Değiştirmek mi sürdürmek mi zor?

Çarşamba, 11 Aralık, 2019
İktidar değişmezlik, dayanıklılık ve sürdürülebilirlik konusunu öne çıkardıkça, sorun çözme iddiasından ve gelecek fikrinden uzaklaşıyor. Talep ve beklentileri daha öncelikli olan dinamik kesimler (kentler ve gençler) daha hızlı kopuyor. 50+1 sistemi ve ittifaklar düzeni taktik avantajlar yaratmıyor, aksine riski büyütüyor.

2019 yılının son ayında girdik ve her sene olduğu gibi gelecek yıldan beklentiler meselesi yine konuşulmaya başlandı. Siyasette yeni partiler ve erken seçim ihtimali, ekonomide açıklanan hedeflerin gerçekçi olup olmadığı, yoğun tartışma başlıkları. Dış politika gündeminde hareketliliğin devam edeceği, Suriye’nin yanında Doğu Akdeniz ve Libya maddelerinin de yükseleceği anlaşılıyor. Yönetim ve sistem krizi, atan dikişlerin artmasıyla derinleşecek gibi. Geçen hafta Gazete Duvar’daki iki yazıda, siyasete ilişkin yerleşik kalıpları sorgulamaya çalışmıştım: “Hiçbir şey değişmiyor” ve “vatandaş ekonomi dışındaki konulara ilgisiz”. Yazılarda belirttiğim üzere, dar veya belirli bir pencereden bakıldığında son derece haklı görülebilecek değerlendirmeler bunlar. Gerçeğin ancak bir kısmını açıklamaya yetecek bu tespitlerin, tartışmayı geliştirmek yerine kapatmak için kullanılması ise biraz sorunlu. Ancak soyut tartışmalara tahammülsüzlüğün ve daha somut, elle tutulur işaretler görme arzusunun da anlaşılır tarafları olduğu açık. Bu yüzden, siyasette değişmezlik algısı ve ezbere yaslanmış “hazır” gerekçelerin geçerliliğini biraz somutlaştırmak yararlı olacak.

Önümüzdeki yıl ve yakın vadede siyasete yön verecek dinamiklerin değişme istidadında olup olmadığına bakmak için güvenilir araştırma kuruluşlarının verilerine başvurmak en iyisi. KONDA’nın kasım ayı verilerine göre –kararsızlar dağıtılınca- iktidar ve muhalefet arasındaki oy dengesi 2018 seçimine yakın bir düzeyde. Benzer bir sonuç Metropoll’ün araştırmasında da var. Bu noktadan bakıldığında durum sabit görünüyor. Fakat her iki araştırma ve başka veriler, kararsızlar grubunun büyüdüğünü söylüyor. KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır, iktidar, muhalefet ve kararsız seçmen bloklarının -sayısal olarak neredeyse eşit- üç küme haline geldiğini söylüyor. Her durumda iktidara oy verecekler, muhalefete oy vermekten asla vazgeçmeyecekler ve ne yapacaklarını bilemeyenler. Kararsızlar final resmine eklenirken -mecburen- sandığa gittiklerinde kararlılarla benzer davranacakları varsayılıyor. Ancak kararsızlar, konjonktürel etkiler, kararsız olmalarına neden olan rahatsızlıklar gibi farklı gerekçelerle başka davranabiliyor. Tekrarlanan İstanbul seçimlerinde görüldüğü gibi, kararsız olduğunun henüz farkında olmayan seçmenler belirleyici olabiliyor.

“Sonuçta ne olur sen onu söyle?” Bu soruya cevap vermek zorunda bırakılan araştırmacının, kararsızları istatistiki olarak dağıtarak söylemekten başka çaresi yok. Fakat siyasi değişim olasılığına (trendine) çekirdek (veya kemik) oylardaki durum açısından bakmak daha doğru. Sadece bu yıl değil son beş yılda belirginleşen tabloya bu gözle bakıldığında görülen şu: Söylendiği gibi ülke yüzde 50 yüzde 50 diye ortadan ikiye ayrılmış değil. Çoğunlukçu siyaset anlayışı ve anormal başkanlık siteminin zorladığı 50+1 arayışı optik bir yanılsama yaratıyor. Kutuplaştırmanın her iki tarafta kemikleştirdiği seçmen, sanılandan çok daha az. Efsaneye dönüşmüş “konsolidasyon” da, aşılmaz bir baraj olmaktan çok, altında delikler açılmaya başlanan, içindeki ayrışmaların (çeşitliliğin) arttığı bir sepet ve torba haline dönüşüyor. Toplamda aynı kalması becerilmiş görünen yüzde 50’lerin her birinin kimyası değişiyor, bağlar gevşiyor. Yerel seçim öncesindeki düşük kararsız oranına rağmen, kampanya –ve tekrar seçimler- sırasındaki oy kaymaları, “kararlıların” da güvenilir olmadığını gösterdi. Yapılan son araştırmalarda, muhalefetin iktidardan aldığı şehirlerde iktidar lehine bir oy değişimi olmaması, “anlık duygusal reaksiyon” veya “ders verme” motivasyonu iddialarını doğrulamıyor.

Seçmen davranışları ve oy oranları açısından değişmezlik fikrini besleyen en kuvvetli argümanlar: Kutuplaştırma ve kimlik siyasetinin yarattığı katılık. İktidarın dış politika ve güvenlik meselelerini öne çıkartarak milliyetçi hezeyanları kullanma becerisi. Ekonomik göstergelerin gündem operasyonlarıyla perdelenebilmesi ve konjonktürel fırsatların sağladığı avantajlar. Kutuplaştırma ve kimlik siyasetinin “koruma” sınırları, iktidar partilerinin oylarının dörtte birini beş yıl içinde erimesiyle açıkça gösterildi. Metropoll’ün son üç aylık araştırması Suriye harekatı ile gelenin nasıl hemen gittiğini gösteriyor. Daha önce Afrin harekatı sırasında da benzer bir hareket görülmüştü. 15 Temmuz darbe girişiminin oy etkisi bile altı aydan uzun sürdürülemedi. Bu verilere bakılınca milliyetçilik, savaş, düşmanlık, “haçlı saldırısı” benzeri kaldıraçların, sanıldığı kadar güçlü çapalar olmadığı anlaşılıyor.

 

.

Memnuniyet ve güven anketlerinde iktidar aleyhine kalıcılaşmaya başlayan bozulma, ölçümlere yansıyor. Buna karşılık ekonomik daralma, işsizlik ve enflasyon gibi oy verme davranışını doğrudan etkileyen değişkenlerin beklendiği ölçüde oy kaymaları yaratmadığı izleniyor. Anlaşılmaz bulunan, biat veya tevekkül gibi “kültürel faktörlerle” açıklanmaya çalışılan bu uyumsuzluk için, iktidarın gündem değiştirebilme becerisine dikkat çekiliyor. Fakat yapılan araştırmalarda gündemin o kadar kolay yönlendirilemediği, aksine ekonomik memnuniyetsizliğin belirleyiciliğinin arttığı görülüyor. Ekonominin yakın dönemde daha iyi olmayacağı veya iyi yönetilmediği konusundaki inanç, iktidarı destekleyen seçmeni de içine alarak 55-60 bandından aşağıya inmiyor. Bu ölçümler, yaşanan sorunların kaynağı ve çözülebilme kapasitesi konusunda algının değişmeye başladığının işareti. HDP’nin Ekonomi Kongresi’nde Prof. Korkut Boratav’ın krizin dördünce aşaması olarak işaret ettiği “toplumsal bunalımın” hissedilir olması diyebiliriz.

Ekonomik krizin etkilerinin iktidarın siyasal desteğine beklenenden daha zayıf yansıması konusunda, iktidarın krizin görünümleri üzerinden kurduğu “sürdürülebilirlik” halinin de payı var. Şimdiye kadar iktidarın aleyhine gelişen dünya ekonomik konjonktürünün “sürdürülebilirlik açısından yeni fırsatlar üretecek biçimde değişme olasılığı da arttı. Bu konuda, Ümit Akçay’ın birartıbir forumdaki “Otoriter konsolidasyonun kapısı aralandı” yazısı, verimli bir tartışma açıyor. Akçay, daralmadan genişlemeye doğru değişen konjonktürün iktidara avantaj sağlama olasılığına işaret ediyor. İktidar, krizin belirginleşmesiyle birlikte kritik bir siyasi tercih yaparak, çözme kapasitesi yerine sürdürebilme potansiyelini öne çıkarttı. Erdoğan’ın sürekli müjdelenen revizyon hamlelerini yapmaması, ekonomi bakanının “yapısal paket” bekleyenlerle “neymiş bu yapısallar” diye dalga geçmesi, bir tür dayanıklılık gösterisiydi. Bu çerçeveden bakılınca kendi içinde başarılı sonuçlar aldığı da söylenebilir. Fakat sürdürebilirliği abartmak, çözme kapasitesi iddiasından ve kendi tabanın sorunu yapısal gören kısmından siyasi kopuş demek. Kriz etkilerinin siyasi kopmaya dönüşmesinin hızını kesen dinamik, aynı şekilde “yüzeysel” dengelenmenin siyasi desteğe çevrilmesini de yavaşlatabilir.

Üç yazıdır sürdürmeye çalıştığım tartışmayı, somut verilerle desteklenen kısa bir özete çevirmem gerekirse şunları sıralayabilirim. İktidarın değiştirilemez gibi görülen, gösterilen oy konsolidasyonu alabildiği oyla eşit değil. Blok siyaseti, kutuplaştırma iddia edildiği gibi seçmeni ikiye bölmüyor ve şimdilik oy dengesini korusa bile kimse için güvence sunmuyor. İktidarın çok sık başvurduğu milliyetçilik, etkisi zayıflayan geçici bir dopingden fazlasını sağlamıyor. Ekonomik krizin kendisi gibi, siyasi etkilerinin de dramatik bir çökme yaratmaması, gündemde yeri olmadığı anlamına gelmiyor. İktidar değişmezlik, dayanıklılık ve sürdürülebilirlik konusunu öne çıkardıkça, sorun çözme iddiasından ve gelecek fikrinden uzaklaşıyor. Talep ve beklentileri daha öncelikli olan dinamik kesimler (kentler ve gençler) daha hızlı kopuyor. 50+1 sistemi ve ittifaklar düzeni taktik avantajlar yaratmıyor, aksine riski büyütüyor. Uzun bir süre siyasi tabloyu değiştirme yolları arayan muhalefetin zorluklarının yerini, siyasi tablonun değişmemesi için çareler bulmaya çalışan iktidarın krizi aldı. Bu özete bakınca -her şeyin aynı kalması ihtimali yerinde durmakla birlikte- değişmezlik imanını korumak bana çok kolay görünmüyor.

 


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI