Tuncay Birkan
Tuncay Birkan

Köpekler, insanlar ve 'modern tıp'

Salı, 26 Kasım, 2019
Son zamanlarda tıp kurumu ve doktorlar başta olmak üzere o kurumu oluşturan insanlarla, psikanalizdeki tabirle “bildiği farzedilen özne”lerle deneyimlerimiz neredeyse hep olumsuz kipte: Diyagnostik alanındaki onca gelişmeye rağmen inanılmaz sayıda yanlış teşhis ve dolayısıyla yanlış tedavi hikayesi, pisi pisine ölen veya sakat/alil kalanlarla ilgili acılı yakınmalar dinledim son yıllarda. Şimdi bir tane de ben anlatacağım tahmin edileceği gibi...

Tıp ancak 19. yüzyıl sonlarında Pasteur ve Koch gibi öncü bilim insanlarının çabalarıyla, bakteriler, virüsler, basiller, parazitler gibi patojenlerin ve onlarla savaşan bağışıklık sistemlerinin tanımlanmasıyla sahiden bir bilim olma yoluna girmiştir bilindiği gibi. Ondan önce tıp denen şey genel şifacılık pratiğinin, anatomi bilgisi diğer şifacılarınkinden elhak daha yüksek bir varyantından ibaretti dense çok da yanlış olmaz sanki (Tıp tarihi konusunda Roy Porter’ın Gürol Koca çevirisi Kan Revan İçinde: Tıbbın Kısa Tarihi adlı, güzel yazılmış ve çok öğretici kitabını tavsiye ederim. Ama buradaki ‘iri’ tespitler tabii ki ona ait değil, benim okuduğum metinlerden yaptığım, inceltilmeye muhtaç kabataslak çıkarımlar bunlar).

Temel mikrobiyoloji ve immunoloji bilgilerinden yoksun tıp pratiklerinin birçok hastalığa koyduğu teşhislerin de uyguladığı tedavilerin de hemen hiç isabetli olmamasında, bahsi geçen patojenlerin neden olduğu basit hastalıklar yüzünden milyonlarca insan ve hayvanın ölüp gitmesinde, ömürlerin şimdikilere kıyasla çok kısa olmasında şaşılacak bir şey yok bugünden dönüp bakıldığında. Önceki tıp pratiklerden ayırt edilebilmesi için“modern” sıfatıyla tanımlanmaya başlayan tıbbın, “etoloji” (tıpta nedensellik ilişkilerinin kurulması diye özetleyebiliriz herhalde bu kavramı) alanında sağlanan muazzam ilerlemeler sayesinde, insan ve hayvanların ömrünün eskisiyle kıyaslanamayacak ölçüde uzamasında, eskiye göre çok daha az ağrı ve acı çekmelerinde sahiden de muazzam bir payı vardır: modern tıp haklı olarak bununla övünür, insanların çok büyük çoğunluğu da ne kadar eğitimsiz olursa olsunlar bunu fark edecek basirete sahip oldukları için tıp kurumuyla yaşadığı çok sayıda olumsuz deneyime rağmen özellikle ciddi bir hastalıktan şüphelendiklerinde öncelikle doktora gitmeyi tercih ederler.

Bilimsel bilgi birikimi insanlığın en önemli kazanımlarındandır: Tıp kurumunun, tıbbın özellikle kapitalist dünyada büründüğü ticari ve endüstriyel formun, devletlerle ataerkil ideolojilerin “biyoiktidar” projelerinde önemli bir yer işgal etmekten beis duymayışının, sağlığın toplumsal bileşenlerine gereken önemi vermesini önleyen atomistik ve bireyci yöneliminin (mesela Illich, Foucault, hatta yukarıda adı geçen Roy Porter gibi isimlerin yaptığı tarzda) kıyasıya eleştirilmesi ne kadar önemliyse, sansasyon ve ticaret peşinde koşan bazı “gazetecilerin” bilimsel bilgi birikimini hiçe sayıp insan sağlığını tehdit edecek “aşı-karşıtlığı” gibi fantazilerine olabildiğince mesafeli durmak, hatta sert tepki vermek de o kadar önemlidir. Bunu bu yazıda güttüğüm derdin, bu tür bilim-karşıtı obskürantizmlerle hiç alakası olmadığının daha net anlaşılması için söylemek zorunda hissediyorum kendimi. O dert ne peki? Yukarıda “tıp kurumuyla yaşanan çok sayıda olumsuz deneyim” diyerek çok özet geçtiğim vahim meselenin, tıbbın halkın gözündeki güvenilirliğini yitirmesinde oynadığı büyük rolü dikkate almayan hiçbir bilim-savunusunun etkili olamayacağını vurgulamak ve yurttaşlarla yurttaş sağlığını cidden önemseyen tıp camiası mensuplarının bu meselelerin çözümünde birlikte hareket etmesi gerektiğini vurgulamak.

Bilgi birikimi önemlidir, ama bizler gibi o birikime erişimi sınırlı sıradan insanların en “hayati” bilgilerini deneyimler yoluyla edindiklerini hatırlaması gerek tıp camiasının. Soyut lafların elle tutulur bir içeriğe kavuşabilmesi için deneyimlerin hikaye edilmesi ve paylaşılması şarttır. Son zamanlarda tıp kurumu ve doktorlar başta olmak üzere o kurumu oluşturan insanlarla, psikanalizdeki tabirle “bildiği farzedilen özne”lerle deneyimlerimiz neredeyse hep olumsuz kipte: Diyagnostik alanındaki onca gelişmeye rağmen inanılmaz sayıda yanlış teşhis ve dolayısıyla yanlış tedavi hikayesi, pisi pisine ölen veya sakat/alil kalanlarla ilgili acılı yakınmalar dinledim son yıllarda. Şimdi bir tane de ben anlatacağım tahmin edileceği gibi (bu yazı da bu deneyim üzerine düşünme ihtiyacı duymamın ürünü zaten), biraz uzunca olacak kusura bakmayın:

Beş yıldır kırlık bir yerde yaşıyoruz; hayvanlarla birlikte yaşamaya çok uygun bir yerde. Hatta aynı arazide komşuluk yaptığımız arkadaşlarımız tam da baktıkları çok sayıda kedi böyle bir yerde daha rahat eder diye de gelmişlerdi buraya. Biz daha ziyade bahçecilik yapma arzumuzu gerçekleştirmek için gelmiştik, ama bizim kediler için de iyi olur diye düşünmüştük. Nispeten ıssız bir yerde yaşadığımız için, köpek de insanı çok bağladığı için ve tabii bir de kedilerin rahatını kaçırmasınlar diye köpek almak istemiyorduk. Ama tabii evdeki hesap çarşıya uymadı: İlk senenin sonunda hemen hemen bir yaşlarındaki bir kangal ona bakan çobanın ve diğer köpeklerin kendisine muamelesinden yıldığı için bize sığındı. Biraz direnmeye çalıştık ama sonunda kendini kabul ettirdi, zaten çok iyi huylu bir hayvan olduğu için kedilerle de gayet iyi anlaşıyordu Çomi. Sonrası da geldi: Hopi, Yeter (adı mesajlıydı ama işe yaramadı) ve üç ay kadar önce de Pito. Hepsinin ayrı ayrı huyları ve tatlılıkları olan, insanı kendilerine bağlayan yoldaşlarımız! (Haraway’in “companion species” tamlamasındaki manada yoldaş. Bize bağlılıklarını biliyoruz da devrim yoluna bağlılıklarını bilemiyoruz pek, fikir beyan etmediler:).

Pito’nun geldiği sıralarda işte bu yoldaşlarımıza bir haller oldu. (Yeter hariç, onda maşallah hiçbir şey çıkmadı şimdilik!) Çomi’nin hep ufak sorunlar yaşadığı kulağında daha büyücek arıza çıktı, Hopi üst solunum enfeksiyonu belirtileri gösterdi. Havalideki veterinerlerin iki hafta filan uyguladığı standart enfeksiyon tedavileri işe yaramadı. Vücudunda seyirmeler de başlayınca arkadaşımız gençlik hastalığı/distemper filan olmasın diye korkarak Hopi’yi İstanbul’da daha önce de hayvanlarımıza bakmış iyi bir veterinere götürdü; ilk yapılan kit testinde distemper çıkmayınca sevindik. Ama tam o haberi aldığımız gün Çomi’nin başı dönmeye başladı, koca hayvanın meyilli arazimizde ikide bir düşüp yuvarlanmaya başladığını görünce sevincimiz kursağımızda kaldı. Arada daha kuvvetli antibiyotik tedavisi uygulandı ama pek işe yaramayınca, üstüne hayvancağız tuvaletini de yapamayınca yine aynı veterinere götürmek istedik. Ama onda yer olmadığı için en iyisi görece yakındaki Uludağ Üniversitesi Hayvan Hastanesi’ne götürelim dedik. Cumartesi gecesi vardığımız hastanede hemen kulağına bakıldı; pek bir şey görülemeyince, çeşitli tetkik ve tahliller yapıldı; biz de hayvanın kullandığı ilaçları, vurulduğu iğneleri de bırakıp gittik. İki gün sonra doktorlarla görüşmek için gittiğimizde öğlene kadar muhatap bile bulamadık, hayvandan kimin sorumlu olduğu belli değildi. Bu arada ilaçlarının da verilmediğini anladık. Uzun uğraşlardan sonra bir muhatap yaratıldı bize; o da bu konularda karar verecek konumda olmadığı için telefonda adını hala bilmediğimiz, yüzünü hiç görmediğimiz, hayvana ayrıca yüz yüze bakıp bakmadığı belli olmayan hocalarından biriyle o geceki tetkik ve tahlilleri değerlendirdi. Orta kulak iltihabı (neyse ki beyinde hasar yoktu) gibi bir teşhis koyup bizim zaten kullanmakta olduğumuz ilaçları kullanma tavsiyesiyle gönderdiler. Hayatımda organizasyonu ve insanlarla iletişimi bu derece sorunlu bir kurum görmediğim için hayvanı sevinerek alıp geldik. Ama durumunda yine hiçbir iyileşme olmayınca tavsiye üzerine Zeytinburnu’ndaki ünlü veteriner kliniklerinden birine götürüp bıraktık. O da hemen bir dolu yeni tahlilin ardından yoğun bir antibiyotik tedavisine başladı, hayvanın ateşi yükseldiği için de ateş düşürücü de kullanılmaya başladı. O sıralarda diğer veterinerde fıtık olabileceği şüphesiyle tedavisi sürdürülen Hopi’de de hiçbir iyileşme belirtisi görülmüyor, aksine seyirmeleri artıyordu. Neyse ki oradaki veteriner hiç değilse vicdanlı davranıp yine baştaki distemper şüphesine geri dönerek Eliza testi istedi, meğer kitlerle bazen tespit edilemiyormuş distemper. Hopi’de korkulan oldu, testten distemper sonucu çıktı. Hopi, veterinerin tavsiyesiyle hemen, distemper hastalığında başvurulan özel bir antikor tedavisinde uzmanlaşmış Sinem hanıma götürülüp tedavisine başlandı (Bütün Türkiye’de bu tedavi yöntemini bilip uygulayan veya öğrenmek isteyen çok az sayıda veteriner olduğunu öğrendik bu arada dehşetle. Distemper’lı hayvanlar genellikle pek işe yaramayan bağışıklık-arttırıcı tedavilerle bir süre daha hayatta tutulup sonunda kesin ölüyorlar. O yüzden Sinem hanım gibi çok az sayıda veteriner başlarını kaşıyacak vakit bile bulamıyorlar yoğunluktan). Biz de alarma geçerek hem Zeytinburnu’ndaki veterinerden de aynı testi yaptırmasını istedik (zira teşhis kesinleşmedikçe hasta kabul edemiyordu Sinem hanım haklı olarak), hem de o sırada ufak tefek hapşırmaları dışında herhangi bir sorunu olmayan küçük yavru Pito’ya da bulaşmış olabilir diye onu da alıp İstanbul’a götürdük ve test yaptırıp geri getirdik.

Birkaç gün içinde Pito’nun da testi maalesef pozitif çıktı. Veterinerde yedi-sekiz gündür kaldığı halde hiçbir gelişme göstermeyen Çomi’nin testini istediğimizde salı günüydü, homurdanarak, zar zor ikna oldular, ama perşembe günü sonuçlar hala belli olmamıştı. Telefon edildiğinde öğrendik ki meğer arkadaşlar o tahlilleri sadece pazartesi günleri yapan bir laboratuvarla çalışıyorlarmış, o yüzden de beklememiz gerekiyormuş. Bunu bize ilk aradığımızda söylemedikleri için biz de alıp başka bir laboratuvara götürmeyi denememiştik, o yüzden Çomi’nin teşhisi bir hafta gecikti; onda da distemper çıktığı kesinleştiğinde öbür salıya gelinmişti. Üstelik bu arada Çomi’yi stabil tutmaları gerekirken, hayvana o gereksiz ateş düşürücüleri uygulayarak hayvanın karaciğerini yormaya ve işe yaramayan antibiyotikler vermeye devam etmişler.

Her gece için 150 lira yazmayı da ihmal etmemişler. Hayvancağızı onların elinden alıp hemen yine Sinem hanıma götürdük. Aradan bir aydan fazla bir süre geçti. Sonuçta tedavisi erken başlayan Hopi büyük olasılıkla ölümcül tehlikeyi atlattı, ama seyirmeleri devam ediyor, özel bir tedaviyle zamanla azalacağı umuluyor. Pito kadersiz çıktı, çok küçük olduğu için hastalık muhtemelen onda çok hızlı ilerledi ve hayatını kaybetti. Tedavisi geciken Çomi de hala arada bir yerde, ayakları üzerine kalkamıyor, arada karaciğeri yorulduğu için bir de sarılık atlattı, ama kendisini toparlayıp toparlayamayacağını hala bilemiyoruz. Üstelik daha en başta, Uludağ Üniversitesi’nde yaptırdığımız tetkiklerde bile kan değerlerinden bu hastalığın teşhis edilebileceğini de öğrendik. Yani hayvancağız seri yanlış-teşhislerin kurbanı durumunda. Eğer onun teşhisi zamanında konmuş olabilse Pito için de daha erken harekete geçebilir ve hayvancağızı kurtarabilirdik.

Çok yıpratıcı ve üzücü bir sinir harbi yaşadık özetle son iki-iki buçuk aydır. Kusura bakmayın uzun anlattım, ama birbiriyle bağlantılı bir dizi soruna işaret etme imkanı verecek bu kişisel anlatı. Üstelik benim örneğim hayvanlarla ilgili olabilir, ama hayvanlarla hiç ülfeti olmayan birçok kişi şu son yıllarda benzer, hatta daha vahim şeyler yaşayabildiği için herkesi ilgilendirdiğini düşünüyorum meselenin. En önemli sorun teşhis başarısızlığı gibi görünüyor: komşum da olan arkadaşım daha en başlarda internetten okuduklarıyla distemper şüphesine kapılabildiği halde, işleri bu olan bunca veteriner (buradakiler, Bursa’dakiler, İstanbul’daki anlı şanlı vet’ler) nasıl olup da bu teşhisi koyamıyorlar? (Yazının en başında söylediklerimle birlikte değerlendirirsem uygulayıcılarının bu başarısızlığı, tıbbın çok övündüğü “bilimselliği”ni, zaman zaman “kibir” boyutlarına bile varabilen “etolojik özgüvenini” de sorgulamaya yöneltmez mi bazı insanları?)

Köpekler için en ölümcül sonuçlar doğuran hastalık denebilecek distemper’ın tedavisi konusunda neden bu kadar az çalışan var? Türkiye gibi çok sayıda sahipsiz sokak köpeğinin yaşadığı bir ülkede bu hayvanların bu hastalıktan zarar görmemelerini sağlamak, görmüşlerse tedavilerini yap(tır)mak kamusal ve ahlaki bir görev değil midir? Neden Sinem hanım gibi bir avuç idealistten bu tedavinin inceliklerini öğrenmeye, hatta mümkünse geliştirmeye çalışmıyor hiç kimse? Bilimsel merakın kaybolduğu bir mesleğin bilimsellik iddiaları ne kadar ciddiye alınabilir? Efendim aşı yaptırınca bir şey olmuyor da ondan, denemez. Aşının yüzde yüz koruma sağlamadığını, hatta bazen örtük olarak virüsü taşıyan hayvanların ölümüne de yol açtığı biliniyor çünkü. Zaten “gençlik hastalığı” da denen bu hastalığın sadece yavru hayvanlarda görüldüğünü zannettiğimiz, bizimkiler de bize geldiklerinde zaten büyük oldukları için aşıya gerek görmemiştik, üstelik diğer aşılarını yaptırdığımız veterinerler de bizi bu konuda uyarmamışlardı. (Pito için bir-iki ay beklemeyi salık vermişlerdi, ama ömrü vefa etmedi zavallıcığın!) Üstelik bu yazıyı yazmadan önce onlarca veteriner odasının internet sitesini gezdim, tek bir tanesinde bile insanları hayvanlarının yakalanabileceği hastalıklar konusunda bilgilendiren, yönlendiren bir metne denk gelmedim. Merak edip aynı şeyi tabip odaları için de yaptım, orada aynı durum söz konusu. Halbuki bu tür örgütlenmelerin kamusal görevi, sadece büyük çaplı siyasal meselelerde iktidara muhalefet beyanatlarında bulunmaktan ibaret değildir (bu önemlidir, hele şimdiki gibi halkın sağlığına kasteden bir iktidarın iş başında olduğu bir dönemde çok önemlidir ama bu muhalefetin halk tarafından önemsenmesi için hep halkın yanında tavır alındığının da örneklerle sergilenmesi gerekir). Halkın sağlık konusunda güvenilir bilgilere ulaşmasını sağlamak da bu görevlerin başında gelir. (Hüsamettin Çetinkaya’nın yıllar önce yazdığı güzel yazının başlığı geldi aklıma: Her meslek sahibi “menzilindeki mumu üfleme”ye katkıda bulunmalı öncelikle.)

Aynı derecede hayati bir diğer görev de “halkın hukukunu” gözetmek olsa gerek. Biz sıradan yurttaşlar, veteriner veya hekimlerin teşhis başarısızlığı yüzünden hastalarımızı kaybettiğimizde veya sakat/marazlı kaldıklarında, neden hukuken maddi-manevi tazminat davaları açmak dışında hiçbir şey yapamayıp delirtici bir çaresizlik hissine kapılıyoruz? (Veterinerlerin hukuki sorumlulukları konusunda meraklılarına Ayşe Erol Sarıyev’in internetten ulaşılabilen “Veteriner Hekimin Sözleşme-Dışı Sorumluluğu” yazısını öneririm. Bu yazının başlığından bile veterinerlerin pek de fazla bir “sözleşme-içi”, yani hukuki sorumlulukları olmadığı için meselenin etik boyutunda tartışılmak zorunda kalındığı anlaşılıyor değil mi?) Yanlış teşhisin de ötesinde maddi çıkar amacıyla doğru tedaviyi geciktirmek, yani kötü niyet de söz konusu olduğunda (bence Zeytinburnu’ndaki veterinerin yaptıkları bu kategoriye giriyor) hasta yakınının kederli çaresizlik hissinin öfkeye de dönüşmesi beklenebilir bir şey değil mi? Böyle şeyler yapan, hiç değilse sistematik yapan veterinerleri veya hekimleri (şiddet uygulayarak filan değil elbette) hukuken cezalandırmanın makul yolları bulunamaz mı? Veteriner Hekimler Odaları veya Tabipler Birliği şubeleri sadece mensuplarının değil biz yurttaşların da hak ve hukuklarını gözetmeyi neden hiç gündemlerine almıyorlar? Ivan Illich, Sağlığın Gaspı’nda “meslek mafyası” üzerinde halk denetimi kurmanın elzem olduğundan bahseder. “Mafya” tabiri aşırı sert ve haksızlık gibi görülebilir, o yüzden biz “loncacılık” diyelim. Halka karşı sorumluluklarını ciddiye alan tıp adamlarının, meslektaşlarının muhtemelen vahim sonuçlarıyla sık sık karşılaştıkları teşhis ve tedavi hatalarını hep “loncacı” tepkilerle kapatmaya çalışmak yerine, mağdur olmuş hastalarını ne bileyim oluşturulacak bir hakem kuruluna yönlendirmeleri, bu kurulun da uyarıdan meslekten ihraca güçlü yetkilerle donatılmış olması gerekmez miydi? İşkenceciliği sabit sağlık personeline bile hiçbir ceza verilemeyen bir yerde sen hayal görüyorsun denebilir. Biz bu hayalleri görmezsek, devletten zaten herhangi bir ümidimiz olmayan yerde en azından solcu, demokrat veya vicdan sahibi hekimlerin oluşturduğu örgütleri bizi de düşünmeye, bizle birlikte hareket etmeye, kendilerini demokratik denetime açmaya çağıramazsak vay halimize! Üstelik böylesi özdenetim mekanizmalarının var olduğu bilgisi gittikçe kangrenleşen “sağlıkta şiddet” vakalarını da dramatik bir biçimde azaltacaktır bence.

Kapitalizm olağan koşullarla sürdürülemez hale geldiği için hak-hukuk tanımazlığı gittikçe refleks haline getiren devletlerden bir şey beklenecek zamanları geçtik, artık birbirimizi kollamamız, taleplerimizi birbirimize yöneltmemiz gerekir. Bu yazı da bu cüretle yazıldı.
***
Gazete Duvar’a bundan böyle ayda bir yazıyla katkıda bulunacağım. Birbirinden değerli kalemler arasında yer almak için çok mutluluk verici, umarım pek alışık olmadığım bu köşe yazısı formatında okunmaya değer bir şeyler yazabilirim.


Tuncay Birkan kimdir?

Tuncay Birkan 1992-96 arasında Ayrıntı Yayınları'nda, 2004-17 arasında Metis Yayınları'nda editör olarak çalıştı. Çoğu sosyal ve beşeri bilimler alanında olmak üzere 50 civarında kitap çevirdi. Çevirmenler Meslek Birliği ÇEVBİR'in kurucularından biri ve ilk başkanıdır. Birikim, Toplum ve Bilim gibi dergilerde, bazı İnternet sitelerinde ve birkaç kitapta çıkan, çoğunlukla siyasi nitelikte deneme ve yazıları var. Refik Halid Karay'ın daha önce kitaplarına girmemiş yazılarından derlediği 18 kitaplık Memleket Yazıları dizisi 2014-17 arasında yayımlandı. Şu sıralar Haldun Taner ve başka yazarların yazılarından kitaplar hazırlıyor. 2019'da Dünya ile Devlet Arasında Türk Muharriri (1930-1960) adlı bir kitabı çıktı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI