Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

Sabır bir kitap olsaydı...

Pazar, 5 Ocak, 2020
Mahkeme kapılarındaki bekleyişten, açlık grevi ve ölüm oruçlarındaki bekleyişe, mültecilerin bekleyişinden, Bektaşilerin döngüsel zamana dair adalet bekleyişine bir çok 'zamane', kolektif dert, İletişim Yayınları'nca basılan 'Beklerken' kitabında . Özlem ve Özge Biner'in derlediği kitap, 10'a yakın kalemi buluşturmuş.

Nicedir bekletiyorum. 2020’ye kısmet oldu: İletişim Yayınları’ndan çıkan ve Zerrin Özlem Biner ve Özge Biner’in derledikleri ‘Beklerken’ isimli kitap, ‘Zamanın Bilgisi ve Öznenin Dönüşümü’ alt başlığı ile okurlara sunuluyor.

Bildiğim kadarıyla hemen bütün bilim, kültür ve sanat dallarının en şeffaf ve emek gerektiren malzemesi, malzeme ne kelime, öznesi; zamanın başrolde olduğu çalışma, ikilinin yakın zaman önce sonsuzluğa yolcu ettikleri sevgili babaları Şahin Biner’e adanmış olması ile de ayrı bir konumda artık.

Zerrin Özlem Biner

Zerrin ve Özge Hanım, kitabın tohumlarını Ocak 2014’te, sevgili babalarının yaşam ve ölüm arasındaki çizgide yol aldığı esnada, İzmir 9 Eylül Hastanesi’nin Onkoloji koridorunda yaptıkları baş başa söyleşide atmışlar.

Kitap daha sonra, 11 ve 12 Haziran 2015’te Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi’nde (İPM), Türkiye’de iktidar ile ilişkisi beklemek üzerine kurulan bireylerin ‘şimdi’yi nasıl deneyimlediğini büyüteç altına alan sunum ve tartışmalarla evrilmiş. Zamansızlık, iktidar ve öznellik, bu tartışmaların başlıca soru işaretleri için öncü kavramlar halini almış. Biner kardeşler, İPM’deki toplantıda şu çok önemli soru işaretlerini kamuoyu ve akademik camia ile paylaşıyor: “İktidar, bekletmeyi ne tür bir yönetim aracı olarak kullanır ? / Yasal ve politik iktidar aracı olarak kullandığı durumlarda bu süreç öznenin eylem ve eylemsizliğini nasıl yapılandırır? İktidar-özne ilişkisini nasıl değiştirir, iktidarı neye dönüştürür?”

Özge Biner

Kitabın bu soru işaretlerine verecek kronolojik karşılığı bol: 15 Temmuz’la gelen ‘KHK’lı olmak veya olmamak süreci, bu tarihten sonra yaşanan OHAL süreci, güneydoğuda yaşanan iktidar çıkışlı, şiddet içerikli kent operasyonları, Bektaşilerin sabırla tecrübe ettikleri bekleyiş, ya da Çoruh nehri üzerinde inşa edilmesi planlanan baraja karşı mücadelenin sebep olduğu bekleme halleri ve bu hallerin dönüştürdüğü ekonomik beklentiler, politik ve duygusal tahayyüller… Ya da barış sürecinin belirsizliği içinde beklemek istemeyen Kürt gençlerinin şimdiki zaman eylemsellikleri, gelecek zamana dair beklentisizlikleri ve 2000-2007 arasında süren ölüm oruçları esnasındaki bekleme halleri, hep bu toplantıların ve kitabın sözcükleri arasından bize bakıyor. Bekletilen umutlar, mahkeme kararları ve cenazeler eşliğinde.

Kitapta ikilinin görüştüğü Nilgün Toker’e göre, (s.18) “İktidarın bekle(t)me üzerinden yaptığı cezalandırmalar bireysel ve toplumsal tepkileri beraberinde getirmekte, bu tepkiler isteği olan iradesiz özneyi, isteği ve iradesi olan özneye dönüştürebilmektedir. Bu noktada, iktidar şiddetini artırsa dahi, öznenin isteğini hak talebine dönüştürme yetisinin önüne geçememekte, direnme ve mücadele alanlarının ortaya çıkmasına engel olamamaktadır.”

Toker, kitapta Türkiye’de bu durumun mağdurları olan bizleri ‘Kafka insanları’yla özdeşleştiriyor. Beklemek ve belirsizlik arasındaki çizgi ise, Toker’e göre daha belirgin. (s.30): “Her şey mümkün…yarın döndürülebilirsiniz, bir yandan da hiç döndürülemeyebilirsiniz. Yarın içeri atılabilirsiniz, ama atılmayabilirsiniz de… Beklemek daha sakin bir şey gerçekten, daha yumuşak bir şey. Belirsizlik daha sert, daha şiddetli bir şey. Aslında belirsizlik şiddetin ta kendisi ve ben bunun totalitarizmin bir karakteri olduğunu düşünüyorum.”

Bu tuhaf, ikircikli durum, Nilgün Toker’e bakılırsa (s.33) farklı bir bekleme halinin de ortaya çıkmasına vesile oluyor. Bu farklı hali tecrübe edebilenler, bir biçimde yaşamaya devam edebiliyor: “…İleriye dönük bir beklentin var, bu beklenti umut aslında. Ve hatta görülecek hesabın var. Ama ‘O olana kadar kendimi gerçekleştirme eylemime devam edeceğim,’ diyorsun. ‘Bu zaman da benim zamanım ve bu zamanı sana vermiyorum, bu zamanı da elimden alamıyorsun,’ diyorsun. Bu gerçekten başka bir özneleşme hali. Ama galiba, yaşamında herhangi bir nedenle kesintiye uğratılmış, kırılmış, yaşamın akışı içerisinde bir yerde durdurulmuş herkesin böyle bir hali var. Ya devam edebiliyorsunuz, ya da orada bekleyip öylece kalıyorsunuz. Kırılmayı kabul edip, o kırılmanın olduğu yerde başka bir zamansallık yakalayabildiğinizde mağduriyetten çıkıyorsunuz. Diğer durumda, hiçbir şekilde eyleme geçememe ve bekleme halinde, mağdur olma halinden bir türlü çıkamıyorsunuz.”

‘İmkânsız bir talep olarak adaleti beklemek: Kaybedilenler ve Yakınları’ isimli dosya ile Özgür Sevgi Göral’ın, ‘Ergenekon sürecinin kadınlar üzerindeki etkisi’ne dair değerlendirmesi ile Sevcan Karcı’nın katkıda bulunduğu ‘Beklerken’ kitabı, Özlem Durmaz’ın ‘Ölümün sınırında bekleme/me’ hakkındaki, ölüm oruçlarına ilişkin metniyle, insanlık onurlu evrensel hak ve irade çeşitliliğini, her sayfasında dobra dobra gözler önüne seriyor.

‘Beklerken’, ‘Zamanın Bilgisi ve Öznenin Dönüşümü’, İletişim Yayınları, 2020.

Sıktığınız dişiniz ve yumruğunuzla, burnunuzu sızlatan, yutkunduğunuz tuzlu su damlaları refakatinde, ibretle okuduğunuz bir kitap, Beklemek. Hudutlarda bekleyenleri işleyen ‘bire-bir’ tanıklıklarıyla (Kemal Vural Tarlan), ya da onların ‘geçiş şehirlerine’ iltica kolyeleri ile asılı kalmış hakikat ve kendilik algısına dair gözlemleriyle (Aslı İkizoğlu Erensü). Veya Suriyeli mültecilerin zaman algıları ve deneyimlerine dair portrelerle. (Özge Biner).

İnsanı, gerektiğinde, bilumum derdin, buradan da yoldaşlarının, beriki ile nasıl dayanışma içinde var olabileceği ve gerektiğinde hangi acının, ötekine merhem kılınabileceğine ilişkin sorgusuz sualsiz bir farkındalığa eriştiren bir çalışma. En sığ tabirle, ‘Yeni yıldan ne bekliyorsun?’ sorusuna hayatın verip verebileceği doğru, dürüst bir yanıtlar ve umutlar bileşkesi.

Rabia Harmanşah’ın bizleri Bektaşiler refakatinde ‘Zamanın Döngüselliği’nde Beklemek’ üzerine düşündürdüğü metninde (s.153) dediği gibi:

“Bektaşi, aşk ilkesi gereği, karşısına hoşnut olmadığı siyasi, düşünsel ya da başka türlü zorluklar çıkarıldığında onlara çarpmayı, onlarla çatışmayı seçmez: Lao-Tze’nin (Laozi) su benzetmesi gibi davranır. Su, önüne konulan koskoca kayanın çevresini dolaşır önce, sonra yavaş yavaş yontar onu, altını oyar, ya yuvarlar, ya da eritir.”

YAZARIN DİĞER YAZILARI