Sevilay Çelenk
Sevilay Çelenk

Kundakçı kuşlarının azmettiricileri

Perşembe, 9 Ocak, 2020
AKP’nin 'eğitim ve istihdam' konusundaki felsefesi yıllar yılı gayet tutarlı olmuş. Aslına bakarsanız eğitim ile istihdam arasındaki bağı koparıp atan bu felsefeyi biz de biraz gayret etsek anlayabiliriz. Bunda bir sıkıntı yok. Fakat mesele şu ki, felsefe, bu dünyada ölüm olduğu için var... Ölümsüz olsak niye felsefe yapalım?

Hiçbir Ankara sabahından hatırlamadığım karanlık bir havaya uyandık dün. Her türlü simsiyah bir hava. Nâzım’ın dizelerinden dökülüyor gibiydi şehir: “Yüreklerin kulakları sağır… Hava kurşun gibi ağır…” Fakat bir yandan da ne tuhaf şey; adını Nâzım koyacaklar ve büyük bir şair olacaksın sen de. “İsmim kaderimdir” der gibi. Neyse ki başka örneklerle genişletemediğim bir düşünce olarak kalıyor bu. Zira tam bunu düşündüğüm esnada YouTube ekranında izlemekte olduğum bir kısa film yerini bir devlet ‘büyüğünün’ görüntüsüne terk ediyor. İsmimiz kaderimizi ve kimliğimizi tanımlıyor olsaydı, ona da hiç değilse ikinci isim olarak “Hışım” demiş olmaları icap ederdi. Bir hışımla geldi, geçmek bilmedi… Kim olacak, Yusuf Yusuf… Söyleyemiyoruz tabii.

Hışıma bir alternatifmiş gibi, nihayet olanca cüssesiyle ortaya çıkmış olana da “Hışır” denmeliydi bu durumda. Hış’tan gelen… Kuru yaprakların çıkardığı sesten veya içi boşluktan… Hışım ile hışır arasındayız hasılı. Fakat konumuzu buralarda dağıtıp komayalım. Sene uzun. Sene meşakkatli. Daha yeni başladık. Başka vakitlerde dağıtırız…

Çok mesele var. Dünya yanıyor. Kıyamet kapıya çoktan dayanmıştı ama alevler 150 metreye ulaşıncaya dek gözümüzü kapattık… Avustralya yangınlarına dair bir aylık NASA uydu verilerini birleştirmiş üç boyutlu bir görsel var. Konunun dehşet verici bir özeti gibi. Çok üzücü. Kundakçı kuşları, yangınları, bir noktadan diğerine gagalarında taşıdıkları “hış” dallarla sıçratıp duruyormuş. Bu açıklamada doğruluk payı olsa bile, suç kuşların değil tabii. Onlar doğalarının gereğini yapıyor. Onların küçücük kapsama alanlarını koca bir kıtaya genişleten şey, birbirinden klonlanıp duruyormuş duygusu veren popülist, militarist ve de kapitalist hışımların ve hışırların hırsı. Hatta senin hırsın, benim hırsım, hepimizin hırsı

Bizim kuşak ve öncesi, -öyle ya da böyle- “yaşayacağımızı yaşadık” ama ya gençler… Gençleri bekleyen dünya konusunda aklı başında hiç kimse iyimser bir tablo çizmiyor. Yüzünde ‘mutlu’ bir ifadeyle, Belgrad ormanlarında kuru yaprakları hışırdatarak yürürken görüntülenen Ahmet Davutoğlu bile iyimser bir tablo çizemez, çizemiyor: “‘Gençlik nerede’ dedim, ‘TikTok’ta dediler.’ Biz de geldik. Gençlik nerede biz oradayız” diyor. Fakat bugün Türkiye’de 38 milyon insan TikTok’ta ikamet ediyor olsa bile Davutoğlu oradan bir trüf mantarı toplayamaz. Bu yüzeyselliklen olmaz. Trüf mantarları toprağın 5 ile 20 cm. derinliğinde yaşıyor. Ya…

Zaten gençlerin çok geniş bir kısmı TikTok’ta biraz da işsizlikten güçsüzlükten ikamet ediyordur muhakkak. Bu yüzden de siyasetçiler orada karşılarına çıkmasın bence. “Kimin bebişi buuu, benim bebiiişim” diye diye bir yanak alırlar, o olur. Yanak demişken, Davutoğlu eğer siyasetin geleceğinde bir “kırtik” yer kaplayacaksa o yanaklarını tümden aldırması şart. Olmuyor. Dünyanın en acıklı olayını konuşurken dahi on bin milyon gülücük yutmuş gibi görünüyor.

NE HIŞIMLA NE HIŞIRLA, BAŞKA BİR SİYASET LAZIM

Gençlik de işte başka bir siyaset arıyor. TikTok gemisinde de bu arayışa rastlanabilir ki bu konuya epeyce önce hacılar hocalar arasında bir giriş yapmıştım. Fakat bu siyaset arayışının görüleceği esas mekan -böyle hicivli yollardan süzülerek çaktırmadan yanaşmaya çalıştığım- üniversite önleri. Biliyorsunuz bizi üniversitelere sokmuyorlar. Üniversite kampüslerinden atılmamızın üzerinden üç yıl -kundakçı kuşu gibi yangınlar taşıyarak- geçip gitti. Geçtiğimiz pazartesi günü bir kısmımız dördüncü yıla girdik.

Üniversitelerde yangın o gün bugündür büyüyor. Her gün yeni bir ibiş kundakçı kuşlarının kapsama alanlarını genişleterek yangını büyütüyor. Akademisyenlerden sonra şimdi de öğrencileri üniversiteden tümüyle süpürüp atmaya niyetlenmişler. Çünkü o arazilerde çok güzel trüf mantarı yetiştirilebilir. Zira ölümsüzlük, hünnap meyvesinde ve trüf mantarında.

Geçtiğimiz hafta İstanbul Üniversitesi öğrencileri, rektörlüğe bir dilekçe vererek yemek ücretlerindeki bir artışın kendilerini ne denli zorladığını anlatmaya çalıştıkları için hırsla ve hışımla coplandılar. Gençlerden biri konuyu şöyle özetliyordu:“Açız ve yemek yemek istiyoruz. Hepsi bu kadar.” Öğrenciler, “İstanbul’u bölmeye (Kanal İstanbul’a) değil, öğrenciye bütçe” diyordu ki yerden göğe hakları vardı. Fakat, eğitime veya öğrencinin beslenmesi ve barınmasına devlet desteğinin bir lütuf değil bir hak olduğu gerçeğine, toplum olarak epeyce yabancıyız. Biz öğrenciyken de böyleydi. 2020’de de böyle. Ezeli bir sorun. Hiç değilse bunda ibişlerin bir suçunun olmadığını kabul etmek zorundayım. Yeri gelmişken bir rüyamı da anlatayım size. Geçtiğimiz günlerde rüyamda Bir Demet Tiyatro’nun efsanevi çifti Feriştah ile Numan’ı gördüm. Numan’ın yerinde bir ibiş vardı ve Feriştah ona “Saç ektir ve o yanaklarını aldır. Saçsız ve kırmızı yanaklı hiç çekilmiyorsun Numan, içim sıkılıyor” diyordu. Hayırlara vesile olur inşallah…

Mizaha kaçtığıma bakmayın, benim de çok içim sıkılıyor… Türkiye’de her 100 üniversite mezunundan 26’sı işsiz. Üniversite mezunu işsizlerin sayısı 15 yılda 10 kat artmış. Bu konunun da aslında espri kaldırır tarafı yok. Fakat “Üniversite sayısı da arttı, ondandır” diyen pişkinler de az değil. Gerçekten de sanırsın eğitim ve istihdam arasında giderek zayıflamakta olan illiyet bağını büsbütün koparmak üzere açılıp durmuş onca üniversite.

Üniversite mezunu genç işsizler ne desin bu işe… “Hayal kırıklığı, işe yaramama hissi, emeklerimizin ve yıllarımızın boşa gidişini izleme, psikolojik durumumuzun kötüleşmesi, aile ile sorunlar yaşama gibi çok sayıda sorun yaşıyoruz. İş başvurusunda tecrübe istiyorlar ama…” diyorlar. ‘Amalar, fakatlar’ arasında sıkışıp kalmış gençler…

Onların bu sıkışmışlıklarına aylar ve hatta yıllar öncesinden ‘buz gibi’ cevaplar da verilmiş: “ ‘Efendim işte işsizlik var’, olabilir, her öğrenci üniversiteyi bitirdiği zaman iş sahibi olacak diye de bir şey yok. Bunu dünyanın hiçbir yerinde bulamazsınız.”

İşin ilginç tarafı Cumhurbaşkanının bunu ilk kez söylemiyor olması. AKP iktidar ömrünü geriye doğru arşınlayın kaç köşe başında bu söylemle karşılaştığınıza şaşıp kalırsınız. Mesela bir bakıyorsunuz, Cumhurbaşkanı Erdoğan, üniversite sayısının Türkiye’de dev arttığından ve nüfusumuzun aşağı yukarı aynı olduğu Almanya’daki öğrenci sayısı 3 milyonken bizim 8 milyon öğrencimizin olduğundan söz ediyor. Sonra bir hışımla, eğitim ve istihdam arasındaki rabıtasızlığı da burada bir mantığa oturtuveriyor. Biz bu mantığı anlamıyoruz o ayrı. Üniversiteler açılacak, öğrenciler buralarda eğitim görmek için yarı aç yarı tok debelenecek, aileler çocuk okutuyoruz diye perperişan olacak ama eğitim ile istihdamın bir alakası olmayacak… Feriştah’ı gelse anlayamaz.

Ve bu izahtan vareste eğitim ve istihdam anlayışını Cumhurbaşkanı mesela ta 2010 yılında da dile getirmiş . Bununla da kalmamış, milli eğitim bakanları da yeri geldikçe aynı terennümü terelletmişler.

Kısacası AKP’nin ‘eğitim ve istihdam’ konusundaki felsefesi yıllar yılı gayet tutarlı olmuş. Aslına bakarsanız eğitim ile istihdam arasındaki bağı koparıp atan bu felsefeyi biz de biraz gayret etsek anlayabiliriz. Bunda bir sıkıntı yok. Fakat mesele şu ki, felsefe, bu dünyada ölüm olduğu için var… Ölümsüz olsak niye felsefe yapalım?

Oysa ‘alev taşıyıcı kundakçı kuşlarının azmettiricileri’, yaşamakla ölmek arasındaki ezeli rabıtayı kesip atmışlar! “Yaşıyoruz diye öleceğimize dair bir kural mı var?” diyorlar. Hiç ölmeyecek gibi, hışım hışım yaşıyorlar. Hınç içinde…

Yerimiz dar. Mevsim kış. Gündüzler kısa. Ezgi Mola’nın şu güzel sözlerini bu hışır felsefenin her yerine kapak yaparak dağılabiliriz: “Kardeşim seni böyle hınçlı yapan yemekleri protesto eden öğrenci olamaz! Bence aklını topla, seni gerçekten bu hale getiren şeyle yüzleş! Yazıktır, günahtır, caniliktir bu, utanmalısın.”


Sevilay Çelenk kimdir?

Sevilay Çelenk Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema bölümünde öğretim üyesi iken barış imzacısı olması nedeniyle 6 Ocak 2017 tarihinde 679 sayılı KHK ile görevinden ihraç edildi. Lisans eğitimini aynı üniversitenin Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler bölümünde 1990 yılında tamamladı. 1994 yılında kurulmuş olan ancak 2001 yılında kendini feshederek Eğitim Sen'e katılan Öğretim Elemanları Sendikası'nda (ÖES) iki dönem yönetim kurulu üyeliği yaptı. Türkiye'nin sivil toplum alanında tarihsel ağırlığa sahip kurumlarından biri olan Mülkiyeliler Birliği'nin 2012-2014 yılları arasında genel başkanı oldu. Birliğin uzun tarihindeki ikinci kadın başkandır. Eğitim çalışmaları kapsamında Japonya ve Almanya'da bulundu. Estonya Tallinn Üniversitesi'nde iki yıl süreyle dersler verdi. Televizyon-Temsil-Kültür, Başka Bir İletişim Mümkün, İletişim Çalışmalarında Kırılmalar ve Uzlaşmalar başlıklı telif ve derleme kitapların sahibidir. Türkiye'de Medya Politikaları adlı kitabın yazarlarındandır. Çok sayıda akademik dergi yanında, bilim, sanat ve siyaset dergilerinde makaleleri yayımlandı. Birçok gazetede ve başta Bianet olmak üzere internet haberciliği yapan mecralarda yazılar yazdı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI