YAZARLAR

Tiktoksal hayatımızda Kanal İstanbul ve yerli otomobil

Noam Chomsky ve Edward S. Herman'ın kavramsallaştırdığı (kitap dava konusu olmuştu) “Rızanın imalatı” mekanizmaları “tiktok” çalışıyor. Tiktoksal hayatımız zaten bu mega projeleri kabul etmek üzerine programlanmış durumda. Şu bir gerçek ki özünde hep rıza gösteriyoruz.

Şaka yapmıyorum ve samimiyetle öneriyorum: O zaman Türkiye’nin buzdolabı, bulaşık makinası, hatta ankastreyi tamamlamak adına mikro dalga fırını da olsun. Amaç yüksek teknoloji ise bilgisayarı, horon oynayan robotu da, osu da busu da olsun. Son 17 yılda hemen bütün “milli” kaynakları özelleştireceksin, doğası gereği en fazla küreselleşmiş bir sektörde, milli olması teknik olarak imkansız bir işi, tamamen özel sektöre taşere edip “Türkiye’nin otomobili” diyeceksin… Bunu da öyle Uno, R12 ya da günümüzdeki karşılığı Clio falan gibi ulaşılabilir bir seviyede de değil, gayet orta-lüks segmente yönelik yapacaksın ve aynı gün 320 tl asgari ücret zammı alan işçi kardeşimiz de bunlan gurur duyacak. O zaman durmak yok yola devam…

Mükemmel, tıkır tıkır işleyen bir propaganda aygıtıyla karşı karşıyayız. Şüphesiz AKP’nin en başarılı olduğu alan, işte bu propaganda mevzusu. Zamanında dünyanın çeşitli coğrafyalarında, farklı zaman dilimlerinde harikulade çalışmış, başarılı da olmuş yöntemlerle hareket etme konusunda büyük ustalar. Ulaşamasalar da kitlelerin hayallerine oyna, küçük dünyalarında büyük düşünmelerini sağla… Sürdürülebilir iktidarın anahtarı bu kadar basit aslında. Hal böyle olunca hizmet almasalar da, mega projelere alıştırılmış insanlarımızın yaşadığı, mega projelere karşı çıkmamayı kategorik olarak şiar edinmiş muhalefetiyle, ayfon manyağı, “teknofetişizm”i damardan benimsemiş bir ülkeye böyle bir “Kitt” elbette yaraşırdı. Lakin Kara Şimşek Kitt’in hurdaya çıkmasının ardından çok yıllar geçti. Boston Dynamics’in robotları ailemizin ilerde ne yapacağı belli olmayan serseri parçaları artık. Uzakta yaşayan kuzenlerimizden belki haber alamıyoruz ama BD’nin robotlarının kütüklerin üzerinden atlamasını yakından takip ediyoruz. Ve şimdi biz bu ilerlemecilik trenine şaka gibi de olsa arabayla binmeye karar verdik. Fırtınada şemsiyesiyle birlikte uçuşa geçen esnaf kardeşimiz bu durumu çok güzel sembolize ediyor aslında. Uçuyoruz işte, daha ne istiyoruz ki?

Otomobil gibi son derece dinamik ve atı alanın çoktan uzaya geçtiği bir sektöre 22 milyar TL yatırım yapmak üzerinde çalışılmış ciddi bir tercihtir. Tıpkı 75 milyar TL’yi bir kanala ayırmak gibi…Ne kadar çok mega projeniz varsa o kadar çok insan etki alanınızdadır artık. Mega projelere karşı olanları da vatan haini ilan ederek propaganda aygıtının sürekliliğini sağladınız mı değme gitsin keyfinize. Osmangazi’den ya da 3. Köprüden kimse geçmiyormuş ne gam, Atatürk Havaalanı için TAV’a gereksiz yere 3 milyar TL verilecekmiş, “amaaaan lafı mı olur Allah aşkına.” Devlet eliyle desteklenen, özel sektöre taşere edilmiş, milli ürünlerimiz varken, hep şikayet, hep şikayet… Elbette ki bu kalkınmacı model için tarih kitapları “Türk tipi bişi" diyeceklerdir, zerre şüphem yok.

Bu kadar sarkazm yeter diyorsanız, peki biraz da ciddi olalım. Hani maden kazası olunca bizi ikna etmek için referanslar bir anda 19. yüzyıla tarihleniyor ya, biz de o zaman oralara gidelim. Mercedes ilk otomobilini, 1885’te, Peugeot 1892’de, Ford 1896’da, Renault 1899’da üretti. Aradan geçen tam 135 yıl sonra, 5 özel sektör firmasının üreteceği orta-üst segment araç için, “neden” sorusu aklına gelmeden İstanbul Belediye Başkanımız dahi gururlanabiliyor. Bütün dünyadaki otomobil şirketleri güçlerini, satınalmalarını birleştirirken, sizin yerli otomobil diye lanse ettiğiniz araçların Türkiye’deki Oyak-Renault, Tofaş, Hyundai fabrikalarında üretilenlerden ne farkı olacağını lansman toplantısında elbette ki soran olmadı. Öyle ya misal Oyak Renault, Renault fabrikaları içinde kalite anlamında yıllardır tartışmasız en üst sıralarda yer alıyor. Yerlilik oranı kaç peki diye sorabilirsiniz, yüzde 50-60 arasında… Adı itibariyle gayet milli olan Tofaş’ta da bu oran yüzde 50’lerde. Yerlilik oranı hakkında hiçbir fikrimizin olmadığı, prototipinin yabancılar tarafından hayata geçirildiğini öğrenebildiğimiz “yerli otomobil” projesinin 2020’li yıllarda tamamen Türk sanayinin üretecek olması teknik olarak imkansız, üstelik asıl sorunun şu olması gerekir: “Zaten yerli olmasına ne gerek var ki?” Birçok uluslararası rakip marka, birbirinden parça satın alarak maliyetlerini düşürürken yerli otomobil sevdası ne yazık ki propaganda malzemesi olarak mükemmel, lakin stratejik anlamda hiç rasyonel değil. Kaldı ki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti yıllardır zaten otomobil sektörünün içinde değil mi? 300 bin TL’lik bir araçtan diyelim BMW, atıyorum en fazla 30 bin TL kazanırken, devletimiz 150 bin TL kazanarak kar marjı rekorları kırmıyor mu? Üretmeden kazanırken ne gerek var ki kasmaya aslında?

Orta ya da üst segment araç yapınca Endüstri 4.0’ü bir anda yakalamış mı olacağız yani? 2030’da sadece bizde değil, bütün dünyada birçok mesleğin ortadan kalkması gündemdeyken, artan sayıdaki genç işsizler için kahvehaneler yerine nargile kefeleri sunmak dışında başka bir aksiyon planımız var mı?

Noam Chomsky ve Edward S. Herman'ın kavramsallaştırdığı (kitap dava konusu olmuştu) “Rızanın imalatı” mekanizmaları “tiktok” çalışıyor. Zaten bu Tiktok uygulamasının elbette bir çıktısı olmalıydı değil mi? Chomsky ve Herman rıza üreticisi olarak merkeze ana akım medyayı alır, ancak geldiğimiz noktada yepyeni medium’lar hayatımızı domine ediyor. Tiktoksal hayatımız zaten bu mega projeleri kabul etmek üzerine programlanmış durumda. Şu bir gerçek ki özünde hep rıza gösteriyoruz.

İktidarın bu projelerinin bilinçli tercihler olduğunun altını tekrar çizelim. Bu tercihleri bir de “modern” kavramıyla soslarsanız size katılan kitlelerin de alanını genişletmiş olursunuz. Böyle olunca da yine “ama”lar devreye giriyor. “Ama Allah için çok güzel olmuş yerli otomobil…İç ve dış tasarımı çok modern…” O zaman kendini “modern” olarak tanımlayanlar için “Kapitalizmin Arka Yüzü” kitabının Türkçe baskısı için bir yazı kaleme alan Ellen Meiksins Wood’a bağlanalım: “Erdoğan’ın peşinden gidenler bakımından İslam’a sadakat olsun olmasın, modernleşme programının can alıcı noktasında kapitalizm vardır. Buna göre piyasaların özgürlüğü ve iktisadi reformuyla –örneğin toplumsal yaşamın giderek artan biçimde sermaye birikimi ve azami kar ilkesine tabi kılınması- özdeşleştirilmeyen hiçbir demokrasi tanımı kabul edilemez.” İşte Sayın Cumhurbaşkanımızın asgari ücret zammı için “Bu çark dönecek arkadaş” demesini bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor. Wood hemen peşinden kendilerini “laik” olarak tanımlayanların da laik kalındığı müddetçe kapitalizmle ters düşmeyeceğini anlatır. İşte o “amalar”la iktidara alan açmanın arka planı burada yatıyor. Kapitalizmle derdimizin olmaması bağlamında herkes bir anda birleşiyor işte.

O tercihlerin bir tarafında kurtarılan Kombasan holding var, vergileri sıfırlanan büyük şirketler var… Diğer tarafında kendi mahallerinden olsa da batmasına müsaade ettikleri Doğa Koleji var. Simit Sarayı’nı kurtarmak için girişimde bulunan, sonra cayan bu tercih zihniyeti, konu eğitime gelince Doğa Koleji’nin kurtarılmasını İTÜ Vakfı’na havale ediyor. Çünkü öncelik elbette eğitim değil, öncelik “çarkın dönmesi “. Zaten genç işsizliğin tavan yaptığı bir dönemde AR-GE yatırımlarına yönelmek yerine mega projeleri kutsamanın adı artık ilericilik oldu, bunlara karşı çıkmak da “gericilik.” Misal “100 milyarı bunlara yatıracağınıza TÜBİTAK’ın 3 milyar TL olan bütçesini arttırın, Diyanet’in ise üç katı” derseniz “vay sen ne demek istiyorsun”u hemen yapıştırıyorlar. Savunma sanayi, inşaat ve şimdi de otomobil…Hangisinde insana yatırım var, hangisinde eğitim var, hangisinde bir gelecek tahayyülü var sorularını sorarsanız “gericisiniz, bölücüsünüz” işte. “Haram sevap oldu, sevap haramdır” misali kavramlar da gittikçe daha bulanık hale gelmiş durumda.

O zaman diyorum ki her şeyin bir “Türkiye’nin”i olsun. Türkiye’nin, harici diski, sobası, saksısı olsun ki bu iktidarı ayakta tutan kitlelerimiz bunlardan daha çok gurur duysun. S400’ler geldi, yerli otomobilimiz çok şükür yollara çıkacak, Kanal İstanbul da yapılınca “Türkiye’nin” asgari ücreti neden önemli olsun ki?


Azmi Karaveli Kimdir?

İletişim uzmanı. Galatasaray Lisesi’nin ardından Marmara Fransızca Kamu Yönetimi’ni bitirdi, aynı üniversitede Sinema-TV yüksek lisansı yaptı. 1993 yılında Cumhuriyet gazetesinde çalışmaya başladı. Televizyon programcılığının yanı sıra, özel sektörde ve iletişim ajanslarında çalıştı. Kadir Has Üniversitesi’nde iletişim dersleri verdi. Hayat Bilgisi Okulu’nun kurucuları arasında yer aldı. zete.com’da yazılar yazdı. Cumhuriyet Pazar Eki’nde Yurttan Sesler bölümünü hazırladı, zaman zaman kültür sanat sayfasında yazılar kaleme aldı. 2018 yılında gazetede yaşanan gelişmeler üzerine Cumhuriyet’ten ayrıldı. Halen kurucusu olduğu ajansta iletişim danışmanlığı yaparken, bazı STK ve siyasetçilere gönüllü destek veriyor. Marmara Üniversitesi Gazetecilik Bölümü’nde doktora tezini bitirmeye çalışıyor.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR