bu yüzden gecikirim/Size bu sıkıntı kalır.”


Funda Cantek kimdir?

Doğma büyüme Ankara'lı. Ama aslen Niğde'li. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde okurken basın sektöründe çalıştı. Mezun olunca akademisyenliğe geçiş yaptı. 1994-2010 yılları arasında Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde, 2010 yılından, 686 No'lu KHK ile ihraç edilene kadar Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde çalıştı. Kent sosyolojisi, kent tarihi, toplumsal cinsiyet, basın tarihi çalışma alanlarıdır. İletişim Fakültesi ve Kadın Çalışmaları Programı'nda lisans, yüksek lisans ve doktora dersleri verdi. Yabanlar ve Yerliler: Başkent Olma Sürecinde Ankara (İletişim Yayınları, 2003); Sanki Viran Ankara (der), (İletişim Yayınları, 2006); Cumhuriyet'in Ütopyası: Ankara (der) (Ankara Üniversitesi Yayınevi, 2011); Kenarın Kitabı (der) (İletişim Yayınları, 2014) ve İcad Edilmiş Şehir: Ankara (der) (İletişim Yayınevi, 2017) adlı kitapları, çalışma alanlarında çok sayıda makalesi, araştırması bulunmaktadır. Şehirleri keşfetmeyi, sokaklarda yürümeyi, fotoğraf çekmeyi, arşivlerde eşelenmeyi, okumayı sever. Tuna'nın annesidir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI