Ahmet Haşim Köse
Ahmet Haşim Köse

Bir yüzyılın içinde bir yıl: 2019 yılını nasıl bilirdiniz? (II)

Çarşamba, 15 Ocak, 2020
Bu yüzyılda barışın genel bir coğrafyası yok. Avrupa mı? Dünyanın bize uzak kıtası Avustralya mı? Elbette değil. Avrupa'da artan neo-faşist ırkçı milliyetçiliğe, Avustralya'da iklim krizinin tetiklediği, yirmi milyon dönüm üzerinde arazinin külleştiği, beş yüz milyona yakın canlının yok olduğu vahşete ne demeli? Süreci anlamak için savaşların ve şiddetin kapitalizm için anlamını çözmek gerek.

2019 kendi yüzyılımız içinde, geçmişinin izinde bir yıl. Tanıklık ettiği olgular kısa yüz yılın tüm izlerini taşıyor. Kapitalizmin geçmiş yüzyıldan devraldığı ve giderek derinleşen yeni-sömürgeci, emperyalist saldırısıyla dünyalaşmış bir yıl. İktisadi, siyasal, kültürel alanda şekillenen ve gündelik yaşamımızın tüm alanlarına sirayet eden bir şiddet yılı. İktisadi alanda finansallaşma ile süren şiddet, siyasal alanda otoriterleşme ve baskılarla şekillenen şiddet, kültürel alanda ise her alana bulaşan sıradanlaşma. Kapitalizmin her büyük krizinde yaşanan ana eğilimine, birikim krizinin siyasal, toplumsal krize dönüşerek baskı ve şiddetin yoğunlaşan artışına tanıklık ediyoruz. Toplumsal yaşamın her alanının giderek sermayeleşmeye dönüştüğü günümüz kapitalizminde her yer deyim yerindeyse savaş alanı. Ülkeler arası savaşlar, iç savaşlar, ticaret savaşları, doğal kaynak paylaşımı üzerine doğayla sürdürülen savaşlar… Böylesi bir süreçte ise tıpkı 2019 gibi bir yıl da ana eğilimler içinde yok olup gidiyor…

Geçen yazımda Orta Doğu ve Latin Amerika üzerine sıralamaya çalıştığım savaş ve emperyalist işbirlikçi siyasal komplolar, aslında dünyanın neredeyse tüm siyasal coğrafyasında devam ediyor. Hindistan’da İslamcı gruplarla Hindular arasında süregiden iç savaş, Pakistan ile savaş eşiğine gelinen Keşmir sorunu ya da Narendra Modi gibi bir diktatörün Maoist-Naksalit gruplara karşı sürdürdüğü “yeşil av” olarak adlandırılan savaş bu yüz yılın genel eğilimi içinde karakter kazanmıyor mu? Azerbaycan’da, Bangladeş’te, Çin’de -Tibet, Uygur, Moğol, Makau – ve 2019’da şiddetlenen Hong Kong’daki özerk, ayrılıkçı taleplerin yarattığı toplumsal olaylar tümüyle kendilerine özel, bağımsız olaylar mı? Devam edelim. Yüz yılımızın başındaki Kongo savaşında bir tarafta Laurent-Desira Kabila’yı destekleyen Angola, Nambiya, Çad, Sudan, Zimbabveli paramiliter savaşçılarla, diğer tarafta Tutsiler ve destekçileri Ruanda, Burindi, Ugandalı milisler arasında, beş milyonu aşkın kişinin öldüğü savaş kapitalizmin sömürgeci, emperyalist eğilimlerinden bağımsız anlaşılabilir mi? Sudan’da üç yüz bin kişinin öldüğü, üç milyondan fazla kişinin mülteci duruma düştüğü Darfur krizi ve iç savaşa ne demeli? Türkiye’nin doğrudan müdahil olduğu Suriye’deki savaş emperyalizmin bölge çıkarlarından bağımsız anlaşılabilir mi? Elbette hayır. Savaşların yarattığı yıkım ve şiddeti kolayca tarif etmek mümkün değildir. Yine de internette yapacağınız kısa bir gezintiyle bu yıkımların muhasebesi hakkında korkutucu gerçekleri anlayabiliyorsunuz. Cost of War Resarch Center bu muhasebeyi tutan bağımsız araştırma gruplarından biri. Onlara göre 20’inci yy. savaşlarının ölüm bilançosu 187 milyon kişi. Kötümser tahminler bu sayının bölgesel düzeyde devletler arası ya da iç savaşlar ile yaşadığımız yüzyılda artma olasılığını “müjdeliyor”. Sadece ABD’nin 9/11 Eylül 2001 saldırılarının ardından Orta Doğu’da (Afganistan, Pakistan, Irak, Suriye, Yemen vd) sürdürdüğü açık ya da destekli savaşlarda 335 bini sivil 800 bin kişinin öldüğü bilgilendiriliyor. Bu süreçte 21 milyonu aşkın kişi ise mülteci konumuna düşmüş durumda.

Bu yüzyılda barışın genel bir coğrafyası yok. Avrupa mı? Dünyanın bize uzak kıtası Avustralya mı? Elbette değil. Avrupa’da artan neo-faşist ırkçı milliyetçiliğe, Avustralya’da iklim krizinin tetiklediği, yirmi milyon dönüm üzerinde arazinin külleştiği, beş yüz milyona yakın canlının yok olduğu vahşete ne demeli? Süreci anlamak için savaşların ve şiddetin kapitalizm için anlamını çözmek gerek. Bu konu sağ/realist eksenden, sol/eleştirel eksene çok sayıda yazınla donatılmış durumda. Ben bizim geleneğin (Marksizm) izinden hareketle savaşın kapitalizmin genel krizindeki yeri üzerine hatırlatmalarda bulunacağım. Klasik emperyalizm teorilerinden günümüze, Marksist ekonomi politik savaş ekonomisi hakkında kendi içinde önemli tartışmalar yapmış durumda. Bu tartışmalar için Ernest Mandel’in Marksist Ekonomi El Kitabı ve özellikle Geç Kapitalizm çalışması önemli bir rehber. Mandel’e göre sorunun merkezinde savaş ekonomisinin (yani askeri harcamalardaki artışın) kapitalizmin genel krizinde yani bir aşırı birikim krizinde üstlendiği rol yer alıyor. Mandel’in Geç Kapitalizm kitabında “Daimi Silah Ekonomisi” olarak adlandırdığı bölümde vurguladığı gibi: Elbette “silah harcamaları ve savaş, modern tarih boyunca, sanayileşmeyi hızlandıran veya kapitalist pazarın genişlemesinde katkıda bulunan önemli bir rol oynadı” buna rağmen vahşet tekelini örgütleyen bu harcamalar kapitalizmin genel krizini aşmak için yani sermaye birikiminin genel çelişkisini – realizasyon ve kâr oranlarının düşme eğilimini-engelleme gücüne sahip değildir. Mandel teorik sonuçlarına Mikhail Tugan-Baranovsky’nin Marx’ın iki sektörlü (üretim araçları ve tüketim araçları) yeniden üretim şemasına bir üçüncü sektör olarak “lüks” malları ekleyen yaklaşımını izleyerek, ama lüks mallar yerine savaş (tahrip) araçları ikame ederek ulaşmaktadır. Bu analizin detaylarını merak eden Marksizm’e yakın okuyucuyu Mandel ile baş başa bırakıyorum; ama onun şu saptamasını paylaşarak:

“Dolaysıyla daimi silahlanma bütçesi normalde toplumsal ortalama kâr oranı üzerinde çelişkili bir etkiye sahiptir. Sermayenin ortalama organik bileşimini yükseltmek suretiyle kâr oranındaki düşme eğilimini hızlandırır. Fakat ücretlerden alınan vergileri artırmak ve tüketim malları fiyat düzeyini yükseltmak yoluyla artı-değer oranında bir artış sağlayarak aynı kâr oranının düşme eğilimini frenler. İki etki birbirini nötralize edebilir, öyle ki sonuçta -bir kez daha “normal” koşullar altında- daimi bir silah sanayinin gelişimi ortalama kâr oranındaki dalgalanmalar üzerindeki etkisi nötrleşebilir. Yalnızca bir savaş ekonomisi ve (veya) faşizmin veya işçi sınıfı atomizasyonunun getireceği “anormal” koşullarında Departman III’ün gelişimi artı-değer oranında o denli göze çarpan bir yükseliş (yüksek bir istihdam oranına rağmen göreli veya mutlak olarak ücretler üzerinde aşağıya çekici bir baskı ile birlikte) sebep olabilir ki kendi varlığının yarattığı sermayenin toplumsal organik bileşimindeki artışa ayak uydurmaktan fazlasını yapsın.”

Mandel’in bize anlattığı savaş ekonomisi ve vahşet tekellerinin çok kârlı olsalar dahi olağan durumda kapitalizmin içsel kriz eğilimini çözemeyeceğidir. Bu ancak, onun II. Dünya savaşında deneyimlediği gibi, genel bir savaşın yarattığı yıkım ve bu savaşın tüm emekçi sınıflar üzerine yoğunlaşmış baskı döneminde olabilir. Elbette Mandel savaş sanayinin kapitalist hegemonya içindeki rolünü ve yarattığı politik şiddet tekelinin önemini çok iyi bildiğini ayrıca vurgulamak gerekir. Onun silah şirketleri, askerler ve burjuva politikacılarının füzyonu olarak tanımladığı “askeri-sanayi kompleksi”ne yani bugünün dünyasındaki savaş makinesine bakarak devam edelim…

Küresel savaş makinesinin ve savaş sanayinin en önemli kurumsal yapısını, yarısından fazlası ABD’de olan uluslararası şirketler belirliyor ve ilk beşi şöyle sıralanıyor: Lockheed Martin Corp (44,9); Boing (29,9), Northrop Grumman Corp (22,4); Raytheon (22); General Dynamic Corp (19,5) (1). Tümü ABD merkezli olan bu şirketler Trump’ın 2019’da 717 milyar dolara yükselttiği tahmin edilen savaş bütçesini diğerleriyle birlikte paylaşıyorlar. ABD’nin seksenin üzerinde devlette asker bulundurduğu düşünülürse, bu şiddet tekelinin politik bağı ve önemi ortaya çıkıyor. ABD’nin ardından savaş bütçesi en şişkin ilk ondaki grup şöyle: Çin (177 milyar dolar), Hindistan (60,9 milyar dolar), Almanya (53 miyar dolar), Sudi Arabistan (51 milyar dolar), İngiltere (49 milyar dolar), Fransa (48 milyar dolar), Rusya (46,4 milyar dolar), Güney Kore (42 milyar dolar). Stockholm International Peace Research Institution’ın hesaplamalarına göre küresel savaş makinesinin bütçesi 2017’den 2018’e yüzde 2,6’lık bir artışla 1.8 trilyon dolara ulaşmış vaziyette. Bu artışın içinde üç ülkenin payı -Çin, Türkiye, Sudi Arabistan- belirleyici bir rol oynamış durumda. Nitekim aynı kaynaklar Türkiye’nin savaş bütçesinin GDP’ye oranının 2017’deki yüzde 2,1’lik payının, 2018’de 2,5’e çıktığını belgeliyorlar. Yerli ve milli savaş sanayi arzusunun bir sonucu olmalı…

İleriki yazılarımda tartışacağım, kapitalizmin kriz eğilimi güçlenerek sürüyor. Bu süreç eğer Mandel’in vurguladığı gibi henüz bir “olağan” durumsa, savaş harcamalarının bu eğilimi ortadan kaldırması mümkün değil. Ama şiddet tekelinin siyasal açıdan hegemonya mücadelesi için de zorunlu olduğu da açık. Kriz iktisadi alanda hegemonya mücadelesini tetikledikçe, şiddet tekelinin de güçlenme olasılığı artıyor. Bu içsel bağ ise kapitalizmin uygarlık sorunu olarak karşımızda duruyor…

 

 

(1) Parantez içindeki veriler bu şirketlerin milyar dolar olarak 2017 bütçelerini veriyor.

 


Ahmet Haşim Köse kimdir?

1960 Samsun doğumlu. Lisans ve yüksek lisans eğitimini ODTÜ İktisat bölümünde, doktorasını Hacettepe Üniversitesi İktisat bölümünde tamamladı. 2000 yılında A.Ü Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Uluslararası Ticaret ve Kalkınma kürsüsünde yardımcı doçent oldu. Bu kürsüde sırasıyla doçent ve profesör olarak görev yaptı. 7 Şubat 2017’de bu kürsünün başkanıyken 686 sayılı KHK ile görevinden atıldı. İlgi alanı politik iktisat üzerine yoğunlaştı. Türkiye’de toplumsal sınıf haritaları, gelir bölüşümü, kalkınma alanlarında çok sayıda ortak ve kişisel çalışmalar yaptı. Evrensel ve Sol gazetelerinde dönemsel olarak yazıları yayınlandı. Karaburun Kongresi’nin düzenleyicilerinden biridir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI