YAZARLAR

#LasTesis’in ardından

Tutuklanmadılar diye bir yandan seviniyoruz. Fakat aslında olan biten her şeyin hiç olmaması gerektiğini düşününce cezalandırıldığımızı hatırlayıp öfkeleniyoruz. Korku filmi gibi. Hiç bitmeyen bir döngü gibi; “Niye alındılar? Niye bırakıldılar?”…

Hepimizin bildiği üzere dünyanın her yanına yayılan Las Tesis performansı bir tek Türkiye’de müdahale ve gözaltıyla sonlandı. Haksız ve usulsüz şekilde gözaltına alınan altı arkadaşımız adli kontrolle serbest bırakıldı. Hukuki detayları olabildiğince paylaştık. Ben buraya başka türlü bir not düşmek ve belki de biraz dertleşmek istiyorum.

Kafamda sürekli tekrarlanıp duran bazı sorular var.

Performans esnasında ve sonrasında, ‘bu kadar kin ve nefreti hak edecek ne yapmış olabiliriz’ diye sordum mesela defalarca. Bakışlarında, bir an önce müdahale etme heveslerinde, kalkan altı tekmelerinde, sürüklemelerinde, gözümüze bakmaya tenezzül etmeyişlerinde, kapılardan içeri almayışlarında, duymazlıktan gelişlerinde, yanıltmacalarında, ters kelepçelerinde ve daha birçok şeyde kendini apaçık ortaya koyan bu kinin nedeni ne?

Tuhaftır, onlardaki bu ‘çaresiz kin’i gördükçe bizler sanki onlar adına utanır gibi, sakince, cevaplar verdik, sessizce anlamaya ya da sabırla anlatmaya çalıştık, hiç olmadı gülümsedik. Eminim, hepimiz bir yandan sabrımıza da şaşırdık. Fakat kuşkusuz, onlar da biz de durumun saçmalığının farkındaydık.

Adliyede bir ara kadın avukatlar olarak mahkeme önünde beklerken, yanımıza bir ordu kadar çevik kuvvet geldi. Bir kendimize baktık bir onlara. Tabii bizi aldı bir gülme… Fotoğrafımızı çekti arkadaş, önde bizler oturuyoruz, yüzümüzde bir huşu bir muziplik, arkamızda yüzleri gizli kadın çevikler. Akşamına mesaj attı aynı arkadaş “Bu çevikler niye yüzünü saklamış?” diye. “Üzülüyorum aslında” dedim. “Büyük ihtimalle içinde bulundukları durumdan utanıyorlardır”.

Sonra düşündüm, acaba burada da mı fazla insancıl bakıyoruz duruma? Israrcı bir bize yönelmiş kini kabul etmeme hali mi bu?

Beni en çok ne etkiledi biliyor musunuz? Zorlu geçen performans, uzunca süren itiş kakış ve gözaltı, birkaç saatlik fuzuli bekletme, sağlık kontrolü ve sıcak odada saatler süren ifadeler sonrası dili damağı kurumuş arkadaşlarımız ve kendimiz için su rica ettim. Su yok, dediler. Bir kadın polisin (‘kadın polis’ diye özellikle diyorum) elinde bir su şişesi vardı, işaret ederek ve biraz da şaşırarak “Siz suyunuzu dışardan mı alıyorsunuz?” diye sordum. “Hayır bu bizim kumanyamız” dedi sırıtarak ve açtı içti.

Durumu ajite etmek için anlatmadığımı biliyorsunuz, kinin geldiği noktayı göstermeye çalışıyorum.

O kadın polisin bizden niçin bu kadar nefret ettiğini anlayamıyorum. Anlamam mümkün değil. Ama yine de utandıklarını, bu yüzden yüzlerini gizlediklerini düşünmek istiyorum. İfşa olmamak için gizliyorlar biliyorum, ama diğerine inanmayı tercih ediyorum. Aksi halde, bu kadar nefreti kaldıramazmışım gibi geliyor. Hele ki kadınlarınkini, hiç.

Ertesi gün yine saatlerce bekliyoruz. Arkadaşlarımız adli kontrolle serbest bırakılıyorlar. Sorguları yapılmadan, müdafiilerin beyanı alınmadan. Dosya üzerinden. Öylece, öylesine.

Bu defa aklımda “Niye alındılar? Niye serbest bırakıldılar?” soruları dönmeye başlıyor. Cevaplarını biliyorum ama sorular peşimi bırakmıyor. Bir çeşit işkence. Tutuklanmadılar diye bir yandan seviniyoruz. Fakat aslında olan biten her şeyin hiç olmaması gerektiğini düşününce cezalandırıldığımızı hatırlayıp öfkeleniyoruz. Korku filmi gibi. Hiç bitmeyen bir döngü gibi; “Niye alındılar? Niye bırakıldılar?”…

Hani kötülük bir yandan iyiyi örgütler ya, hani her gecenin sabahı vardır, her şerde bir hayır… Bu duruma da öyle bakmaya çalışıyoruz yine; fakat aklıma Emine Bulut geliyor. O vahşet görüntülerinden ne kadar rahatsız olsak da, belki iyi bir şeye vesile olur diye umut ettiğimiz geliyor. Ama sonra kimsenin bir şey yapmadığı, nafakayı konuşmaktan dahi beri durmadığı, hatta birinin çıkıp “Benim gönlüm idamdan yana” diyerek vaziyeti daha da zora soktuğu geliyor. Sonra dur, diyorum, bekle, daha var, hemen olmaz.

Artık çıkıyor kadınlar. Dimdik konuşuyorlar. Güçlü ve daha da kararlı bakıyorlar. Birbirlerine daha çok güvenmişler. Mücadelelerine daha fazla kadınla devam edecekler.

Her hallerinden belli.

Seviniyorum.


Tuba Torun Kimdir?

Tuba Torun, 1987 doğumludur. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. İstanbul Barosu’na bağlı olarak serbest avukatlık yapmaktadır. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu avukatı, Sosyal Haklar Derneği Yönetim Kurulu Üyesi-Çocuk Hakları Koordinatörü, Kadın Meclisleri ve Kadın Adayları Destekleme Derneği üyesidir. Ayrıca aktif olarak siyasi faaliyetlerine devam etmektedir.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR