2019’un en iyi filmleri, hayal kırıklıkları

Cuma, 27 Aralık, 2019
Listenin ilk iki sırasını Güney Kore yapımları oluşturuyor. Bu yılın tartışmasız en iyi filmi “Parazit” hem anlattığı hikayedeki sınıfsallık vurgusunun gücü hem de türler arasındaki geçişlerdeki maharetiyle bunu fazlasıyla hak etti bence. “Şüphe”, sinema ve edebiyatın birbirinin içine bu kadar güçlü bir şekilde geçtiği en unutulmaz yapımlardan birisi olarak tarihteki yerini aldı çoktan.

Âdet olduğu üzere ulusal ve uluslararası birçok yayın organı yılın en iyi filmleri listelerini yayınlamaya başladı. Yılın sonuna doğru 2019’da izlediğimiz en iyi filmleri hatırlamakta fayda var. Bunun için en doğru yöntem kendi en iyi filmler listemi açıklamak sanırım. Türkiye’de yıl içinde sinemalarda vizyona giren, festivallerde gösterilen ya da Netflix gibi dijital platformlarda yayınlanan filmlerden seçilen en iyi on filmlik kişisel listem aşağıdaki gibi.

1. Parazit (Bong Joon Ho)
2. Şüphe (Chang-dong Lee)
3. The Irishman (Martin Scorsese)
4. Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi (Céline Sciamma)
5. Acı ve Zafer (Pedro Almodovar)
6. Sınır (Ali Abbasi)
7. Uzun Kız (Kantemir Balagov)
8. Oyunbozan (Nora Fingscheidt)
9. Sarayın Gözdesi (Yorgos Lanthimos)
10. Mutlu Lazzarro (Alice Rohrwacher)

Görüldüğü gibi listenin ilk iki sırasını Güney Kore yapımları oluşturuyor. Bu yılın tartışmasız en iyi filmi “Parazit” hem anlattığı hikayedeki sınıfsallık vurgusunun gücü hem de türler arasındaki geçişlerdeki maharetiyle bunu fazlasıyla hak etti bence. “Şüphe”, sinema ve edebiyatın birbirinin içine bu kadar güçlü bir şekilde geçtiği en unutulmaz yapımlardan birisi olarak tarihteki yerini aldı çoktan. Marvel filmlerine yönelik eleştirileriyle gündem olan büyük usta Martin Scorsese’nin sinemanın neden büyük bir sanat olduğunu hatırlatan “The Irishman”i bu listede olmazsa olmazdı. Listede yer alan üç kadın yönetmenden ilki Céline Sciamma imzalı “Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi” müziğe, edebiyata, şiire, resme, doğaya ve dostluğa dair bir aşk filmi olarak uzun yıllar unutulmayacak bir yer edindi hafızalarda. Almodovar’ın “Acı ve Zafer”i arzunun hayatımızda ne kadar önemli rol oynadığını hatırlattı bizlere. Ali Abbas, Fars masallarını, Latin edebiyatını ve yakın dönem İskandinav sinemasının gerçeküstü anlatı formunu ustaca bir araya getiriyordu “Sınır”da. 1991 doğumlu Kantemir Balagov’un “Uzun Kız”ı 2. Dünya Savaşı sonrasının Sovyetler Birliği’ne kahramanlık hikayeleriyle değil, iki kadının birbirine tutunarak travmalarını aşma çabalarını göstererek yaklaşıyordu. Yılın en çarpıcı ve sinir bozucu karakteri ise “Oyunbozan” ile hayatımıza giren Benni oldu. Yorgos Lanthimos bu kez İngiliz aristokrasisinin kokuşmuşluğunu anlattığı “Sarayın Gözdesi” ile vizyon salonlarında yer bulmuştu kendisine. Alice Rohrwacher, politik olmayan saflığın, doğru insanlara yönelmeyen iyiliğin en çok bu erdemlere sahip olanların canını yaktığını anlatıyordu “Mutlu Lazzaro”da.

Açıkçası 2019 yılı son dönemlerin en verimli yılı olarak değerlendirilebilir söz konusu sinema olduğunda. Bu nedenle yalnızca yukarıdaki on filmden değil, akıllarda yer edinen diğer yapımlardan da bahsetmekte yarar var. Mesela geçen yılın Altın Palmiyeli filmi “Arakçılar” bu yıl sinemalara uğramıştı. Nadine Labaki imzalı “Kefernahum”, mülteci çocuk gibi sömürüye açık bir konuyu soğukkanlılıkla anlatan yapımlardan birisi olarak dikkat çekti. Ari Aster imzalı “Ritüel” temasıyla yılın en çok konuşulan yapıtlarından birisiydi. Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı kazanan “Eşanlamlılar” kimlik ve aidiyet meselelerine kafa yoranlar için yılın dikkat çekici yapıtlarından birisiydi. Kendi adıma çok beğenmesem de “Joker” ve “Bir Zamanlar Hollwood’ta…”yı da hatırlatmadan geçmeyeyim. “Monos”, “Deri Ceket”, “Üzgünüz, Size Ulaşamadık”, “Onun Adı Petrunya” ve “Marriage Story” de dikkat çeken yapımlar olarak kayıtlara geçsin bu yıl açısından.

Peki, bütün bu ahval ve şerait içinde yerli sinemada durum nasıldı? Pek parlak olduğu söylenemez açıkçası. Sibel, Yuva, Güvercin Hırsızları gibi 2018’de ilk gösterimlerini yapan ancak vizyona bu yıl girebilen filmleri hatırlatarak bir kenara bırakırsak, koca bir yılın ardından elimizde bir avuç film bile kalmıyor açıkçası. Emin Alper’in Berlin’de Altın Ayı için yarışan filmi “Kız Kardeşler” çeşitli zaaflarına rağmen yılın en iyisiydi kuşkusuz. Ali Vatansever’in “Saf”, Serhat Karaaslan’ın “Görülmüştür”, Kıvanç Sezer’in “Küçük Şeyler”i ise yılın diğer dikkat çekici yapımlarıydı ama beklentileri ne kadar karşıladıkları su götürür. Pelin Esmer 15 yıl sonra “Kraliçe Lear” ile sinemada fikri takibin önemini gösterdi bu yıl. Türkiye sineması açısında yeni bir şeyler deneyen Burak Çevik’in “Aidiyet”inin yanına Tarık Aktaş’ın “Nebula”sını da ekleyebiliriz belki ama elimizdeki toplam yine de bir şey etmiyor mevzu yerli sinema olduğunda.

Peki, yılın hayal kırıklıkları nelerdi? Cem Yılmaz’ın “Karakomik Filmler”i hemen ilk aklıma gelen film. Yani bir anlamda yerli sinemanın kendisi ciddi bir hayal kırıklığı olarak kayıtlara geçsin. M. Night Shyamalan’ın “Glass”ının yanına “X-Men: Dark Phoenix”i de ekleyerek devam edelim hayal kırıklığı listemize. Brad Pitt’in elli yaşına gelmiş ve baba dertlerini çözmek için uzayın derinliklerine giden ergeni canlandırdığı “Ad Astra”yı unutmak ne mümkün. Hazır uzaya gitmişken “Star Wars: Skywalker’ın Yükselişi”nin de beni yeterince tatmin etmediğini belirteyim. Milenyumun en önemli yönetmenlerinden birisi olan Pablo Larrarin’in “Ema”sının kafa karışıklığının seyirciye de geçtiği de kesin.

Bitirirken Sudanlı yönetmen Suhaib Gasmelbari’nin diktatör El Beşir’in devrilmesinin hemen arifesinde çektiği “Ağaçlardan Bahsetmek”i anmadan olmaz. Otuz yıllık ağır diktatörlük koşulları altında sinema ve hayata karşı coşkularını hiç yitirmemiş bir grup ‘ihtiyar’ filmcinin bu göz kamaştıran hikayesi yılın en iyi belgesellerinden birisi.

YAZARIN DİĞER YAZILARI