Ahmet Murat Aytaç
Ahmet Murat Aytaç

Kitle siyaseti: Protesto sokağa düştüğünde

Cumartesi, 30 Kasım, 2019
Gelişen protestoların adaletsizliğe ve zorbalığa karşı, ortak bir gündem ekseninde bütünleşmese bile, en azından anlamlı ve işlevsel bir dayanışmaya girebileceği günlerden henüz uzağız. Mevcut kalkışmaların neye itiraz ettiği belli olsa da, ne istediği ve nasıl elde edeceği çok net değil. Bu yüzden bazılarınca bu protestolar, çaresizlik ve ıstırabın kontrolden çıkardığı mahkumlarca yapılan hapishane isyanlarına benzetiliyor.

Kentlerin sokakları dünya çapında bir hareketlenme içinde. Kitle protestoları, küresel olarak yaşanan siyasi tıkanıklığı, kentleri kasıp kavuran bir alev kasırgasına dönüştürüyor. Birçok yerde “küçük” sorunlardan veya gündelik meselelerden açığa çıkan uzlaşmazlıklar, sokaklar kızıştıkça farklı düzeylerde yankı uyandırmaya ve değişik toplum kesimlerini içine almaya başlıyor. Lübnan’da mesele Whatsapp görüşmelerine vergi koyma önerisiyle başladı, yolsuzluğa ve çürümüşlüğe karşı mücadeleye dönüştü. Şili’de kitleler metro ücretlerine yapılan zamlardan ötürü sokaklara çıktı, ama şimdi Pinochet anayasasının değiştirilmesini zorluyor. İran’daki olayların tetikleyicisi benzin fiyatlarındaki artış oldu, ama bugün İslam devletine yönelik bir başkaldırı niteliğine bürünmüş durumda. Görünen o ki geçim derdinde olduğundan siyasetin “görkemli” meselelerine zaman ayıramayan insanlar, gündelik hayatı zorlaştıran gelişmelere tepki verdiğinde siyaseti bir bütün olarak sokağa taşıyor.

Siyaset sokakta arzı endam edince, yani en temel hak olan hak arama hakkını insanlar kendi ellerine alınca, alışageldiğimiz türden yorum ve analizlerin de pek fazla hükmü kalmıyor. Çünkü olağan koşullarda politikayı belirleyen kurum ve kuralların işleyişi, yasa ve düzene uymayan topluluklar sokağa çıktığında geçersiz hale gelir ve olağanüstü dinamikler işlemeye başlar. Devlet göstericilerin yasaya karşı gelmek için sokağa çıktığını söyler, oysa halk yasa kendine karşı yapıldığı için sokağa çıktığına inanır. Kitlesel protestonun bu biçiminde, yani siyasetin bir bütün olarak sokağa taşındığı durumda, halkta bugün yerleşik hal alan kurum ve yöntemlerin hukuk dışı kaynağını görürüz. Yani aslında, kitle hareketleri ve talepleri, hem mantıksal olarak hem tarihsel olarak demokratik rejimlerden önce gelirler ve onlar için kaynak teşkil ederler. 2009 yılından bu yana dünya çapında etkili olmaya başlayan kitle hareketlerinin bu türden bir dönüşümün ağır çekimde gelişen hali olduğunu söyleyebiliriz. Halkın hukuku yeniden yaratmak için askıya aldığı bir durumda, şiddet görmeyeceğine dair tek güvence barışçıl duruşudur. Ancak halk, sıklıkla kurulu düzenlerin kendini savunmak adına gösterdiği dizginsiz şiddete maruz kalır.

Bugün kentlerin sokakları ısındıkça yükselen egemen şiddetin tüm acımasız sonuçlarını böylesi bir dizginsiz şiddet çerçevesi içinde anlayabiliriz: İnsanı kör eden gazlar, uzuvları sakatlayan orantısız şiddet ve giderek artan can kayıpları. Yükselen şiddete rağmen sokaktaki siyaset kızgınlığından hiçbir şey kaybetmeden devam ediyor. Çünkü dozajı artınca şiddetin yayması beklenen korku, insanları harekete geçiren maddi yoksunlukların zorlayıcı gücünü aşacak seviyeye henüz ulaşmış değil. Maddi yoksunlukların siyasetin diline çevrilip etki uyandırması, uzun zamandır siyasetin maddi olmayan saiklerle iş görmesine alışmış olan uzman yorumcularca yadırganıyor. Onlar bizi olayların ardındaki “derin” nedenlere bakmak gerektiği konusunda uyarıyorlar. Yeni popülist akımların güçten düşürdüğü demokratik kurumların işlevsizliğine, yolsuzluğa batmış siyasal sistemlerin köhneliğine ve küresel neo-liberalizmin siyasi tıkanıklığına vurgu yapıyorlar. Ben bu vurguları çok önemli bulmakla beraber, söz konusu unsurların düşünüldüğü kadar derin olduğundan emin olamıyorum.

Zira dikkat çekilen bu unsurlarda zaten herkesin gözü önünde olan veya artık kimsenin itiraz etmediği şeyler dışında bir şey yok. Kaldı ki biz derinde yatıyor diye, mantık gereği, temelde durana deriz. Psikoloji literatürünün kendinden emin bir şekilde ve büyük gururla ilan ettiği insana dair şu buluşu, yani “gereksinimler hiyerarşisi”, asıl derinde yatanın bayağı ve kaba nitelikteki maddi gereksinimler olduğunu söyler. Bilimin bu buluşu materyalist felsefenin tavizsiz bir şekilde maddi hayatın koşullarının önceliğine yaptığı vurguyla uyumludur. Siyaset onlar olmaksızın insanın var olamayacağı maddi ihtiyaçların derinliğine indiğinde, Berlin Duvarı’nın yıkılışından bu yana kitle hareketlerini yüzeye vuran sembolik ve kültürel taleplerle anlamayı yeterli bulanların bugün vurgun yemesine çok da şaşmamak gerekir. Çünkü 2019 yılının protestoları, 1989’da sosyalizmin çöküşüyle açığa çıkan ve o zamandan beri kitlesel protestoya şekil veren yönelimden önemli bir noktada ayrılmaktadır.

Sadece 89’da tanık olduğumuz kitle hareketlerinin değil, 2000’li yılların “renkli devrimleri”nce veya 2011’de başlayan Arap Baharı’nca yaratılan hareketlenmenin yönü de ikircikli bir şekilde sokaktan parlamentoya doğru olmuştu. Elbette parlamentonun simgelediği siyasal talepler serbest seçimler, hukuk devleti ve bireysel özgürlükler ekseninde bütünleşmiş genel bir yönelimi anlatıyordu. Yani siyasetin temel sorunlarına çözümü parlamentoda sembolleşen özgürlük talepleri oluşturuyordu. Bugün artık kitlelerin yüzü sokaktan parlamentoya doğru değil, parlamentodan sokağa yönelmiş gibi görünüyor. Tabii bunun bir ilk işaretler evresi olmasından ötürü kesin bir şeyler söylemek için henüz erken olduğuna dikkat etmek gerekiyor. Şimdilik sadece uzmanların dikkat çektiği popülizm, yolsuzluk ve ekonomik gerileme gibi unsurların açığa çıkardığı kitlesel enerjideki bu yönelim değişikliğinin esasını, maddi yoksunlukların önceliğinin siyasete el koyduğu bu hakikat anında kavradığımızı söylemekle yetinelim.

Belki de bu yönelim değişikliğini birkaç örnek üzerinden değerlendirmek bizler açısından zihin açıcı olabilir. Şili’nin başkenti Santiago’da başlayan gösterilerin odağında öğrenciler vardı. Fakat protestolar ülke geneline yayıldıkça farklı yaş gruplarından ve toplumsal kesimlerden insanların katılımıyla protesto genelleşmiş ve talepler de çeşitlenmiş görünüyordu. Metro ücretlerine yapılan zamların geri alınması için üniversite öğrencilerinin başlattığı eylemler, eşitsizliğe, adil olmayan ücret rejimine ve siyasi baskılara dönük inatçı ve kararlı bir mücadeleye dönüştü. Başlangıçta olayları olağanüstü hal ilan etmek veya kabine değişikliği gibi bazı tavizler vererek çözme eğilimindeki hükümet, eylemlerin boyutu genişledikçe Şilili eylemcileri sınır tanımayan devlet şiddetiyle, 70’lerdekini aratmayacak şekilde bir kez daha karşılaştırdı. Binlerce insan gözaltına alındı, onlarca eylemci öldürüldü. Eylemcilerin “Şili uyanıyor!” sloganıyla sokaklarda yürümeye devam etmesiyse, sürecin hız kesmenin çok uzağında olduğunun bir işareti.

Irak’taki yüksek ve inatçı işsizlik oranları nüfusun büyük bir kısmının yoksulluk sınırında yaşadığı gerçeğiyle bütünleştiğinde, yapılan protesto gösterilerinin kalbinde neden genç ve işsiz olan eylemcilerin olduğunu gayet iyi açıklıyor. Savaşın ardından Amerikan işgalinin yarattığı büyük tahribat Irak’ta ciddi bir toplumsal çözülmenin de temelini atmış gibi görünüyor. DAİŞ’in başlattığı iç savaş da buna eklendiğinde, Irak’ta kamu ekonomisinin çökmesi, istihdam ve üretim süreçlerinde dengesiz ve sürdürülemez bir durumun açığa çıkması anlaşılır bir hal alıyor. Yaşanan kitlesel protestoların başlamasında, DAİŞ’e karşı mücadelede adı öne çıkan bir subay olan Abdülvahab El-Sadi’nin görevden alınmasının tetikleyici olduğu söyleniyor. El-Sadi, mezhep ayrılıklarının belirleyici olduğu Irak siyasetinde, yolsuzluk ve kayırmacılığa karşı mücadele etme azmiyle tanınan bir isim. Irak, protestoların şiddeti açısından, İran’la beraber, en fazla can kaybının olduğu ülkelerden biri. Daha geçen yıl seçim yapılmış olmasına rağmen, sokakları dolduran kitlelerin hükümetin meşruiyetine dönük meydan okuması kolay yatışacakmış gibi görünmüyor.

Aslında eylemlerin yayıldığı coğrafyanın genişliği, ileri sürülen taleplerin zenginliği ve harekete geçen güçlerin çeşitliliği kentlerin sokaklarındaki uyanışı her yönüyle temsil edebilecek örnekler bulmayı zorlaştırıyor. Fakat durum bazı genellemeler yapmayı tümden olanaksız kılmıyor. İlk olarak, şimdiki bütün eylemlerin devindirici gücünün gençlik olduğu söylenebilir. Gençliğin dinamik bir güç olarak taşıdığı potansiyelin bu süreç içindeki yeri, 68’den beri göz önünde bulundurulan bir etmen. Burada 68 benzetmesini gelişigüzel bir biçimde yapmıyorum. Zira dünya genelinde 2009’dan bu yanan yaşanan protestoların sayısal açıdan 60’lı yıllardaki kabarışla aşık atacak cinsten olduğunu bakmayı bilen her göz görebiliyor. Bu durum, yani gençliğin sürükleyici olması ve diğer toplumsal kesimlerin talepleriyle kendi taleplerini bütünleştirebilecek bir kıvraklık sergilemesi, bugünkü protestoların dikkate değer bir başka özelliği. Kürselleşme sürecinde esir alınan hayal gücünü kurtarmak, yani demokratik kapitalist düzenden daha iyi bir seçenek olmadığı varsayımını aşmak açısından gençliğin dinamizmi ve hayal gücü son derece büyük bir önem taşıyor.

Gelişen protestoların adaletsizliğe ve zorbalığa karşı, ortak bir gündem ekseninde bütünleşmese bile, en azından anlamlı ve işlevsel bir dayanışmaya girebileceği günlerden henüz uzağız. Mevcut kalkışmaların neye itiraz ettiği belli olsa da, ne istediği ve nasıl elde edeceği çok net değil. Bu yüzden bazılarınca bu protestolar, çaresizlik ve ıstırabın kontrolden çıkardığı mahkumlarca yapılan hapishane isyanlarına benzetiliyor. Hiçbir sonuç almadan tükenen ve sadece kendi esaretinin koşullarını mükemmelleştirmenin ötesine geçemeyen umarsız isyanların örneği olduğu söyleniyor. Bunun böyle olup olmadığı, gerek liderlik, gerek örgütlülük gerekse siyasal programları açısından günümüz hareketlerini tartışmayı gerekli kılıyor. Bu tartışmayı mümkün mertebe önümüzdeki haftalarda yapmaya çalışacağım. Ancak şimdilik, böylesi olağanüstü halk hareketlerinin her birinde, hapishane isyanlarından farklı olarak, kurucu ve demokratik bir dönüşümün çekirdeği olduğunu söylemek yeterli olur inancındayım. Zira halk, onu mahkum etmek isteyenlerin niyetlerinin aksine, biçare bir tutsak değil, egemen olarak tarif edilmiş kurucu bir güçtür.


Ahmet Murat Aytaç kimdir?

Ailenin Serencamı: Türkiye'de Modern Aile Fikrinin Oluşumu (2007), Kitlelerin Ruhu: Siyasi ve Sosyal Tahayyüle Kalabalıklar (2012) adlı eserleri kaleme aldı. Göçebe Düşünmek: Deleuze Düşüncesinin Kıyılarında (2014) adlı eserin editörlerinden biridir. Şubat 2017'de yayımlanan KHK ile ihraç edilinceye kadar Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Yardımcı Doçent ünvanıyla çalıştı. Temel ilgi alanları insan hakları felsefesi, siyasal düşünceler tarihi ve siyaset kuramı, radikal demokrasi gibi konulardan oluşmaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI