Rıza Oylum
Rıza Oylum

Erotizmden pornoya, Yeşilçam’dan Japonya’ya

Cumartesi, 23 Kasım, 2019
Hem Yeşilçam’da hem de Japon sinemasında yaklaşık aynı dönemde izleyici kitlesinin değişmesinden sonra seks filmleri furyası kendi izleyici kitlesini yarattı. Kadın bedeninin teşhiriyle başlayan bu akım, giderek kendini daha da dibe çekerek cinsel saldırı sahnelerinin yaygın olarak ortaya çıktığı bir yapıya dönüştü.

1960’lardan sonra dünyanın farklı yerlerinde kitlesel eğlence kültürü baştan sona değişmeye başlamıştı. Evlerde başköşede kendine yer bulan, çatılara pek de estetik olmayan bir katkı yapan bu yeni buluş; taksitlerin, bonoların, borçların, biriktirilen paraların yegane sebebiydi. Televizyon tüm dünyada usul usul yayılıyordu.

Evlere gelen bu portatif görsel kutu, beyaz perdeye olan merakın önünü tıkamaya başladı. Artık geniş halk kesimleri, çoluk çocuk sinemaya gitmek yerine komşunun evinde toplanmaya başlamıştı.

Sinemanın izleyici kitlesinin değişmesine neden olan televizyonun yaygınlaşması; dünyanın farklı yerlerinde aynı çözüm önerilerinin yaygınlaşmasına neden oldu. Hem Türkiye’de hem de Japonya’da bu dönem beyazperdede erotizmden pornoya uzanan bir çizgide şiddet ve teşhir düzeyini giderek arttıran bir halde bir dönüşüm başlamıştı. Üstünde çok durulmayan, adeta yok sayılmaya çalışılan bir dönemde, iki ülke sineması da çözümü kadın bedenini bir teşhir nesnesine dönüştürmekte buldu.

YEŞİLÇAM’DA SEKS FİLMLERİ FURYASI

1974 yapımı Beş Tavuk Bir Horoz filmi seks filmleri furyasının başlangıcı kabul edilir. 12 Eylül 1980 Darbesi’ne kadar inanılmaz bir hızla artarak devam eden bu furya, soft erotik güldürülerle başlayıp porno filmlere kadar uzanan bir çizgi takip etmişti.

Bu filmlerin uzun metraj örnekleri olduğu gibi kısa ve isimsiz olarak çekilenleri de vardı. “Normal” bir filmin içine atılan 10 dakikalık seks görüntüleri önce yabancı filmlerden parçalar olarak sunulurken yetmişlerin sonuna doğru yerli üretim çekimlerle izleyicilerin talepleri karşılanmaya başlanmıştı.

Seks filmlerinin oyuncu kadrosunda tanıdık isimleri görmek olasıdır. Erkek oyuncular olarak Ali Poyrazoğlu, Hadi Çaman, Aydemir Akbaş ve Bülent Kayabaş sayılırken, kadın oyuncular olarak da Mine Mutlu, Arzu Okay, Zerrin Egeliler, Dilber Ay ve Zerrin Doğan ismini sayabiliriz.

Yetmişlerin ortasında başlayan bu furya, ilk örneklerinde İtalyan erotik komedilerinin taklidiyle ortaya çıkmıştı. Afişte kullanılan çıplak kadın fotoğraflarıyla sinemaya çekilen genç erkekler, zamanla bu filmlerle yetinmemeye başladı. Zira beklenti büyük, filmlerse henüz o denli cüretkâr değildi. Ancak zaman içinde sinema salonlarında neredeyse başka film oynamaz hale geldi. Cinsel açlığın sağlıksızlığı içinde, filmlerde kadınlar bir objeye dönüştürüldü. Bu objeye; saldırılan, cinsel saldırıyı gösteren filmler giderek artan bir alana yayıldı. 1977’den sonra artık seks filmleri komik değil vahşiydi. Neredeyse bütün filmlerde kadınlar cinsel saldırıya uğruyor, kadının seksle kurduğu ilişkinin zorlamayla başlayacağı önermesi binlerce erkeğe akın akın sunuluyordu. Çoğu zaman kırsal mekânlar fon seçilirken bazen de şehirli hayatın içinde geçen filmler yapılıyordu. Bilindik oyuncularla başlayan furya filmlerdeki seks sahneleri giderek porno filme yani gerçek seks sahnelerine dönüşmeye başlayınca ismi duyulmamış oyuncular ortaya çıkmaya başladı.

İLK YERLİ PORNO FİLM

1979 yılına gelindiğinde Türk sineması ilk uzun metraj porno filmi bu furyanın en önemli dönüşümünü resmediyordu. Naki Yurter’in yönettiği Zerrin Doğan ve Levent Günsel’in oynadığı Öyle Bir Kadın ki isimli film Türk sinemasının kayıtlara geçmiş ilk porno filmidir. Gerçek seks sahneleriyle çekilen filmde yakın planlarla mumlar arasında bir sevişme kaydedilmişti. Yönetmen Naki Yurter’in aynı oyuncularla çektiği ikinci porno filmi de İyi Gün Dostu‘dur. 1979 yılı seks filmlerinin zirve yılı sayılabilir. Kayıtlarda 4’ü porno film olmak üzere 130’dan fazla seks filminin çekildiği yazılıdır. 12 Eylül 1980’e kadar devam eden bu furya, polis baskınlarıyla, sinema mühürlemelerle ve yönetmenlerin gözaltına alınmasıyla sonlanacaktı.

Filmlerin çekimi dursa da bu filmlere olan ilgi esasen hiç azalmadı. Sadece platform değiştirdi. Seksenli yıllarda video piyasasında kendine yer bulan bu filmler, doksanlardan sonra ortaya çıkan VCD dönemiyle tekrar format değiştirip izleyenleriyle buluştu. Daha sonra şifreli kanallarda da gösterilen bu filmler 2000 sonrasında ise internetin sağladığı olanaklarla izleyicilerine ulaşmaya devam ediyor. Sinemalardaki varlıklarının da 1980’de kesildiğini söyleyemeyiz. Zira seks filmleri oynatan sinemalar sonra tekrar ortaya çıkmaya başladılar. Doksanların sonuna kadar ülkenin farklı yerlerinde seks filmleri oynatan sinemalarda bu filmlerin kimi örneklerini görmek olasıydı.

YETMİŞLERİN JAPON SİNEMASI: EROTİZMDEN PORNOYA

Japon sineması açısından kısır geçen 70’li yıllar sadece Japon toplumu için değil tüm dünya için zor geçen bir süreçti. 1973’te dünyayı derinden sarsan petrol krizi tüm ülke ekonomilerini çökme noktasına getirmişti. Bunun sonucu olarak bozulan ekonomiler insanları daha fazla birikim yapmaya yöneltti. Sadece Japon sineması değil tüm Japon ekonomisinde ciddi bir durgunluk ortaya çıktı. 70’lerle beraber sinema tüm dünyada olduğu gibi eski büyüsünü yitirmişti.

Hollywood yapımları gösterime girerken, Japon sineması tam anlamıyla bir darboğazdan geçiyordu. Sinema stüdyoları bu durumla başa çıkabilmek için farklı yollar aramaya başlamışlardı. Bunlardan en önemlisi televizyonda gösterilme ihtimali olmayan kadın teşhiri ve şiddet sahneleriyle dolu filmlerin yapılmasıydı. Bu tarz filmlere Pink Film (Pembe Film) adı verilir. 1971-1982 dönemi Japon sinemasında Pembe Filmler’in en güçlü olduğu dönemdir. Geçmişinde çok sayıda büyük kaotik şiddet sarmalları yaşayan Japonlar için bu filmler son derece cazibeliydi. Kadınlara cinsel saldırının olağan sayıldığı bu yapımlar için ülkenin önemli yapım şirketi Nikkatsu yapım şirketi ön ayak olarak önemli bir kararla Pembe Film işine girdi. Birçok saygın sinemacı bu yüzden şirketle anlaşmasını sonlandırdı. Ancak şirket bu pornoya yakın filmleri çekecek yönetmen bulmakta zorlanmayacaktı.

Pembe Filmler’in ilk örneği sayılacak yapım yönetmen Tetsuji Takechi tarafından 1964’de çekilmişti. Hakajitsumu isimli film sansür kurulu tarafından hoş karşılanmamış aynı yıl olimpiyatların da Tokyo’da yapılıyor olmasının da tetiklemesiyle film yasaklanmıştı. 1965’de ise aynı yönetmen Kuroi Yuki ikinci filmini yaparak türün ikinci örneğini ortaya koydu. Politik bir altyapısı da olan filmde silah taşıyınca ereksiyon olan bir adamın Japonya’daki Amerikan üslerindeki askerleri öldürmesi anlatılıyordu.

Koji Wakamatsu ise bu tür filmlerin en önemli yönetmenidir. Özgün yönetmenin bu alandaki ilk filmi 1965’de çektiği Secrets Behind the Wall filmiydi. Berlin Film Festivali’nde gösterilen film Pembe Filmler’in ayak seslerini duyulduğunu gösteriyordu. 1966’da çektiği The Embryo Hunts in Secret filminde bir daireye kapatılmış kadının şiddet ve cinsel saldırıya maruz kalması resmediliyordu.

1967’de Amerika’da yaşanmış bir katliamı anlatan gazete haberinden hareketle çektiği Violated Angels filminde kadınlar yurduna giren bir katilin sırayla kadınları kurşunlamasını ve kadınlara duyduğu nefreti izleriz. Kadınlarla sevişemeyen iktidarsız katilin gösterildiği sahneler psikanalitik okumaya müsaittir. Kadınlardan birinin kucağında uyuduğunun rüyasını gören adamın Freud’un Elektra Kompleksi olarak tanımladığı anneye duyulan sevgiyi aşamadığını anlamak güç değil.

1969 yapımı Go Go Second Time Virgin türünün orijinal yapımlarından biridir. Dört serseri erkeğin cinsel saldırısına uğrayan kadının ve cinsel saldırıyı izleyen zayıf karakterli başka bir erkeğin yaşadıklarını anlatan yapım çatı katında başlayıp çatı katında biter. Arkadaş olan ikilinin yaşamlarına odaklanan yönetmen, kadının da erkeğin de geçmişlerinde saldırıya uğramış kişiler olduklarını izleyiciye sunar. Şiirsel görüntüler ve etkileyici bir müziği olan yapımda bireysel bir hikâye gibi dursa da Japon toplumunun karanlık aile yapısı eleştirilir. Siyah beyaz çekilen filmde sadece erkeğin kendine saldıranlardan intikam aldığı sahnelerde ekran renklenir. Şiddet, bunalım, umutsuzluk, depresyon, korku gibi karanlık temalar etrafında dönen film, iki gencin intiharıyla sonlanır.

1972’de çektiği politik zeminli Pembe Film örneği Ecstasy of the Angels’da devrimci bir grubun eylemlerine odaklanır. Gençlerin ABD mühimmat deposundan silah çalıp Tokyo’da bir polis merkezine gerçekleştirmeyi planladığı saldırı ve grubun kendi arasındaki çatışmaları konu alan film içinde çoğu zaman kopuk kopuk sevişme sahneleri yer alır. Siyah beyaz çekilen film sevişme sahnelerinin bazılarında ansızın renklenir.

Pink Filmler’de karşımıza çıkan politik mesajların en önemlisi Amerikan askerlerini yaptığı olumsuzluklardır. 1972 yapımı Sex Hunter: Wet Target filminin konusu da bu çerçevede. Sarhoş Amerikan askerlerini cinsel saldırıya uğrayan kız kardeşinin intikamını almak için hapisten kaçan adamın yaşadıklarını anlatıldığı filmde; kardeşinin öcünü almak için genç adam da aynı yöntemi kullanacaktır.

Pink Filmler’in en önemlilerinden biri de 1973 yapımı Sex and Fury. Norifumi Suzuki’nin çektiği filmde küçük bir kızken gözleri önünde babasını kaybeden bir genç kızın intikam hırsıyla çıktığı yolculukta başından geçenler resmedilir. İyi bir kılıç ustası ve usta bir kumarbaz olan genç kadın, yine bir kumarbaz olan arkadaşı öldürülürken, son isteği olarak geneleve satılan kız kardeşini kurtarmasını ister. Bu teklifi kabul eden kadın, kızı kurtarmaya karar verir. Fakat çıktığı bu yolculuk onu aynı zamanda babasının da katillerine götürür. Oldukça hareketli bir film olan Sex and Fury bu türün bilinen iyi örneklerinin başında geliyor.

Yetmişlerin ikinci yarısında da şiddet ve cinsel saldırı sahnelerinin sonunun gelmediğini anlıyoruz. Assault! Jack the Ripper filminde insan öldürdükçe daha iyi seviştiğini düşünen bir adamın yaptıkları beyazperdeye yansıtılmış. Yönetmen Yasuharu Hasebe’nin çektiği Assault! Jack the Ripper (1976), Rape! (1976), Rape! 13th Hour (1977) ve Raping! (1978) filmlerinin sadece isimlerinden de bu durumu anlamak mümkün!

Hem Yeşilçam’da hem de Japon sinemasında yaklaşık aynı dönemde izleyici kitlesinin değişmesinden sonra seks filmleri furyası kendi izleyici kitlesini yarattı. Kadın bedeninin teşhiriyle başlayan bu akım, giderek kendini daha da dibe çekerek cinsel saldırı sahnelerinin yaygın olarak ortaya çıktığı bir yapıya dönüştü. Yeşilçam filmlerinde köy yaşamı önemli bir platform görevi görürken, filmler toplumsal bilinçten yoksun bir anlayışın ürünüdürler. Japon sinemasında ise ABD üslerine ve Amerikan askerlerinin yaptıklarından ötürü yargılanmıyor olmalarına yönelik açıktan tavır takınan ve kadın teşhiri odaklı yapımlar ortaya çıkmıştı.


Rıza Oylum kimdir?

1984 İstanbul doğumlu. İstanbul Kültür Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde lisans, Trakya Üniversitesi’nde aynı alanda yüksek lisans eğitimi aldı. Varlık, Virgül, Agora, RadikalGenç, Birgün, Cumhuriyet Kitap, Film Arası, Kitapçı, Sendika.org, ve Edebiyathaber.net gibi farklı mecralarda sinema ve edebiyat merkezli metinler yayımladı. Uzakdoğu Sineması, Rus Sineması, Alman Sineması, Ortadoğu Sineması, Dünya Yönetmenlerinden Sinema Dersleri, Doksanlar, Dünya Yazarlarından Yazarlık Dersleri ve İran Sineması kitaplarını yazdı. Ulusal ve uluslararası festivallerde jüri, küratör ve yayın editörü görevlerinde bulundu. Türkiye’de ve yurtdışında ülke sinemaları üstüne konferanslar verip workshoplar yaptı. Halihâzırda bir vakıf üniversitesinde sinema tarihi dersleri veriyor. Seyyah Kitap’ın genel yayın yönetmenliğini sürdürüyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI