Murat Sevinç
Murat Sevinç

Muhafazakârın halleri ve karşılaşmalar...

Perşembe, 16 Ocak, 2020
Bu yazıyı okuyanların kaç Müslüman olmayan arkadaşı var? İlk kez bir Ermeni ya da Musevi yurttaşla kaç yaşında karşılaştı? Kendi dünyasının dışına son kez ne zaman çıktı? En son ne zaman karşı siyasi görüşten biriyle medeni bir üslupla tartışma şansı oldu?

Kenar mahalle dindarlığı, muhafazakârlığı üzerine büyük ölçüde kişisel gözlem ve anılardan hareket ederek yazmaya çalıştığım yazılara, olumlu ve olumsuz tepkiler geliyor doğal olarak. İyi bir şey! Demek ki üç beş kişi okuyor, seviyor ya da sinirleniyor ve bir şeyler söyleme ihtiyacı hissediyor. Eleştirilerin bir kısmı eşim dostumdan. Bir kısmı, internette yapılan bazı yorumlardan. Bazen arkadaşlar ilgi çekici bir değerlendirme-tepkiyle karşılaşınca haberdar ediyorlar. Bazen de insan kendi yazdığını eleştiriyor bir süre sonra! ‘Şahsımın’ satırlarını, ‘kendim’ beğenmeyebiliyorum zaman içinde. Eksik kalan, kötü anlatılan, eksik bilinen konular olabiliyor.

Bir önceki yazı (seyrettiğim bir videodan hareketle), dindar kadınların özellikle kendi dünyalarının erkeklerini ‘yontma’ potansiyeli üzerineydi. Doğrudan gelen ve bir biçimde işittiğim yorumlar, kadının erkeği yontma işi-görevi olup olmadığına ilişkindi. Daha doğrusu, ‘olmadığı’ yönündeydi.

Kastım, kadına biçilen ve erkek düzenin alametlerinden olan “annelik-bacılık” görevlerini hatırlatmak değildi kuşkusuz, ancak belli ki bunu yinelemek gerekiyor. Böyle bir yük ne doğru, ne de mümkün aslına bakılırsa. Anlatmaya çalıştığım, daha ziyade ‘karşılaşmaların’ dönüştürücü etkisiydi. Bir mekânla (gezmek bu nedenle iyi bir şey değil mi?), bir insanla (konuşmak bu nedenle iyi bir şey değil mi?), bir kitapla (okumak bu nedenle iyi bir şey değil mi?) karşılaşmak gibi. Hiç umulmadık bir tepkiyle. Bir eylemle. Bir boykotla, örneğin. Bir yürüyüşle. Bir insan zinciriyle. Doğum ve ölüm anlarıyla karşılaşmak, birden bire yüz yüze gelmek.

Umulan ya da umulmayan her karşılaşma, insanda değişime neden olur. O insan bunun farkında ya da değildir ama o andan itibaren eskisi gibi olmaz, istese de olamaz. Bu yazıyı okuyanların kaç Müslüman olmayan arkadaşı var? İlk kez bir Ermeni ya da Musevi yurttaşla kaç yaşında karşılaştı? Kendi dünyasının dışına son kez ne zaman çıktı? En son ne zaman karşı siyasi görüşten biriyle medeni bir üslupla tartışma şansı oldu? Twitter kavgalarından söz etmiyorum, orada herkes çıldırmış gibi; yüz yüze karşılaşmayı kastediyorum.

Bilişim devriminin en popüler çıktılarından biri internet ve sosyal medya. İnanılmaz etkili ve iyi ki öyle. Hele ki Türkiye gibi ülkelerde, ‘haberdar olma’ ve ‘engelleme’ işlevinin değeri tartışılmaz. Fakat aynı ‘iletişim’ bombardımanı, diğer yandan müthiş bir ‘iletişimsizliğin’ de müsebbibi olabiliyor. Yurt dışında çok araştırma yapılıyor bu konularda. Örneğin ABD’de Cumhuriyetçiler ile Demokratların seçmeninin büyük ölçüde birbirini takip ettiği görülüyor. Arada pek az sızıntı var. Muhtemelen Türkiye de bu halde. Geçenlerde bir anket sonucu yayınlandı; buna göre nüfusun yüzde 40’ın üzerindeki kesimi Kanal İstanbul tartışmasından tamamen habersizmiş. Bunu daha önce de anlatmaya çalışmıştım, ülkenin bir kısmının hararetle tartıştığı konu diğer kesime bir şey ifade etmiyor. Hatta demiştim ki, memleketimde yaşayan ve iktidar partisine oy verip onların basınını okuyan akrabalarım, KHK ile atıldığımı haftalar sonra şans eseri öğrenip büyük şaşkınlık yaşamıştı! Tümüyle farklı bir evrendeler.

Sözünü ettiğim işte böyle bir tanımama, karşılaşmama durumu. Bu haldeyken, “versin feminist metinleri, hepsi okusun, kadının böyle bir görevi mi var kardeşim!” nevi eleştiriler işitmek hakikaten garip. Tabii güzel olur ama benim söz ettiklerim, Eyüp’teki, Taşlıtarla’daki egzoz ustası ile kaportacı tanıdıklarım henüz feminizm sözcüğünü telaffuz edemiyor ne yazık ki! Buna mukabil o kaportacının eşi ya da kız kardeşi, bundan yirmi yıl öncesinden farklı olarak artık mevsimi geldiğinde, “Biz neden Ege’ye bir yerlere tatile gitmiyoruz?” sorusunu yöneltiyor. Erkek dünyasında sabahtan akşama dek çekiç sallayıp vakit namazlarında camiye giden birine yöneltiliyor bu soru.

Tepki, talep, karşılaşma ve yontma derken, bunları anlatmaya çalışıyorum. Bizim dünyamızın ‘olağanları,’ o dünyanın kenarından dahi geçmiyor henüz. Daha doğrusu iddiam odur ki, erkeğinden geçmiyor. Buna mukabil kadın, eski kadın kabulünden çok ama çok farklı. Bu nedenle iktidar halesinde telaş var. Bu yüzden, ‘dindar kızların erkek arkadaş tehdidinden’ bahseden yazılar okuyorsunuz. Bu yüzden dindar kadınların makyajı, kıyafeti vs. bir kesimi çileden çıkarmaya başladı. Geçen gün bir arkadaşım hatırlattı ve uyardı sağ olsun; siz de hatırlayın, pencereden bakıp vapurdan kızlı erkekli birlikte inen, kaynaşan gençleri görünce uyarma ihtiyacı hissetmişti dönemin başbakanı. O uyarı bize değil, kendi dünyasınaydı. Çünkü görüyorlar değişimi ve doğal olarak anlamıyor, anladıkları kadarını kabullenmekte zorlanıyorlar.

Çevremde, yaşını başını almış namazında niyazında kadınların baş başa yurt dışı tatiline gittiğine tanık oluyorum. Kısa bir süre öncesine dek böyle bir şey hayal dahi edilemezdi. Yurt içinde turlara katılıyor, memleketi geziyorlar. Öyle haşema filan aldırmayın böyle şeylere, deniz tatili yapıyorlar. Belli kıyafetlerin, davranışların vs. o kadınlar için evden çıkma yolu, yani bir tür pasaport olduğunu ihmal etmemeli. Kendi yaşam, kıyafet ve tercihlerine dair kararları o kadınlar verecek, ama önce o evden çıkmaları gerekiyor.

Kuşkusuz yalnızca bunları gözlemlemiyorum. İyice militanlaşmış, Türkiye’nin şeriat hukukuyla yönetilmesi gerektiğini düşünen, örneğin benim gibi birinden nefret edenler de mevcut. Adalet Yürüyüşü’nde Sakarya’da bir yerlerden geçerken, aracın camından yarı beline kadar çıkıp yürüyenlere galiz küfürler eden çarşaflı kadınları, görmezden gelmiyorum. Sık aralıklarla dolaştığım Eyüp ve Üsküdar sokaklarında 10 yaşlarında kız çocuklarının çarşafa sokulduğunu görüyorum. El kadar oğlan çocukları cübbeli ve sarıklı dolaşıyor ortalıkta. O insanlar, gerekli motivasyonla, fırsatını bulduğunda beni seve seve yok eder mi, evet eder, kuşkum yok! Hayal filan görmüyorum anlayacağınız.

Ancak aynı mahallede, akşam pazarlarında insanların bir kısmının çöp karıştırdığına da tanığım. Şu aralar internette mütemadiyen dolaşıma sokulan ‘lüks Müslüman’ videoları ve görüntülerdeki utanç verici görgüsüzlük milyonlarca insan için bir şey ifade etmiyor. Onlar ihaleci, talancı güruh ve kusana dek böyle devam edecekler. Koskoca bir dünyayı temsil etmiyorlar.

Ayrıca, yiyici görgüsüzleri ‘laik’ ve ‘olmayan’ şeklinde ayırmanın doğru olmadığı kanısındayım. Her yıl jip modeli yenilemeyi büyük marifet sayan ve memlekette kendinden başka hiç kimse yokmuşçasına yaşamayı tercih eden, mide bulandırıcı tipler laik olsa ne olur, laik olmasa ne olur. Sömürgenlerden laik olanının hacetinde boncuk mu var?!

Gözlemledim değişimlerden biri de, daha önce değindiğim ‘Kore’ merakı. İlginç bir durum bu. Siyasetçiler mutlaka ilgilenmeli. Bizim mesleğin iyi taraflarından biri sürekli gençlerle birlikte olmaktı. Düşünce ve davranışlarındaki değişimi görmek mümkün oluyordu. Bir süredir böyle bir şansım kalmadığı için, arada bir İstanbul’daki öğrencilerle buluşup çay kahve içiyor ve dünyalarında ne olup bittiğini öğrenmeye çalışıyorum. Hepsi Kore ve dizilerinden söz ediyor. Lise ve üniversite öğrencileri, ama özellikle daha kapalı çevrelerden gelenler Kore’ye gitmek, orada lisans üstü eğitim yapmak istiyor ve dizi seyrediyormuş. Oturup biraz Kore dizilerine baktım ve Türkiye’de çok tutan bazı dizilerin Kore dizilerinin Türkçe versiyonu olduğunu fark ettim. Hani geçenlerde tuhaf laflar edip tepki çeken genç irisi bir erkek oyuncunun baş rolünde oynadığı dizi gibi. Yeri gelmişken, o benim boyum kadar omuzu olan iri yarı insan, tepki gösterenleri ‘kafes dövüşüne’ davet etti, fark ettiniz mi? Bu bile her şeyin nasıl anlaşılmaz bir hızla değiştiğini gösteriyor. Erkek milleti kavga edecekse manasızca horozlanır, ‘dışarı gel,’ ‘taş yok mu taş,’ ‘ağzını burnunu kırarım,’ gibi klişeleri sarf eder, fakat şu yaşıma dek hiç kafes dövüşüne davet edeni görmemiştim. Muhtemelen o yaş kuşağı yadırgamadı bunu. Ne tuhaf!

Her neyse, dizilere dönelim… O dizilerin bir özelliği var ve gözlemlediğim dönüşümle örtüşüyor. Modern hayat sergileniyor. Pırıltılı mekân ve insanlar. Hepsi birbirine aşık oluyor, insanın içini kıyan duygusal sahneler var. Fakat ‘sevda’ sözcüğüyle tanımlanabilecek bir derinlik değil bu. Kof, sıkıcı, naylon hikâyeler. İnsanlar da öyle. Sözüm ona âşık oluyor ama kesinlikle öpüşüp sevişmiyorlar. Tam öpüşeceklerken şapşik bir şeyler oluyor çevrelerinde. İki bölüm seyredince hayattan soğuyorsunuz, Allah senaristlerine yardım etsin. Seyrediyorlar çünkü Eyüp’teki çocuk, o hayatı istiyor, kendi dünyasını değil. Fakat Fransız filmini de hazmedecek hali yok. Zaten seyretmişliği de. Örneğin otuz yıl öncesinden bir fark da bu. Ben kenar mahalleden SBF’ye gittiğimde, ilk seyrettiğim filmlerden biri film festivalinde gösterilen Jules et Jim (Jül ve Jim) adlı Fransız filmiydi. 1960’ların Yeni Dalga akımı içinde, o yıllar için dahi hayli cesur kadın erkek ilişkileri hikâye ediliyordu. Böyle bir ‘karşılaşma’ ile, muhitten çıkabilmenin yolunu Kore dizilerinin vereceği moralde arayan genç insanın dönüşümü kuşkusuz aynı olmayacak. Şart mıdır? Bu başka mesele.

Bu yazılar bitmiyor muhterem okur! Yine çok uzadı.

Diyeceğim, ‘yontma’ bir görev/iş değil. Karşılaşmaların, bazen sinir bozucu ve sarsıcı olabilen ‘yüz yüze gelmelerin’ kaçınılmaz sonucu. O erkeklerin yaşadıkları şaşkınlığın, kızgınlığın, mütemadiyen saçmalamalarının, takıntılı bir biçimde cinsellikten söz ediyor ve gördükleri her cisimde şehvet tehlikesi fark ediyor oluşlarının başlıca nedeni, kendi dünyalarının kadınındaki değişimi henüz anlamıyor, hazmedemiyor oluşları. Er geç anlayacaklar…

 

Yazı önerisi: Tüm kitaplarını büyük zevkle okuduğum edebiyatçı Behçet Çelik, Gazete Kadıköy’de aylık yazılara başlamış. Siz alışana dek her yazısını önermeye karar verdim! Okumanız dileğiyle buraya bırakıyorum.

‘Ses’ önerisi: Nazan Özcan ve Kemal Göktaş’ın ‘podcast’ yayınları hakikaten nefis. Kaçırmayın. Bağlantısını buraya bırakıyorum.

 

 

 

 

 

 

 


Murat Sevinç kimdir?

İstanbul'da doğdu. 1988'de Mülkiye'ye girdi. 1995 yılında aynı kurumda Siyaset Bilimi yüksek lisansına başladı ve 1995 Aralık ayında Anayasa Kürsüsü asistanı oldu. Anayasa hukuku ve tarihi konusunda makaleler ve bir iki kitap yayınladı. Radikal İki ve Diken'de çok sayıda yazı kaleme aldı. 7 Şubat 2017 gecesi yüzlerce meslektaşıyla birlikte OHAL KHK'si ile Anayasa ve hukukun bilinen ilkelerine aykırı bir biçimde kamu görevinden atıldı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI