Dinçer Demirkent
Dinçer Demirkent

Marjinal bir sağ örgüt olarak devlet

Perşembe, 19 Aralık, 2019
Eski Türkiye’nin muhafazakarları devlet hiyerarşisindeki bozulmadan, kurumların çürümesinden yakınıyorlar. Demokratlar, mahkemeler de dahil devlet kurumlarında hiçbir bağımsız kişinin kalmamasından, devletin Erdoğan’ın mülkü haline gelmesinden yakınıyorlar, sosyalistler ve hatta anarşistlerin bile ironik göndermelerle 'devlet mi kaldı' yakınmalarını duymak mümkün.

Türkiye’de 2013 yılından itibaren siyasal rejim üzerine yoğunlaşan tartışmalar, darbe girişiminin ardından ilan edilen 20 Temmuz OHAL rejimi ve 16 Nisan 2017’deki siyasal rejim değişikliği adlandırma girişimlerine dönüştü. Siyasal rejimi adlandırmanın önemli olduğunu, özellikle siyasal özneler bakımından bu rejime karşı girişecekleri mücadelelerde oluşturacakları strateji bakımından “çağırıcı” nitelikte olduğunu daha önce vurgulamıştım. Rejimin istisnai niteliğine ilişkin “ara rejim” ve “plebister diktatörlük” kavramlarını birlikte kullandım. Fakat AKP’nin cumhurbaşkanlığı seçimi dahil herhangi bir plebisitte rakiplerinden fazla “oy” alma olasılığının kalmadığı yeni dönemde “plebisiter” niteliğini de yitirdiğini söyleyebiliriz. Peki ortada sadece diktatörlük mü kaldı? Tabii bunu söylemek de politik bir ajitasyonun ötesine geçmez, çünkü diktatörlük kurumunu açıklayan temel tarihsellik ve meşrulaştıran bir ilke olmalıdır. Diktatörlük, cumhuri bir kurumdur, kriz anlarında, krizin olağan yönetimlerce çözülemeyeceğine karar verildiğinde bütün kurulların yetkileri krizi çözmek üzerine geçici olarak görevlendirilmiş bir diktatöre tevdi edilir.

DİKTATÖRÜN MEŞRUİYETİ

Elbette modern devlet bakımından krizler sermaye sınıflarının ve onun siyasal ortaklarının uzun vadeli çıkarları bakımından ortaya çıkar. Fakat Cem Eroğul’un An Essay on The Nature of the State kitabında belirttiği gibi devletin toplumsal üretimin sürmesi için emekçi sınıflarla, geniş halk kesimleriyle sürdürülebilir bir ilişki kurması, onların kısa vadeli çıkarlarını kimi zaman koruması ve bizzat kendi gücünü, devlete ilişkin gücü koruması gibi işlevleri de vardır. Erdoğan, 2007 yılından beri bu krizleri manipüle etmeyi ve diktatörlük kurumuna evriltmeyi başarmıştı. Diktatörlüğünü ise özellikle 2013 Gezi direnişinin ardından sürekli hale getirdiği seçimlerle meşrulaştırdı. Yapılan her seçimi Erdoğan’ın oylandığı bir plebisite çevirdi. 31 Mart ve 23 Haziran 2019’a kadar da bunu başardı. Fakat artık bunun tutmayacağı açık. Geniş halk kesimlerinin desteğini kaybetti, ekonomik kriz ile sermayeyi kurtarmaya dönük politikaların açık hale gelmesi, kayırmacılığın ve partizanlığın, bu konularda çok “geniş” bir görüşü olan Türkiye kamuoyu için bile katlanılmaz hale geldiği bir evredeyiz. İktidarın resmi ortağı MHP tarafından oluşturulan beka stratejisi trajikomik bir söylemden öteye geçmiyor; gayri resmi ortak Vatan Partisi’nin söylemleri ise trajik olanı bile ortadan kaldıracak nitelikte. Ülkenin bütün varlıkları emperyalist ihalelere konu edilirken ABD cephesi ve Türkiye cephesi diyerek AKP’nin muhafızlığına soyunuyorlar. Her iki ortak da AKP döneminin ürünü mafya liderleriyle poz verme stratejisine daha açık yer veriyor artık.

‘TÜRKİYE’DE DEVLET Mİ KALDI?’

Bütün bunları göz önünde bulundurarak diktatörlüğün kendisinin bir kriz haline geldiği söyleyebiliriz. Erdoğan’ın artık cumhurî anlamda bir diktatör olarak görülemeyeceğini de. Bununla birlikte ülkenin bir yarısının terörist ilan edildiği, düşmanlaştırıldığı ve bu yarının sürekli büyüme eğilimi gösterdiği bir dönemdeyiz. Parlamentonun bütün yasama ve denetleme işlevleri tamamen ortadan kaldırılmış, başka bir denetleyici unsur olabilecek belediyeler kayyım düzenlemesinin ve ekonomik baskıların altında sıkıştırılmış, anaakım medya ise bırakın kamuoyunu ilgilendiren gerçekleri yazmayı ve söylemeyi, iktidara yaranmak için söylediklerinden bile korkar duruma gelmiş durumda. Bürokrasinin her kademesinde temel şart liyakat olmaktan çıkarak kayırmacılık ve partizanlığa dayandı; devlet kurumları, kurum işlevini kaybederek Saray’daki danışmanlıkların uğrayarak ya da telefonla arayarak “işleri” hallettikleri bürolara çevrildi. Devleti tanımlayan resmi yazı neredeyse kaldırıldı. Kamu ihaleleri iş takipçiliği haline geldi. Kulaktan kulağa yıllardır dolaşmakta olan devlet kadrolarının parayla satıldığı iddiası bizzat eski bir AKP’li vekil tarafından dile getiriliyor. Evet diktatörlük kurumu kendini sürdürebilir olmaktan çıktı ama bir yandan da yarattığı koşullar ağırlaşarak devam ediyor ve artık herhangi bir meşrulaştırıcı gücü de yok. Bu durum ülkemizin politik yelpazesinin her kesiminde, absürt bir ortaklaşmaya yol açıyor: “Türkiye’de devlet mi kaldı?” sorusuna.

Eski Türkiye’nin muhafazakarları devlet hiyerarşisindeki bozulmadan, kurumların çürümesinden yakınıyorlar. Demokratlar, mahkemeler de dahil devlet kurumlarında hiçbir bağımsız kişinin kalmamasından, devletin Erdoğan’ın mülkü haline gelmesinden yakınıyorlar, sosyalistler ve hatta anarşistlerin bile ironik göndermelerle ‘devlet mi kaldı’ yakınmalarını duymak mümkün. Bu sonucun açık bir nedeni var. Türkiye’de devlet “herkese” hitap etme gücünü yitirdi; hukuksal anlamıyla objektif varlığını kaybetti. Marjinal bir sağ örgüte dönüştü.

Bu durumu birbiriyle bağlantılı iki örnekle açıklamak istiyorum. Birincisi, bu gece komisyonda görüşülen güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasına ilişkin kanun teklifi. İkincisi ise bunun sonuçlarını şimdiden öngörmemizi sağlayacak yerel ve yaygın bir polis faaliyeti.

GÜVENLİK SORUŞTURMASI VE ARŞİV ARAŞTIRMASI

Kanun teklifi, 676 sayılı OHAL KHK’sini yasalaşmasının ardından denetlemeyi lütfederek inceleyen ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 48’inci maddesine eklenen “güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yapılmış olmak” hükmünü iptal eden Anayasa Mahkemesi’nin kararından hemen sonra geldi. Mahkeme, memuriyete giriş koşulu olarak konan bu hükmün kanunda açıkça düzenlemediği için Anayasa’nın güvence altına aldığı hakları ihlal ettiğine hükmetti. Fakat kanunun memuriyetten çıkarma cezasına ilişkin bölümüne eklenen “terör örgütleriyle eylem birliği içinde olmak” hükmünü belirsiz bulmadı ve iptal etmedi. Kerem Altıparmak’ın öngördüğü gibi kararın hemen ardından gelen kanun teklifi ile kamu hizmetine “kimlerin girebileceğine ilişkin kararı verme yetkisi” güvence altına alınacak. Hem de eğer ilk haliyle geçerse kanunların geriye yürümezliği ilkesini hiçe sayarak yapılacak bu. Çünkü halihazırda mahkeme sürecinde olan idari işlemler bakımından mahkeme sürecinin durdurularak kanunun öngördüğü esaslara göre inceleme yapılacağı öngörülüyor.

Türkiye’de bütün darbe dönemlerinde tartışma konusu olan güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması hadisesinin ne anlama geldiğini görmek için tarihsel ve bugün nasıl işlediğine bakmak yeter. Siyasi görüşleriniz, hakkınızı aramak için katıldığınız bir barışçıl protesto gösterisi, izlediğiniz film, okuduğunuz kitap, devam ettiğiniz üniversite, verdiğiniz ders, yazdığınız ders kitabı, alışveriş yaptığınız bakkal, okuduğunuz gazete, anneniz, babanız, dayınızın torunu, söyledikleriniz ve söylemedikleriniz… Her şey arşiv araştırmasında bakılacak olan, Milli İstihbarat Teşkilatı ve Emniyet tarafından hazırlanacak fişlerin konusu olabilir. Bu fişlerin bağımsız ve etkilenmesi, talimat alması her bakımdan yasak olması gereken mahkemelere nasıl ulaştırılacağını tahmin etmek zor değil. Elbette oluştururken dikkat edilecek hususları, oluşturanları siyasi ve ticari kanaatlerini de. 12 Eylül sonrasında “güvenilmez”, “Kürtçü”, “devlete bağlı görünen” ve “devlete bağlı” olarak dört kategoride fişlenen iki milyon kişinin dahil olduğu aşiretlerle birlikte yaklaşık dört buçuk milyon yurttaşın fişlendiğini biliyoruz. Muammer Aksoy’un kendine ilişkin saçmalık düzeyini aşan iddialarla dolu fişleme hakkındaki ve Bahri Savcı armağanında yayımlanan yazısı (1), Onur Karahanoğulları’nın idare hukuku ve anayasa bakımından sorunu analizi (2), Bülent Tanör’ün Türkiye’nin İnsan Hakları Sorunu adlı klasik eserinde konuyu ele alışı güncelliğini yitirmiş değil ve bir bakış açısı geliştirmek için mutlaka okunmalı. Fakat bugün “devlete sadakat” adı altında toplayabileceğimiz ve Süleyman Soylu’nun kişiliğinde ve sözlerinde cisimleşen literatür, partizanlık, kayırmacılık ve devletin açıkça parti-lider ile eşanlama geleceğini savlıyor.(3) Böylece de Erdoğan ile özdeşleşmeyen her hangi birinin kamu hizmetine girmesinin kolayca engelleneceği bir “devlet” fikri meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Bülent Tanör’ün yazdığı dönemde 12 Eylül sonrası Türkiye’de çalışma yaşında olan 12 yurttaştan birinin fişlendiğini biliyoruz. Bugünkü oranı bilmesek de tahmin etmek zor değil.

 Yukarıda bahsettiğim somut, yerel ve yaygın polis faaliyeti bu tahmine yardımcı olacaktır. Düşünün, Türkiye’nin en köklü üniversitesinde bir grup öğrenci özel güvenlikler tarafından şiddetli ve hukuka tamamen aykırı biçimde saldırıya uğruyor. Ardından, aynı gün ülkücü gruplar tarafından bir saldırı daha gerçekleşiyor. Bundan sonra da polis öğrencilerin derslerden aldığı notlardan, gittiği kurslara, ailelerin ne iş yaptığına kadar edindiği bilgiler ile öğrencilerin ailelerini arayıp çocuklarının gösterilere katıldığını söylüyor ve ülkücüleri zor tuttuklarını ekliyor. Tabii yazı yok artık, telefon var…

Evet tekrar edeyim, uzatmadan. Türkiye’de devlet marjinal bir sağ örgüte dönüşüyor.


Dinçer Demirkent kimdir?

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Anayasa Kürsüsü'nden 7 Şubat 2017’de KHK ile ihraç edildi. Doktora derecesini aynı fakülteden, "Türkiye'nin Anayasal Düzeninde Cumhuriyetin İki Kuruluşu ve Dinamik Cumhuriyet Kavramı" başlıklı tezi ile almıştır. Anayasa tarihi, cumhuriyetçilik, kurucu iktidar, siyasal temsil konuları üzerine çalışmalarını sürdürmektedir. Ayrıntı Dergi yayın kurulu üyesidir, İzmirli olup Ankara’da yaşamaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI