Yastan sonra tufan mı?

Pazartesi, 6 Ocak, 2020
Suikast İran karşıtlığını bir süre daha baskılayabilir. Fakat nüfuz savaşının yol açtığı alerji geçmeyecektir. Yine de İran yeni psikolojik atmosferi avantaja çevirip ABD’nin bölgeden çekilmesi yönünde bir kurguyu öne çıkabilir. Irak meclisinden geçen tasarı İran’ın istediği bir sonuç. Tabii karar bağlayıcı değil. Olası bir çekilmede Amerikan güçlerinin gideceği olası yer ise Kürdistan. 

Savaştan önce semboller gelir. ABD, Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’ye düzenlediği suikastla en büyük düşmanına ‘ebediyet’ kazandırdı. Süleymani, Orta Doğu’nun bir köşesinde IŞİD’in bombalı saldırısından ziyade ‘müstekbir’in elinden ölmeyi tercih ederdi. Öyle oldu.

Pek çok ülkede taziye çadırları kuruldu. İran’da Ahvaz, Meşhed, Tahran, Kum ve Kirman’dan geçen cenaze yakın tarihin en büyük karşılamalarından birine tanıklık etti.

Cemkeran Camii’nin kubbesine kırmızı bayrak çekildi. Geleneğe göre intikam alınıncaya kadar o bayrak o direkten inmeyecek. Şii türbelerinde gördüğümüz o kırmızı bayrak “Kerbela’nın intikamı henüz alınmadı” mesajını taşır. Gelenekte siyah bayrak yası, yeşil bayrak barışı simgeler. İran’ın ABD’ye misilleme yapıp yapmayacağına bakılmaksızın Süleymani, Şii dünyasında intikamı alınması gereken bir şahsiyete dönüştü. Bu dünya simgelerle yaşar. Beyaz Saray’da oturan kibir abidesi bunu anlayamaz!

Elbette Süleymani’nin portresine bakanlar kendi zaviyelerinden bir etiket çıkarmakta zorlanmaz.

‘Direniş Ekseni’nde duranlar için Gazze direnişinin tedarikçisidir; İsrail’e karşı Hizbullah’ın hamisidir; haliyle şehittir, kahramandır.
Kimileri için azılı Amerikan düşmanıdır, yani anti-emperyalisttir.
Iraklıların önemli bir kısmı için 2014’te IŞİD, Bağdat’ın kapılarına dayandığında Irak’a omuz verendir; IŞİD, Erbil’e yürürken Türkiye’nin yüzüstü bıraktığı Kürdistan’a saatler içinde iki uçak dolusu silahla gelendir; Ninova’nın (Neyneva) Hıristiyanlarına umut olandır, haliyle bölgenin minnettar olduğu kişidir.
Bazı Kürtlere göre ise 2017’de Kerkük’ü merkezin kontrolüne geçiren operasyonun perde arkasındaki aktördür; haliyle Kürt ulusal davasının düşmanıdır.
Bir kesim için özgürlük taleplerini acımasızca bastıran rejimin kalkanıdır; ülke dışında muhalif avından sorumlu kişidir; haliyle katildir!
Suriye’ye taşıdığı Şii milis güçleriyle cihatçı tayfaların yenilgisinde katkısı büyüktür; haliyle düşmandır!

Bütün bu etiketlerin ötesinde Kudüs Gücü ve onun komutanı Süleymani, CIA’in Afgan cihadından beri Selefilerden yıkıcı kollar devşirdiği, darbe komploları kurduğu, vekil güçlerle rejim değiştirmeye kalkıştığı, insansız uçaklarla sayısız suikast düzenlediği, Mossad suikastçılarının bolca tetik çekip bomba patlattığı, İsrail Savunma Güçleri’nin dokunulmazca füze yağdırdığı Büyük Orta Doğu düzeninde İran’ın karşılığıdır. Süleymani, nam-ı diğer Hacı Kasım, Orta Doğu’yu resmeden işte bu sert gerçekliğin bir parçasıdır.

Hacı Kasım, Afganistan, Irak, Suriye, Yemen, Lübnan ve Filistin’i kapsayan gerilim bölgelerinde asimetrik savaş stratejisinin sorumlusuydu. Aynı zamanda İran’ın bu alanlardaki dış politikasının yürütücüsüydü. Dışişleri Bakanı Cevat Zarif’in, “Haftada bir kahvaltıda buluşur, karşılıklı durum değerlendirmesi yapardık” demesi boşuna değil. İddiaya göre Hacı Kasım, 2008’de Irak’taki işgal güçlerinin komutanı General David Petraeus’a Iraklılar aracılığıyla şu mesajı iletmişti:
“General Petraeus, şunu bilmelisin ki, ben, Kasım Süleymani, İran’ın Irak, Lübnan, Gazze ve Afganistan’la ilgili politikasını kontrol ediyorum. Ve gerçek şu ki Bağdat’taki büyükelçi de Kudüs Gücü’nün bir mensubudur. Onun yerine gelecek olan da bir Kudüs Gücü üyesi olacaktır.”

Adının bu kadar öne çıkması arkasındaki kurumsallığı gölgelese de aslında İran içinde karmaşık süreçlerle şekillenen politikanın taşıyıcısıydı. Doğrudan hesap verdiği kişi Rehber Ayetullah Ali Hameney’di.

***

ABD’nin izahta zorlanacağı bir suikast. Savunma Bakanı Mark Esper, Süleymani’nin ABD’ye karşı planladığı saldırıları önlemek için öldürüldüğünü savunuyor. Bazı kaynaklara göre Süleymani, Bağdat’a gelmeden önce Suriye üzerinden Beyrut’a geçip Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’la görüştükten sonra karayoluyla tekrar Şam’a, oradan Cham Wings ile Irak’a uçtu. Plan havaalanından Haşd el Şaabi’nin komutanlarından Ebu Mehdi el Mühendis’in Yeşil Bölge’deki evine gidip görüşmelerini sürdürmekti. Amerikalılar bu trafiği saldırı planlarına yoruyor. Dün Irak Parlamentosu’nda Amerikan güçlerinin çekilmesini öngören çağrı metni oylanırken Başbakan Adil Abdülmehdi farklı bir tablo çizdi. Buna göre Süleymani, gerilimin düşürülmesi girişimleri çerçevesinde Irak Başbakanı’nın davetiyle Bağdat’a gelmişti. Yanında Suudi Kralı Selman’a iletilmek üzere bir mektup taşıyordu. Süleymani ile birlikte öldürülen Haşd el Şaabi Heyeti Başkan Yardımcısı Ebu Mehdi el Mühendis de, Haşd’a bağlı grupların kontrol altına alınması için çalışıyordu. Amerikan elçiliğini hedef alan göstericiler onun sayesinde çekilmişti. Yani bu bilgilere bakılırsa ABD önce Abdülmehdi’den arabuluculuk isteyip ardından davete icap eden bir elçiyi öldürmüş oldu.

***

Amerikalılar bu suikastla tehditlerin bertaraf edildiğini zannediyor. Ya da böyle bir hikayeye muhtaçlar. Herhangi bir şeyin değiştiği ya da bertaraf edildiği yok. Hizbullah ve Hamas’a yönelik saldırılar sonuç vermedi ki bir devlet aygıtı olan Kudüs Gücü’ne suikastlar versin. İsrail, 1992’de Abbas Musavi’yi ailesiyle birlikte öldürdüğünde Hizbullah yok olmadı. Aksine Hasan Nasrallah’la yoluna devam edip İsrail işgalinin sonunu getirdi. Hizbullah’ın iki numaralı ismi İmad Mugniye 2008’de Şam’da CIA-Mossad ortak operasyonuyla öldürüldüğünde de durum değişmedi. Şeyh Ahmed Yasin’in ölümü de Hamas’ın sonunu getirmedi. Devrim Muhafızları’nın karmaşık yapısı, işleyiş biçimi, arkasındaki siyasi akıl ve ideolojik karakteri düşünüldüğünde Süleymani’nin yokluğu geri adımı getirmeyecektir. Süleymani’nin yerine geçen İsmail Kaani’nin saha tecrübesi eski patronundan geri değil. Kaani, Kudüs Gücü’nde Afganistan, Pakistan ve Orta Asya’dan sorumlu komutan yardımcısıydı. Suriye’ye taşınan Fatimiyyun ve Zeynebiyyun gibi grupları organize eden kişiydi. Bu profili dikkate alındığında İran’ın asimetrik savaşının kapsama alanı Af-Pak eksenini de içine alacak şekilde genişleyebilir. Süleymani’nin ayak izlerini belirleyen devlet politikasıydı. Hamaney, “Kudüs Gücü’nün programı yeni döneminde de Şehid Süleymani’nin komutanlığı dönemindeki gibi devam edecek” dedi.
Haklı olarak, “Rejim yıkılmadan bir şey değişmez” de denebilir. Ancak İran’ın bölgeye ilgisi 1979’da Mollalar ile birlikte başlamadı. Şah döneminde de nüfuz kavgası vardı. Sadece ittifak düzeni farklıydı ve mücadele milliyetçi-seküler kadrolarla veriliyordu. Aktörler, araçlar ve dünya görüşü değişebilir ama ‘emperyal’ kodlarla alakalı olan bu yönelim kolayca değişmez.
İran toplumunun siyasal kimliğinin oluşmasında 1979 öncesi Başbakan Muhammed Musaddık’a CIA destekliği darbe, sonrasında ABD’nin Saddam’a her türlü desteği sunduğu 8 yıllık İran-Irak savaşı belirleyici oldu. Kerbela şehitlerinden bu yana ‘mazlumiyet’ ise Şii kimliğinin inşasındaki en temel bağlam. Süleymani’nin yası, tarihsel ağıdın yarattığı duygusallıkla etkileşim sağlıyor. Suikast yabancı düşman olarak “Büyük Şeytan” imgesinin kitleleri birleştirecek şekilde güncellenmesi açısından işlevsel. Ve son birkaç yıldır yükselen itirazlarla meşruiyeti sorgulanan rejime kitleleri kendi etrafında konsolide etme fırsatı verdi.

***

Şimdi asıl mesele; İran nasıl bir karşılık verecek? Taraflar misilleme sarmalından çıkabilecek mi? Tehditler daha büyük tehditlerle karşılık buluyor. Retorik savaşının kendisi bile korkutucu. Hamaney, Ulusal Güvenlik Konseyi’nde, “Güçlü, sert ve açık bir yanıtın verilmesi önemli” diyor. Trump ise İran kültürü açısından çok önemli yerlerin de bulunduğu 52 sahayı vuracaklarını söylüyor. Hamaney’in danışmanı Hüseyin Dehkan, CNN aracılığıyla, “Savaşı başlatan Amerika’ydı. Buna son verebilecek tek şey, Amerikalıların vurduğu darbeye eşdeğer bir darbedir” karşılığını veriyor.

İran, Körfez’de bir Amerikan gemisini mi hedef alacak? Yoksa Irak ve Suriye’de bir üssü mü vuracak? Ya da yas dönemini atlattıktan sonra İran pragmatizmi devreye mi girecek? Hiçbir ipucu yok.

Geri adım atmasa da İran’ın daha ileri bir adım atmadan önce iki kez düşünmesini gerektiren yeni gerçeklikler var. Daha büyük bir yangın Orta Doğu’yu ABD’ye dar edebilir ama İran’ı da hem içeride hem nüfuz alanlarında yakabilir. Vekil güçler, Amerikan-İsrail-Körfez ortaklığının hesaplarını bozacak bir noktaya ulaştı. Fakat bunlarla savaşı kızıştırmak nüfuz hatlarının çökmesine yol açabilir. Yani İsrail işgaline karşı direnişle büyümüş bir Hizbullah, İran için Lübnan’ı ateşe atarsa durum değişir. Irak’ta IŞİD’e karşı İran’a müteşekkir olanlar, Irak’ın bir ön cepheye dönüşmesini istemez. Necef ve Kerbela gibi Şii havzalarında bile İran’ı hedef alan gösteriler bu rahatsızlığın yansımasıydı. Suikast İran karşıtlığını bir süre daha baskılayabilir. Fakat nüfuz savaşının yol açtığı alerji geçmeyecektir.
Yine de İran yeni psikolojik atmosferi avantaja çevirip ABD’nin bölgeden çekilmesi yönünde bir kurguyu öne çıkabilir. Irak meclisinden geçen tasarı İran’ın istediği bir sonuç. Tabii karar bağlayıcı değil. Güçlerin Statüsü Anlaşması’nın (SOFA) iptal edilmesi gerekiyor. Haşd el Şaabi’ye mahkum olmaktan korkan Sünniler ve Kürtlerin oturumu boykot etmesinden de anlaşılacağı üzere Irak bölünmüş durumda. Ayrıca olası bir çekilmede Amerikan güçlerinin gideceği olası yer Kürdistan. Bu, Tahran’ın istemediği bir senaryoyu tetikleyebilir; yani Bağdat’ta olmayan ABD, Kürdistan’ın bağımsızlığına oynayabilir.

Bunlar İran’ın pragmatik tarafına seslenen noktalar.
İran yeni bir caydırıcılık konsepti ya da angajman stratejisi geliştirebilir. Tahran’ın dün nükleer programı sınırlandıran taahhüdüne son vermesi caydırıcılığın inşasında belki ilk adım.
Beri tarafta retorikteki sertliğe karşın diplomasi alanındaki karıncalanmalar ABD’nin meseleyi kapatma arayışına işaret ediyor. Tahran’da Amerikan çıkarlarını temsil eden İsviçre’nin posta kutusu pek hareketli. Katar Dışişleri Bakanı soluğu Tahran’da aldı. Umman yine devrede. AB’den Zarif’e Brüksel daveti çıktı. Tahran’a pek çok taraftan yatıştırıcı mesajlar yağıyor. Uzlaşma iki tarafın da nüfuz kabiliyetlerini karşılıklı kabul etmesini gerektiriyor. Bu olacak mı? İyimserlik için de kötümserlik için de yeterince neden var.


Fehim Taştekin kimdir?

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun oldu. Gazeteciliğe 1994’te muhabir olarak başladı. Yeni Şafak, Son Çağrı, Yeni Ufuk, Tercüman, Radikal ve Hürriyet gazetelerinde çalıştı. Bir dönem Ajans Kafkas’ın kurucu editörü olarak Kafkasya üzerine çalışmalar yürüttü. Kapatılıncaya dek İMC TV’de dış politika programları yaptı. Gazete Duvar ve Al Monitor’da köşe yazılarına devam ediyor. “Suriye: Yıkıl Git, Diren Kal”, “Rojava: Kürtlerin Zamanı” ve “Karanlık Çöktüğünde” adlı kitaplara imza attı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI