Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

Depo'daki mor görüntüler

Pazar, 1 Aralık, 2019
İstanbul Tophane'deki Depo, şu günlerde Türkiye çağdaş sanatının iki değerli kadın imzasını ağırlıyor. Nalân Yırtmaç ve Neriman Polat, yapıtlarıyla erkek egemen ve totaliter dünyaya daha farklı bakabilmek adına son derece önemli seçenekler ortaya koyuyor.

İstanbul Tophane’de yer alan ve kuruculuğunu Osman Kavala’nın yaptığı Depo Kültür Merkezi, şu günlerde çağdaş Türkiye sanatına yön veren önemli bir ‘ekol’ün iki temsilcisinin bağımsız iki sergisini ağırlıyor. Dünya ve Türkiye üzerine kadın bakışlarını çatısı altında toplayan merkezin giriş katı, ‘İsim, Şehir, Hayvan, Bitki’ başlığıyla, Hafriyat sanat kolektifinin üyelerinden Nalân Yırtmaç’ın yapıtlarını buluştururken, aynı oluşumun diğer öznelerinden Neriman Polat da, 1996 ve 2019 arasındaki önemli bir birikimi, Derya Yücel ve Mahmut Wenda Koyuncu’nun küratörlüğünde ‘Mührü Kırmak’ başlığıyla ortaya koyuyor.

Yırtmaç, sergisinde dostu, gazeteci ve yazar Pınar Öğünç’ün sergi yayınındaki kelimeleriyle daha da yoğunlaşan, berrak bir dünyaya yönelik bir günceden suretlere yer veriyor. Bu, Depo’yu kadınların yüreklerinin akıyla ele geçirdikleri önemli bir varoluş, bir ifade cephesi olmaya daha da yaklaştırıyor. Gerek Öğünç’ün sergi yazısı, gerek Yırtmaç’ın insanı asıl ve suret arasında allak bullak bırakan kompozisyonları ve gerekse, Polat’ın insanı insan olduğunu hatırladığına pişman eden dobralıktaki Türkiye kompozisyonları, koşulsuz sorgusuz mor mürekkeple yazılmış önemli birer savunma metni olma vazifesi görüyor.

Sergi girişinde insanı Yırtmaç’ın ‘eylem’ine adeta hazırlayan Öğünç’ün isyankâr harflerinde en fazla şunlar gırtlağıma diziliyor:

“Bütün bunlar nasıl mümkün olabiliyor? Tarihi ezilenler açısından bir enkaz, bir yıkıntılar yığını, bir talan alanı olarak tarif eden Walter Benjamin, bütün bunların nasıl hâlâ mümkün olabildiğine şaşırmanın felsefî bir bakış açısı olmadığını, bizi hiç bir yere götüremeyeceğini söylüyor. Faşizmin gücünü, norm olarak kabulünden aldığını söyleyerek bu çıkmaz sokaktan kurtulmanın yolunu da tarif ediyor: ‘Ezilenlerin geleneği gösteriyor ki, içinde yaşadığımız ‘olağanüstü hal’ istisna değil kuraldır. Buna denk düşen bir tarih anlayışına ulaşmak zorundayız. O zaman açıkça göreceğiz ki, gerçek olağanüstü hali yaratmak bize düşen görevdir.”

Marx, Nalan Yırtmaç, kolaj, 50 x 50 cm., 2017

Yırtmaç’ın 29 Aralık’a değin izlenen çalışmaları son iki yıl içinde ürettiği kolajları, kâğıt üzerine linolyum baskı işleri, tuval üzerine akrilik ve şablonları, duralit üzerine akrilikleri ve vinil üzerine akrilik ve şablonlarının dışında, kâğıt üzerine suluboya ile mürekkep gibi teknikleri bir araya getiriyor.

Sanatçının eserlerinde – belki de son dönemde dünyaya bakışında – iradî bir soğukkanlılık olsa gerek ki, bu, betimlediği hemen tüm yapı cephelerine uzanıyor. Yani bu ‘yorgun, çileli renkler’, insan ve mahlûk çehrelerine, bitki örtüsüne, oradan, misafir sanatçı olarak bulunduğu Meksika’da ürettiği defterler ile, yine bu süreçte ürettiği ‘Öldürülen 23 Meksikalı gazeteci’ye değin uzanıyor. Tıpkı, asla geri alınamayacak eski anıları, kaçan tüm fırsatları durup durup hatırladığınızda dudağınıza yapışan o naylon tebessümler gibi bir tat bırakıyor, Yırtmaç’ın bu ‘harbi’ hayat tasvirleri.

Valizde, Nalan Yırtmaç, tuval üzerine akrilik ve şablon, 140 x 75 cm., 2018

Detaya sinen efsanenin, genelde saklanan sinsi hurafenin farkındalığı, Nalân Yırtmaç’ın alışkın olup, sevdiğimiz o ‘görsel militanlığı’nda, yine kendisini gösteriyor. Sergiden aşırılacak kıymetteki – her nasılsa babacan, sevimli – bir Marx portre – kolajının size hoş geldin dediği alana, ‘Tabiat Kazanacak’ dediği bir diğer seri kolajıyla hitabeden sanatçı, bakışının Dünyaya hayretler içerisinde saçtığı yabancılaşmayı, izleyiciye de, eserlerindeki samimi görsellikle olduğu gibi saçmayı yine beceriyor. Eser isimlerini küçümsemeyen, birer slogan gibi değerlendiren Yırtmaç, ‘Teslim Bayrağı’, ‘Yeni Manzara’, ‘Etekler’ ve ‘Valizde’ gibi yapıtlarında hep, gözleriyle eylediği bir isyana hareket katıyor. Serginin adı da, Dünyamız da, Yırtmaç’ın ‘kabası bitmiş’ insanlık sahnesine, bilumum ismi, şehirleri, hayvanat ve nebatıyla son derece uyuyor.

Etekler, Nalan Yırtmaç, detay, kâğıt üzerine akrilik ve şablon, 2019

Depo’nun ikinci katında yer alan ve Sanatçı İnisiyatifleri Vakfı (FfAI) ile Banu-Hakan Çarmıklı’nın desteğinde açılan ‘Mührü Kırmak’ sergisinde ise, küratörler Yücel ve Koyuncu’nun birbirini itmeyip, karşılıklılığından çoğalan yaklaşımıyla, Neriman Polat’ın ‘içindeki tüm insanlar’, gözler önüne seriliyor.

Çoğunluğunu kadın ile çocukların oluşturduğu bu vaka-insanlar, sergide kentsel dönüşüm, kentsel yıkım, kamusal alan ve kadın hareketinin toplumdaki yansımalarını ibretle temsil ediyor. Depo bu yönüyle, Yırtmaç’ın sergisindeki haklı uğultu da eklenince, tam bir miting alanına bürünüyor.

Biz de hazır, Depo’daki ‘mor’ görüntüler bu denli yoğunlaşmışken, Polat ve küratörler Yücel ile Koyuncu’yla birlikte, ‘Mührü Kırmak’ üzerinden söyleştik:

Neriman, öncelikle bu birikim için çok teşekkürler. Çünkü bu birikim bizim için bir muhasebe. Özellikle Türkiye’deki erkekler ve çağdaş sanat belleği adına çok ciddi birer muhasebe. Senin, sanatınla ürettiğin bir ‘jargon’ var. Bu jargon son derece kalın sesli. Ama bir yandan da küçük bir kızın neşeli sesine de sahip. Yani, senin işlerinde hem neşe hem çok ciddi bir azar duygusu var. Önce bu ‘kokteyl’ ile başlayalım. Sen, yapıtlarındaki bu dengeyi nasıl gözetiyorsun?

Teşekkür ederim önce. Güzel saptamalar… Aslında toplumsal olarak yaşadığım şeyler benim işlerime yansıyor. Yani benim bedenimin, aslında bir anlamda o toplumsal olanın üzerimden geçmesiyle oluşuyor. Ve bir taraftan, bunu içeriden bir yerden çıkarmaya çalışıyorum. Bir dış gözlemci olarak değil de, bütün o içimdekini de çıkarmaya çalışıyorum. O yüzden, bu bazen öfke, bazen neşe oluyor. Bazen ironi, bazen sert oluyor. Bazen hafif oluyor. Azar olarak hiç düşünmemiştim ama, olabilir tabii. Yani açıkçası belli olmuyor! Duygu skalasını geniş tutmaya çalışıyorum ve kuru bir gözlemci olmaya çalışmıyorum. Tüm varoluşumu ortaya koymaya çalışıyorum. Bir tür tanıklık çünkü bu. Ve, bu tanıklığın yelpazesi geniş olsun diye uğraşıyorum. Gizlememeye çalışıyorum. Zaten, gizli olanı çalışıyorum. Gizli olanı araştırıyorum. Yasak olana bakıyorum. Hatta yasaklanmış olan şeyin kendisini göstermeye çalışıyorum. O yüzden, böyle iniş-çıkışları olan işler…

‘Gerçek Ailesi’, Neriman Polat, fotoğraf, 2003

Derya Yücel: Biz bu serginin kitabı için Neriman ile bir söyleşi yaptık. Orada da aslında bizim de dillendirdiğimiz bir soruydu bu. O yüzden de çok isabetli oldu bu. Senin de söylemen… Neriman’ın işlerinde, benim de sorduğum soru bu şekilde idi; hem tuhaf bir neşe, ironi varken, diğer taraftan da böyle, çok yıkıcı ve sert, insanı sarsan bir duygu yansıyor. Yani ikisinin bir arada olması. Tam da zaten Neriman da bunu söylüyor. Çünkü, duygu yelpazemiz, skalamız çok geniş. Yaşadığımız coğrafyada, toplumda sürekli olarak tetikte olma halimiz zaten bizi bir yandan öfkeli diğer yandan da hayata tutunmak için biraz da neşeli olmaya da sevk ediyor. Ama bu bir yandan da tanıklık, çünkü Neriman kendisinde tanık olma sorumluluğu duyan bir sanatçı. Bu sorumluluk önemli. Bütün işlerini gözler önüne serdiğimiz zaman, hâlâ, 1996’dan bu yana bütün o tanıklığın izinin çok geride kalmış bir şey gibi olsa da aynı zamanda çok da güncel olduğunu gördük. Öncelikle bir kadın olarak Neriman’la benim duygudaşlığımız da, çalışma sürecinde ve eserlerini sergileme noktasında, beni çok daha fazla besleyen bir şey oldu.

Mahmut Wenda Koyuncu: Tanıklık dedik ama, bence Neriman’ın tanıklığın da ötesine geçen bir şeyi var. Bende uyandırdığı his bu. Yaşadığı, gördüğü, tanık olduğu şeyi sadece plastik bir malzeme olmanın ötesine taşıyan bir duygusu var sanki. Bunu eşiyor… Malzemesine veya olaya olabildiğince yaklaşabilme cesaretini gösteriyor. Bir imge üreteyim derdinin ötesinde, yaşamsal bir dert taşıyor gibi geliyor bana.

Hem gördüğü, ama hem de anımsadığı ile çok ‘ağır’ bir empati kurma yeteneği var sanki…

Mahmut Wenda Koyuncu: Evet. Neriman ciddi bir empati duygusu içerisinde. İşlerin geneline baktığında, gerçekten bir türlü yapısal olarak aşılamayan, çözülemeyen baş edilemeyen, çok geniş skalaya yayılan bir takım dertleri toplumsal, siyasal ve estetik olarak doğru bir dille vurgulamayı, cesur bir şekilde başarabilen biri. Ben de kendisini uzun zamandır, 15 yıla yakındır tanıyorum. Kendisinde en çok etkilendiğim şeylerden biri ise, teslimiyetçi değil ama, bir baş edebilme stratejisi üzerinden işlerini kurgulaması. Durumun panoramasını sergilemek yerine, çıkış yolunu estetik, plastik olarak vurgulayabilmesinde görüyorum bu cesareti. Aktif imgeler üretiyor.

Derya Yücel: Dram yaratmıyor. O dramdan uzak kalmaya çalışıyor. İşte, senin o ‘muzırlık’ dediğin şey, şakacı-neşeli dediğin şey de bununla biraz ilintili. Zaten, konunun, üzerine gittiği mesele veya meselelerin ağırlığının farkında. O ağırlığın üzerine, kendisi tekrar ikinci bir dram kurmak istemiyor. Bundan özellikle kaçınıyor. Zaten her şey yeterince dram yüklü ve trajik. O trajediyi incelikli bir şekilde vermesi, zaten üslûbunda bütüncül olarak görünüyor. Ama, her zaman için kimliği ile, kendi benliğiyle, bireyselliği ile üretimleri arasındaki o bütünlük… Bir kadın ve feminist olma kimliği elbette üretimine yansıyor. Ve elbette her zaman için, genel anlamda da, siyasi, toplumsal, coğrafi, estetik, sanat sistemi, hep onlara karşı mesafeli ve direnç yüklü bir kadın sanatçı diyebilirim.

Geldiler, Neriman Polat, yerleştirme, 168 x 98 cm.

Neriman, senin kendini malzemelerle ifaden nerede başlayıp bitiyor? Bu biraz tavuk-yumurta sorusu gibi gelebilir ama, video var, yerleştirme var, fotoğraf ağırlıklı…

Neriman Polat: Ben, resim bölümü mezunuyum ve iyi de bir resim eğitimi aldım aslında. Bizim eğitim aldığımız seneler iyiydi. Onun bende hep alttan alta bir işleyişi var. Çünkü, görselliğe karşı bir zaafım var. Görsel olanın kilidi neler? İçerisinde neler var? Arkasında ne saklı, önünde ne olabilir vb. gibi. O anlamda fotoğraf, beni resme daha da yaklaştırıyor sanki. Fakat, tabii ki her şeyden önce, duygu ve düşüncenin birleştiği yerde, yapmak istediğim şey bana neyi yaptırıyorsa, onu yapıyorum. Sınır tanımak istemiyorum kendime. Meselâ fotoğrafla ilk başladığım yıllarda, sesle ilgili bir iş de yapmıştım ve o zaman bana “Aaa, ama sen fotoğrafla başladın… Bak, bu piyasa bunu kaldırmaz ki…” demişlerdi. Evet, piyasa, beni hiçbir zaman kaldıramadı zaten. Çünkü, yapmak istediğimi ne ile ifade ediyorsam, o malzemeyi kullanıyorum. Bunu da belirli seviyede yapıyorum. Teknolojiye tapınmadan ve çok inanarak değil… Son yıllarda örneğin kumaşı kullanıp, keserek, boyayarak… Hazır nesnelere müdahale ederek yapıyorum. Yani, malzeme duygu ve düşüncem, hepsi bir arada harmanlanıyor. Bundan sonra ne yaparım, belli olmaz. Yani, esere göre, malzemeyle ilişkim açısından sağım solum belli olmaz!

O anlamda bu serginin başlığını atıp, giriş duvarına bu metni kondurmak siz küratörler için de önemli bir sınav olmuş olmalı… Sergiyi nasıl çerçevelediniz?

Derya Yücel: Neriman bize öncesi sonrasıyla üretimlerinin tamamını açtığında tabii ki biz önce aslında biraz ürktük. Ne yapacağımızı bilemedik.

Sergi kapısı açık bir kuş kafesi gibi. Ama Neriman o kafesi sevmiş gibi, arada girip, çıkıyor adeta… Garip bir özgürlüğü olmakla beraber, çok da kapalı bir sergi.

Derya Yücel: Neriman’ın da dediği gibi, evet. Ne yapacağı belli değil. Kendisini de çok iyi tanıyan birinin söyleyeceği bir şey bu zaten… O kafesi kurmamıza, inşa etmemize elbette belli bir noktaya kadar izin veriyor. Biz de onun bilincinde olarak kendisiyle bu ilişkiyi kuruyoruz zaten. Ama, o küratör-sanatçı ilişkisini bence kendisi anlatsın. Ama, en azından bizim bu ilişkide nerede durmamız gerektiği konusunda güzel bir şekilde idare edip, paylaştık diye düşünüyorum ben. Ama Neriman da bize güvendi. En azından bizim aldığımız hissiyat buydu. Her şeyden önce bir seçki yapmak zorundasınız. Mekânın fiziksel koşulları içinde hareket ediyoruz ve dolayısıyla her seçkide bir şeyi dışarıda bırakma halinde oluyorsunuz.

Ama, o seçkide seçme, içerme, neyi içeride, neyi dışarıda bırakacağımız konusunda da Neriman, bize çok güvendi ve teslim oldu bir noktada. Neredeyse bir senedir çalışıyorduk. Kurguda da, kronolojik olmaktansa, daha çok temalar üzerinden gittik. İlk katta, öteki kimlikler, kadın, çocuk, mağdur ve bastırılmış, madun kimlikler üzerine ürettiği çalışmaları, yan yanalıkları, zamanlar arası duruşları üzerinden gösterdik. İkinci katta da, daha çok kent, aidiyet, kentsel yıkım, çevre ve daha, hatta eski işlerinden, düşsel, bilinç dışı olana baktığı çalışmalarını yerleştirdik.

Mahmut Wenda Koyuncu: Bir sanatçının kendi külliyatını birine teslim etmesi kolay değil elbette. Gerçekten, o sanatçı çıkarılacak seçkiden tatmin olacak mı, onu gerçekten yansıtacak mı, yansıtmayacak mı? Tabii ki her iş yansıtıyor… Ama bir de şu var: Zaman, coğrafya, dönemin ruhu açısından nasıl bir şey üretmemiz gerekiyor ki, bugüne bir şey söylesin. Sadece tarihe iz düşmek değil de, bugünle de konuşabilen bir düşünce ile hareket edebilmek önemliydi. Bir de, Neriman’ın işlerinin özelliklerinden biri de bu: 25 yıl önce yaptığı işlerin bugünle konuşabilmesi. Bu açıdan çok diri, çok canlı işleri var. Bu, biraz da bizim yaşadığımız durum ve coğrafya ile alakalı bir şey. Evet, plastiği, estetiği veya dili değişebiliyor, ama bir takım meseleler halen varlığını çok katı bir şekilde sürdürebiliyor. Sanatçının oradaki öngörüsü, o gün yarattığı dil ile bugünkü dil arasındaki farklılaşma, konular arasındaki bütünlüğü… Bunlar önemli şeyler. Bunları yan yana getirerek, doğru bir ‘yap boz’ yapmak kolay bir şey değildi. Biz de zaten, çok konuştuk, üzerinde çok düşündük. Belki, bu seçki bile tek başına Neriman’ı anlatmak için yetmeyebilir. Ben bile şaşırdım! Bu kadar ürettiğini bilmiyordum. En azından izleyici, zaman, dönem için iyi bir seçki ile ortaya çıktığını düşünüyorum.

Bir de gariptir; Depo’nun kültür dünyasındaki yerine de çok uygun bir sergi bu. Bağımsız, isyankâr, radikal bir duruş… Örneğin şu anda bir İstanbul Modern’de değiliz.

Neriman Polat: Gerçekten de o yüzden Depo’dayım. Aynen öyle. Burada olduğum için çok, çok mutluyum. Zaten bana bu teklifi yapan da, Depo’daki arkadaşlarım. Sonuçta ben küçük çapta, normal bir sergi yapmayı düşünüyordum. Onlar bana artık daha kapsamlı bir şey yap, şu işler daha da bir görülsün şeklinde dediler. Hafriyat’tan sonra Depo, benim için en önemli yer. Gerçekten farklı seslerin olabildiği yer. Benim bir sürü alana mesafemde, sanattaki duruşumda beni rahat ettiren bir yer. Burada daha önce de bir çok sergiye katıldım. O anlamda Osman Kavala’ya inanılmaz müteşekkiriz. Onun sayesinde burası var ve devam ediyor. Onun da bir an önce aramıza dönmesini istiyoruz.

Sergiye dönecek olursak, ne yazık ki iki uçlu bir durum yaşatıyor: Bir yanıyla çok trajik ama, bir yandan da, geçmişe bakıp, geleceği değiştirebilir miyiz sorusunun sevindirici umudu ile yüklü. Böyle bir duvara çarpıyoruz. Niye duvar, çünkü sergide duvar göndermesi bulunan çok sayıda işin bulunuyor… Aslında bu bir sergiden ziyade, bir bellek sınavına dönüşmüş.

Neriman Polat: Allah daha büyük sınav vermesin! Yani, küratörler çok güzel bir seçki hazırladı. Onların sayesinde işler birbiriyle çok güzel konuştu, paslaştı. Zaten, aslında bir taraftan da sanat yapıtı dediğimiz şey zamansız ve biz o zamansızlığı çok unutuyoruz. Onu da hatırlamakta fayda var. Bir de, bu ülkede herkes çok çabuk yaşlanıyor. Daha, 40 yaşında iken yaşlanmış bir sanatçı oluyorsun! Bütün bunlara da direnmek… Ben, sanat piyasasıyla da çok örtüşen bir sanatçı olmadım. Bütün bu direnişimi de işlerimle göstermeye çalıştım. Bu işleri teslim olmadan ürettim. Kimse de beni manipüle edemedi ve buna izin vermedim. Tamamen kendi konularımla, kendi fikirlerimle ve tabii ki, kuşkusuz, yaşadığım, birlikte olduğum arkadaşlarımla bütün bunlar ortaya çıktı. Bütün o tartışmalar, yaşadığımız olaylarla ortaya çıktı. Zaten çok da kişisel değil bu mesele.

Hafta içi Açık Radyo’da Rahmi Öğdül ile çevirmen konuğumuz Nilgün Tutal’ı ağırladık. Fransızcayı konuşurken, kadın-erkek ‘cinsi’nde kelimeleri de söz konusu ettik ve feminizmin, belki de dilde başladığı fikri burada tekrar gündeme geldi… Bunun gibi, senin imgelerinde de bir kadın olma hali, cinsiyet mevzubahis diyebilir miyiz?

Neriman Polat: İmgenin kadın hali ve kadın oluş haliyle ilgileniyorum. Üzerimizdeki baskıları göstermeye çalışıyorum ama, sadece ‘baskılanıyoruz,’ değil, neyin baskılandığını da bulmaya çalışıyorum. Baskılanan şeyin de kendisini en saf hali ile göstermeye uğraşıyorum. O yüzden, bayağı çetrefilli oluyor çalışmalar. Bir şeyin yasaklandığını değil de, yasak olan şeyin ne olduğunu, hatta nesnesi ile birlikte düşünmeye çalışıyorum. Ve yine o duygu durumları, aslında hayatın her alanındaki sıkışmışlığımız, modernite ile ilgili sıkışmışlığımızdan, kadın olma halinden çocuk olma haline, ona yönelik, varoluşa dair, şehirden, üzerimizdeki yoğun şiddete dair sıkışık imgelerin bir tür araştırması benimki diyebilirim. Benimkisi daha çok, ‘dişil bir gözün dolaşması’.

Derya Yücel: Ama sadece cinsiyet temelli olarak ben bunu çok fazla kabul etmiyorum. Çünkü aslında Neriman’ın oradaki mücadelesi aslında eril olanla. Eril olan o dil, bugün kadında da olabilir. Dilde, davranışta, yaşam biçiminde, şiddette kendini gösterebilir. Eril evet, erkek ama bir yandan da o eril olan her ne ise onun da baskıladığı, yasakladığı şeyi gösterme konusunda kendini daha fazla açıyor. Ayrıca madun ve mağdur kimlikler dedik: Evet, kadın, bu coğrafyada bir çok kimlikle birlikte en çok madun ve mağdur kimliklerden biri. Ama, mağdura işaret etmeden, daha çok faile işaret etme noktasında Neriman’ın işleri… Mağdurun mağduriyetini yükseltmemek; trajik olana daha fazla dram yüklemeden buna işaret etmeye çalışmak gibi.

Neriman Polat: Tabii bir feministim ben ve bütün o söylemlerin de arkasındayım. Direnmenin, kabul etmemenin, bize sunulan dünyaya karşı gelmenin ve yeni bir dünya hayalinin olabileceğinin… Bunun da, adım adım, erkek egemen kodlarla mücadele ederek, eşitsizliğin değişebileceğinin inancını taşıyorum. Zaten aktivist biriyim ve yıllardır eylemlere katılarak feminist örgütlerle çalışıyorum. Aktivizm hayatımın ve bazen de sanatımın bir parçası. Şimdi sergide çok göremiyoruz ama, bu bağlamda yaptığım başka bir sürü iş var. Hem mutenalaşma, hem de kadın meselesi ile ilgili yaptığım, hatta ortak yapım, Arzu Yayıntaş ile yapılmış bir sürü çalışmamız var. Sergide ‘Çiçek Yarası’ var… Her ne kadar içimde olanları ortaya çıkarsam da, aktivizm benim en büyük besin kaynağım.

Peki eserlerine akademinin, gençlerin bakışı nedir?

Neriman Polat: Öte yandan ben bir yandan da sanat eğitimcisiyim ve ekmek paramı daha çok oradan kazanıyorum. O yüzden hep gençlerle birlikteyim ve atölyem bir açık okul. Hem kendi öğrencilerim var, hem de tez için gelen üniversite öğrencileri var. Zaten Hafriyat grubu üyesi olarak bizimle tanışmak isteyen öğrenciler de var. Ama, aramızda farklar var mı, tabii çok büyük farklar var. Bu ‘görünür olma’ meselesi ile ilgili çok büyük farklar var… Şimdiki bir kesim öğrencinin tavrı, hep ‘nasıl görünür olurum,’ meselesi üzerinden ilerliyor. Ben de ‘boşver görünür olmayı, önce görünmez ol,’ tavsiyesinde bulunuyorum aslında.

Sence ‘kariyer’in hangi işinle başlamış olabilir?

Neriman Polat: Yani, ben kariyer kelimesini hiç kullanmıyorum açıkçası. Çünkü ben karşıyım kariyere. Bana çok erkek ve stratejik bir şeymiş gibi geliyor. Evet, hayatımda çok önemli olan işler, sergide ilk karşına çıkan ‘Durum Duvarı’dır. Onu, Sanat Tanımı Topluluğu’ndan ayrıldıktan sonra, dört kadın sanatçı, Atatürk Kültür Merkezi’nde, ‘Arada’ grubu – Gül Ilgaz, Nancy Atakan ve Gülçin Aksoy ile birlikte yaptığımız sergide ilk olarak koydum ve o iş benim görünmemi sağladı; daha doğrusu önümü açtı, etkileyici oldu o iş. Bu yüzden ‘Durum Duvarı’ benim için önemli.

Durum Duvarı, Neriman Polat, 1997, Fotoğraf

Derya ve Mahmut, sizce bu sergide psikolojik, estetik, plastik, sosyal olarak merkezde yer alan ve bütün serginin enerjisini etrafa saçan ‘sacayağı’ bir ya da birkaç iş var mıdır ?

Derya Yücel: Aslında bu zor bir soru. Zaten bu kadar külliyat içerisinden bir seçki yaparken de, bunun duygusunu, vicdanını, sorumluluğunu, gerilimini biz de kendi aramızda yaşadık. Dolayısıyla tek bir iş veya bir kaç iş üzerinden kurgulamaktan açıkçası kaçındık. Ama tabii ki, sergiye girer girmez, sizi ‘Durum Duvarı’ karşılıyor. Bunun etrafında da, aslında senin de tespit ettiğin gibi, çarptığımız bütün duvarları da gösteren, bir kurgu yaptık. İçinde bulunduğumuz durum, geçmişteki durum, çocuğun mağduriyeti meselesi ve bütün, onun etrafında şekillenen diğer duvarlar zaten bizi girişte karşılıyor. Neriman’ın da söylediği gibi, sanat pratiğinde önemli duraklardan biri. Bütününe baktığımızda, aslında birbiriyle etkileşimli ve geçişken bir şey yaratmaya çalıştık. Bir yapıtı ön plana çıkarmak, birini biraz daha geriye çekmek… Bunları tercih etmedik. Ama kararlarımız çok netti.

Mahmut Wenda Koyuncu: Bir iş üzerinden değil de, bölümler üzerinden kurguladığımız için, çok net bir şey söylemek zor, ama yine de benim zihnimde, Neriman deyince ‘zonklayan’ kimi işler oluyor, olmuyor değil. Yani, bizim bu video işi, ‘Eşik’… Buradaki kapıyı çarpıp gitme hali çok önemli bir metafor. Biraz toplumsal ve politik düşünmeye yatkın bir insan olduğum için, bir reddiye, bir terk ediş, hiç tereddütsüz kapıyı çarpıp çekip gitme hali… Ancak bu bir baş etme stratejisi. Bugünü de düşündüğümüz zaman, Türkiye’yi düşündüğümüz zaman, kapıyı çekip, arkandan zangır zangır vurup, bize sunulanı kabul etmeme, bunun dışına çıkabilme cesaretini gösterebilmiş kadın kimliği, bence önemli. Yine, ‘Durum Duvarı’ çok cesur bir iş ve bildiğiniz gibi çocuklarla iş yapmak, kolay bir şey değil. Her an, çocuğun bir plastik malzeme olarak kullanımı, etik bir sıkıntı yaratıyor. Ama Neriman çok doğru bir yerden yaklaşmış. Çocukları bir vesikalık fotoğraf formatında veya tahakküm toplumu içinde, Foucault’cu bir yaklaşım ile, her duygusunu kriminal bir hale getirme durumunda olan bir toplumdan bahsediyoruz.

Kendi vesikalığından bile korkan bir toplum…

Mahmut Wenda Koyuncu: Evet. Bunlar, Neriman’ı düşündüğümde kafamda dolaşan imgeler.

İşlerine çok farklı yaklaşan bir kadın ve erkek küratörle çalışmak nasıldı ?

Neriman Polat: Ben, bu sergiye karar verdiğim zaman, üç ay düşündüm. Bir kere kendi kendime yapmayacağım konusunda kararlıydım. ‘Kendi kendime bakmayacağım, zaten hep bakıyorum,’ şeklinde. Sonra, bir kere, farklılıkları çok seviyorum. Zaten benzemezleri yan yana getirip ondan benzerlik kurmak, benim işim yani. Çalışmalarımın konuları gibi bir şey. İki farklı şeyin arasındaki yakınlığı da hissederek, onlara kendimi de yakın hissederek, iki kişi olsunlar istedim; bir kadın ve bir erkek olsunlar istedim. Ve, farklı görüşler olsun istedim. Biz, çatışalım da istedim. Çünkü, ben çatışmaktan korkmuyorum. Fikirler çatışsın. Çatışınca çelişkiler de olsun, zenginleşsin. O yüzden de, Mahmut ve Derya dedim. Ve gerçekten de istediğim oldu. Herkes fikrini söyledi. Bazen, Derya ile hata yaptık; Mahmut bizi düzeltti. Mahmut hata yaptı, biz onu düzelttik. Ben bir şeyi dayattım; onlar dediler ki, ‘hayır’… Bu şekilde ilerledi. Ben, zaten kalabalığa alışkınım. Yani, benim için süreç çok güzel işledi. Adeta HDP usulü, ‘eş-küratör’ oldular!

Mahmut Wenda Koyuncu: Gerçekten her iki arkadaşıma da teşekkür ediyorum. Hem entelektüel, hem estetik anlamda gözümü açtılar. Benim için çok keyifli bir süreçti. Teşekkür etmekten başka diyecek bir şeyim yok.

Derya Yücel: Bazen Neriman ile kadın dayanışmasına girdiğimiz durumlar olmuş olabilir Mahmut! ..ama böyle diyorsan biz de çok teşekkür ediyoruz.

Bilgi: http://www.depoistanbul.net/

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI