İnat siyaseti

Çarşamba, 25 Aralık, 2019
“Çatlasanız da patlasanız da yapacağız” sözü -çoğunluk tarafından rasyonel gerekçeleri çok ikna edici bulunmasa bile- “ötekilere” dönük meydan okuma olduğu sürece işe yarayabiliyor. AKP iktidarının, özellikle de Erdoğan’ın son dönemde böylesi inat ataklarına sık başvurduğuna tanık olduk. Akim kalmış inat hezeyanı Gezi davasındaki bitmeyen intikam arzusu hâlâ güncel.

Bundan yıllar sonra, AKP dönemi isimlendirilirken çok bol seçenek olacak. Çeşitli açılardan, çarpıcı ve tanımlayıcı isimler kullanıldığını göreceğiz. Hatta bu dönemin kendi içinde farklı karakteristikleri olan evrelerinden de bahsedilecek. Daha şimdiden zengin bir külliyat birikmeye başladı bile. Benim bugün bahsedeceğim, “inat siyaseti” veya inadın siyasette kullanılmasının yükselme ve belki de abartılma dönemi. Kanal İstanbul tartışmaları ile ayyuka çıktığı gibi ekonomik, siyasal hatta toplumsal meselelerde inatlaşma motivasyonu yeniden büyük hakimiyet kazandı. Gezi Parkı’na Topçu Kışlası yapılması ısrarı sırasında işittiğimiz “çatlasanız da patlasanız da yapacağız”, “kim itiraz ederse etsin geri dönüş yok” sözlerini yine duyar olduk. İnadın bir güç gösterisi olmasının yanında, siyasi bir dava gibi sunulduğunu yeniden izliyoruz. İnatlaşma suçlaması da, herkesin birbirine karşı kullandığı argümanlar olmaya devam ediyor. İstanbul’un seçilmiş belediye başkanına, yönettiği şehrin boydan boya deşilmesine itirazı için “sana ne” diyen Erdoğan, aynı anda muhalefeti halkla inatlaşmakla suçlamaya devam edebiliyor.

Türkiye siyasetinde inadın taşıyıcı temalardan biri olması çok da yeni değil aslında. Çok kullanılan ve çok kullanıldığı için her yere yapıştırılabilen kirli macun kıvamına gelmiş “dava” fikriyle akraba bir motivasyon. Türkiye’deki pek çok siyasi akım –yapı– ve siyasi aktör, kararlılık ve sürekliliğini vurgulamak için saklı bir inatçılık övgüsüyle anılır, kendini böyle sunmakta sakınca görmez. Gündelik kullanımda negatif içeriği önde olduğu için doğrudan kimse “inatçı” denilerek övülmeye kalkılmaz belki ama ona yönelen teveccühte “inatçılığına” saygının payı barizdir. Bazen inançlılık olarak ifade edilir, bazen sağlam irade olarak işaret edilir, bazen de güçlü karakter veya cesaret gösterisi kabul edilir. İnat ve inatçılık, hem örtülü pozitif göndermesiyle, hem bir suçlama ifadesi olarak siyasete çok kolay aktarılır. Sınıfsal olmaktan çok sosyal-kültürel kodlara yaslanan siyasi ayrışmalarla çok rahat ilişkilenir, fark göstermede kullanışlı olur.

AKP’nin ve asıl olarak Erdoğan’ın içinden çıktığı sağ düşünce iklimi, İslamcılık ve özel olarak milli görüş hareketi, inat ve inatçılık meselesini siyasi dile aktarma pratiklerinin önemli örneklerini vermiştir. Bu çizgiler doğrudan popülist etiketiyle sınırlanamayacak olsa da, içlerindeki popülist nüveler hayli güçlüdür. Popülizmin temel ayrıştırma denklemindeki, “halkla inatlaşan elitler” ve “milli iradeyi hakim kılmaya kararlı inatçılar” ikiliği gayet belirgindir. Bugün olduğu gibi düşmanlaştırma noktasına vardırılan çatışma, hem pozitif hem de negatif göndermelerle “inat” üzerinden siyasi hissiyata eklemlenir. Milletle inatlaşan elitlere, Türkiye’yi durdurmaya yemin etmiş iç ve dış düşmanlara, kalkılan atağı çelmelemeye çalışanlar kifayetsizlere karşı, kendinden menkul bir haklılığa yaslanmış ölçüsüz inat alkış alır. Ahlaki itirazlara kaba çıkarlarla, rasyonel eleştirilere “hassasiyetlerle” karşılık veren, inatçılığı daimi politik pozisyona çeviren bir siyasi dil kurulur.

Topçu Kışlası, Üçüncü Havalimanı, köprü, kanal, her nevi beton dökme işi. Suriye’ye veya Libya’ya asker göndermek, S-400 almak ya da “değerli yalnızlık”. Vesayet kaldırma iddiasının yanına kayyım düzeni eklemek, rasyonel faydası biten kutuplaştırmayı sürdürmek, her türden ideolojik kışkırtma. Açık siyasi kayıplara rağmen damat ısrarı, çökmüş inşaat ekonomisini yeniden yüzdürme çabası veya şatafatlı israf ile toplumsal buhrana körlük. Bütün bu inat performanslarının rasyonel faydalar için yapıldığını söylemek hayli zor. Bazılarının çok belirgin pragmatik faydaları, paylaşım tercihlerinden gelen mecburiyetlerle ilişkisi ortada. Ancak bunların bir inat gösterisi haline gelmesinin siyasi gerekçeleri çok daha önde. Erdoğan için hala geçerli olan siyasi rasyonalite, çıkar ve gerekliliklerden daha çok kaba biçimde göze sokulan inatla besleniyor. Ahlaki, siyasi ve bilimsel itirazları ikna ile karşılamak yerine, onların karşısında kararlılıkla duran lider olmak daha önemli görülüyor.

Ekonomi, şehircilik, çevre ve hatta diplomasi felaketleri serisi yaratması olası Kanal İstanbul tartışması, bir inat anıtı olarak gündemde yükseliyor. Projenin bir kentsel rant hamlesi olduğu, batmış olan beton ekonomisine can suyu sağlamak için yapıldığı, krize eşlik eden kayırma stratejilerinin nasıl işleyeceğini gösterdiği ortada. Bu konuda pek çok şey yazıldı, söylendi. Meseleyi, rasyonel bir tartışmadan “inat” zeminine taşımanın, bu gerçekleri gözlerden uzak tutma amacı olduğu açık. Fakat işin siyasi rasyonalitesini karmaşıklaştıran yeni bir durum da söz konusu. Tıpkı, Taksim’e Topçu Kışlası yapılmaya kalkışılmasının nedeni, oy veren kalabalıkların AKP’nin kapısına dayanıp “kışla istiyoruz” diye bağırması olmadığı gibi, kanalın siyasi desteği de sorunlu. İstanbul Ekonomi Araştırma’nın yaptığı kamuoyu yoklamasına göre, projenin ekonomik olarak işe yarayacağına inananlar ancak yüzde 35 civarında kalıyor. Yani projenin İstanbul’da kaybedilen desteği yerine koymaya pek katkısı olmayacak gibi. Ancak inat, hafriyatla, betonla, rantla yaratılacak kaynak aktarımına siyasi kılıf bulmakta kullanışlı muamelesi görüyor.

“Çatlasanız da patlasanız da yapacağız” sözü -çoğunluk tarafından rasyonel gerekçeleri çok ikna edici bulunmasa bile- “ötekilere” dönük meydan okuma olduğu sürece işe yarayabiliyor. AKP iktidarının, özellikle de Erdoğan’ın son dönemde böylesi inat ataklarına sık başvurduğuna tanık olduk. Akim kalmış inat hezeyanı Gezi davasındaki bitmeyen intikam arzusu hâlâ güncel (Osman Kavala AİHM kararına rağmen dördüncü duruşmada da serbest bırakılmadı). Fakat artık AKP ve Erdoğan’ın kiminle inatlaştığı meselesi biraz karışmaya başladı. Geçtiğimiz haftalarda KONDA, Metropoll ve MAK Araştırma anketlerinden bazı veriler paylaşmıştım. Bu araştırmaların hepsinde ortak nokta, ağırlıkla iktidar seçmeninden gelen akışla büyüyen kalabalık bir kararsızlar kümesinin oluştuğu yolunda. Karasızların önemli bir kısmında, artık kendileriyle de inatlaşıldığı fikri gelişiyor. KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır, seçmenin önemli kısmının ikna olduğu için değil, “lanet olsun” diyerek oy verdiğini söylüyor. İnadın kararlılık ve güç gösterisi olarak takdir (destek) görmeye devam etmesinin sınırı, dikkate alınmadığını hissedenlerin arttığı noktada bitiyor. Önünü gelen herkesle inatlaşan iktidar, bu sınıra çok yakın geziyor ve ihlal ediyor.

 


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI