Murat Sevinç
Murat Sevinç

Bir yurttaşlık ‘öğretmeni’ olarak, Çiğdem Toker...

Perşembe, 21 Kasım, 2019
Bugün size söz edeceğim kitap henüz yayınlandı. Çok iyi hukukçuluk ile çok iyi gazeteciliğin, dürüst ve çalışkan bir zihinde birleşmesinin ürünü. Çiğdem Toker, yazılarını, mesleki özenini ve kararlılığını yıllardır özenerek takip ettiğim bir gazeteci/yazar. Büyük kazançlar yolunda boş işler ve yurttaşı uyutma peşinde koşan düzenbaz gazetecilerin hayli popülerleşebildiği bir devirde, yaptığı işin ‘kamusal yararı’ eşsiz.

Malumunuz, ana muhalefet partisi yerel seçim propagandasında ‘yolsuzluk’ yerine dikkat çekici bir biçimde ‘israf’ kavramını tercih etmişti. Bu tercihin nedeni, yolsuzluk denildiğinde muhafazakâr kesimin rahatsız olduğu yönündeki kanaatti. Onların da kabullenip hak vereceği, dini karşılığı olan bir sözcük tercih edilirse, dert anlatmanın daha kolay olacağı düşünülmüştü. Oy almaya, iktidar seçmenini ikna etmeye gereksinim duyan muhalefet açısından çok da yanlış bir yöntem değildi belki de. Fakat diğer yandan, bu dönemde muhafazakâr jargona ve siyasete teslim olunduğunun da göstergesiydi.

Daha önce de defalarca yazmaya çalıştım: İnançlı kesim ile iletişim şart ama kullanılan dilin niteliği de o iletişimin bir parçası kabul edilmeli. Aynı kitleyle, sol kavramlara başvurup sözcükleri çarpıtmadan ‘sohbet’ etmek mümkün. Zira samimi ve dertlerine deva olacak bir dil arıyorlar.

Bu arada benzer bir çabanın, yine çaresizlik hissiyle 1960’larda da yaşandığını hatırlatmakta yarar var. İnönü, 1965’te CHP’nin konumuna ilişkin ‘ortanın solu’ ifadesini kullandıktan bir zaman sonra, AP’liler her zamanki sağcı süfliliğiyle “Ortanın solu Moskova yolu” sloganına başlar. Bunun üzerine CHP’de, halka sol düşüncenin kötü bir şey olmadığını anlatabilme kaygısıyla, “kalbimiz de sol tarafta, kötü bir şey olsaydı orada olmazdı!” gibi ikna cümleleri önerenler çıkar. Anlayacağınız ‘müesses solun’ halkla iletişimde yaşadığı çaresizlik hissi yeni değil!

Kişisel olarak CHP’nin neden ‘israf’ sözcüğünü tercih ettiğini anlamaya çalışsam da, hak veremiyorum. Yalnızca seçmene fazlaca saf muamelesi yaptığı için değil, geleceğe dair umut da aşılamadığından. Yolsuzluk yapanı günü gelince yargılarsınız, israf edeni ne yapacaksınız?! Halkın emeğini, vergisini, hukuk kurallarını görmezden gelen siyasi istismarı, hukuk dışılığı; israf gibi, doğrusu ‘hımmm çok yanlış, yapma bir daha’ nevi uyarıyla geçiştirilebilecek bir eylemin adıyla karşılamak…

Yolsuzlukla mücadele ‘yurttaşlık’ meselesiyle doğrudan ilgili. Tarihsel ve güncel olarak bir devlet ile yurttaşı arasındaki en belirgin ‘teyellerden’ biri hiç kuşkusuz ‘vergi’ ödevi. Yüzyıllar önce uyruk temsilcilerinin (İngiltere’de) ‘taleplerinin,’ zamanla parlamentonun eline geçen ‘yasama yetkisine’ dönüşmesinin temelinde, kralların vergi salmalarına ‘izin verme’ yetkisi yatıyor. Türkçesi, “Eğer temsil hakkı yoksa vergi de yok,” olan ilke, vergi toplamak isteyen krallara karşı, parlamentonun ‘temsil’ hakkını ileri sürmesi anlamına geliyor. Bugün ‘yurttaşlık’ olarak adlandırdığımız aidiyetin/kimliğin nüvesi, krala tahsis edilecek verginin hesabını soran bu zümre temsilcilerinin ısrarı.

Hal böyleyken yurttaş, öncelikle ödediği verginin hesabını sormakla mükellef. Vergi, yurttaş emeğidir ve ancak içinde var olunabilen topluma karşı bir ödevdir. Kamusal harcamalar ancak vergiler ile karşılanabilir ve bu yüzdendir ki ‘bütçe’ konusu, yani vergilerin hangi kurumlara ne ölçüde tahsis edileceği, yurttaşların devletten hesap sorma hakkı ile doğrudan bağlantılıdır.

Ezcümle, kamu kaynaklarının siyasi gücün istismarı ile kötüye kullanılması, bir yurttaşın yurttaşlık hakkının ve devlet ile kurduğu ilişkideki temel bağın yok sayılmasıdır.

Bugün size söz edeceğim kitap henüz yayınlandı. Çok iyi hukukçuluk ile çok iyi gazeteciliğin, dürüst ve çalışkan bir zihinde birleşmesinin ürünü. Çiğdem Toker, yazılarını, mesleki özenini ve kararlılığını yıllardır özenerek takip ettiğim bir gazeteci/yazar. Büyük kazançlar yolunda boş işler ve yurttaşı uyutma peşinde koşan düzenbaz gazetecilerin hayli popülerleşebildiği bir devirde, yaptığı işin ‘kamusal yararı’ eşsiz. Dolayısıyla Toker’in Tekin Yayınevi’nden çıkan “Kamu İhalelerinde Olağan İşler” başlıklı etkileyici çalışmasını tanıtmak da benim için kamusal bir görev sayılır.

Çiğdem Toker, Kamu İhalelerinde Olağan İşler, 2019, Tekin Yayınevi, syf. 296

Toker’in çalışması, gazete yazıları, bolca belge ve yeni bilgilerden oluşuyor. AKP’nin ilk yıllarından bugüne ihale düzenini tüm açıklığıyla anlatıyor. Bir kısmı ya bildiğim ya da duyduğum bilgilerden oluşan kitabın sonuna geldiğimde, bir hayli gerginleştiğimi, sinirlendiğimi, mutsuz olduğumu hissettim. Yalnızca anlatılan yolsuzluk (pardon, israf) hikâyelerinin boyutu nedeniyle değil, her şeyin gözümüzün önünde olması, hakikaten berbat hissettiriyor. Yurttaşlık dersi niteliğinde olan bu kitap, bizlerin yüzüne ‘aslında’ yurttaş olamadığımızı, yurttaş muamelesi görmediğimizi, nasıl küçük düşürüldüğümüzü bir güzel anlatıveriyor.

Çiğdem Toker, yukarıda da söyledim, 2000’lerin başına dönüyor çalışmada. Hani şu AKP ile ileri demokrasiyi yakalayacağımıza, AB’ye gireceğimize, askeri vesayetin sona ereceğine, derin devletin sönümleneceğine inanılan yıllar. Öncelikle şunu söylemek istiyorum: AKP döneminde, her şey bir yana yalnızca dikkatli bir biçimde ‘Resmi Gazete’ okuru olmak dahi, olup biteninin yönünü anlamakta çok yardımcı olabilirdi. Ben bunu kendi alanımda yaşadım. AKP hemen her hukuksal, anayasal adımı, kendi çıkarları doğrultusundaki ‘bir sonraki adımı’ hesaplayarak (2017 değişikliğine dek!) attı. Ancak o yıllarda öyle bir ‘yaşasın demokratikleşiyoruz’ şamatası yapıldı ve belli bir tarihten sonra ulusalcı zihniyetin de öyle hataları oldu ki (367 kararı ve parti kapatma davası başta olmak üzere), ikisinin kapışması esnasında söylenmeye çalışılan her makul ses, arada boğuldu.

Diyeceğim, mütemadiyen ‘altın çağ’ benzetmesiyle anılan o ‘parlak’ yılların AKP’si, her fırsatta bugünkü AKP’yi ‘müjdeliyordu,’ ancak dert anlatılamadı. Görmezden gelindi. İşte Çiğdem Toker çalışmasını o ‘altın çağdan’ başlatarak doğrusu çok yararlı bir iş yapmış. Böylece ‘kuruluş ayarları’ efsanesinin ne denli zırva olduğu da açıkça görülebilmiş. Doğru, hiçbir parti ‘şaşmaz bir rota’ izlemez, partilerin yaşamı dönemlere ayrılır ve AKP’nin ilk yılları ile günümüzün ‘aynı’ olduğunu iddia etmek gerçeklerle bağdaşmaz; ancak siyasi hareketlerin bir sınıfsal tabanı ve nihai niyeti-amacı vardır ve bunlar da pek değişmez. AKP, söyleminin farklı olduğu ilk gününde de neo-liberalizmin en hevesli uygulayıcısı olmaya soyunmuş bir siyasal İslam partisiydi.

Toker, tek başına başarılamayacak, bir ilişki, bir süreç (ve tabii özel sektörün de işin içinde olduğu) olarak değerlendirdiği ‘yolsuzluğun’ tanımı Şeffaflık Örgütü’nden ödünç almış:

“Emanet edilmiş gücün, özel çıkarlar için kötüye kullanımı.”

Ardından, yazının başındaki tartışmaya değinip ‘yolsuzluk’ yerine ‘israf’ sözcüğünün kullanılmasını eleştirmiş. Belki hatırlayan kalmıştır; AKP iktidara “3Y”ye son verme vaadiyle gelmişti: Yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklar. Toker haklı olarak ‘israfı’ kullanmayı reddediyor:
“…ilana çıkmadan, milyonlarca liralık kamu kaynağını muhtelif odalarda, rekabetin sağlanmadığı ihalelerde dağıtmanın adı ‘israf’ olamazdı.”

Haksız mı? Öyle ya, insan musluğu birkaç dakika açık unutursa adı israf olabilir belki, ancak yarışa girmeden milyonlarca liralık ihaleyi alınca!

Çalışmanın ana konusu, olağanüstü durumlar için öngörülmüş usullerin, olağanlaştırılması:
“…AKP kamu ihalelerinde pazarlık usulünün ‘b’ fıkrasını sık ve yaygın uygulayarak kendisine emanet edilen gücü özel çıkarlar için kullanıyor.

Toker’in derdi, ihaleleri alan şirketleri bir suçla ilişkilendirmek değil. Yapmaya çalıştığı, iktidarın, ihalelerdeki ‘pazarlık usulünde’ ve firmaların davet edilmesi yönteminde ısrarcı oluşu. Israrın hukuk dilindeki karşılığı ise, KİK (Kamu İhale Kanunu), 21/b maddesi. Yazar, 21/b’nin tek yol olmadığını ancak bu usulle gerçekleştirilmiş ihalelerin önemli bir kısmının yasa maddesindeki ‘bağlayıcı koşullara uygun olmaktan uzak’ olduğunu belirtiyor. Bunun sonucu olarak, memleketin uluslararası endekslere ve kurum raporlarına yansıyan hali, pek vahim.

KİK’te, pazarlık dışında, ‘açık’ ve ‘belli istekliler arasında’ adı verilen başkaca ihale yolları da sayılıyor. Konumuz olan pazarlık usulü ise şu demek:

“Olağanüstü bir durumda, özel bir halde, bir işi acele yaptırmak bir ihtiyacı çabuk satın almak gerekiyorsa, kamu idaresi ihaleyi rahat yapabilsin diye tasarlanan madde.” Bu usul yasanın 21. maddesinde düzenleniyor. Çalışmada üzerinde özellikle durulan ‘b’ fıkrası özel nitelikte: “Doğal afetlerde salgın hastalıklarda, can ve mal kaybı tehlikesi gibi önceden öngörülemeyen; tüm bunların yanında, aciliyet gerektiren durumlarda…”

Buradaki amaç, yurttaşın mağdur edilmemesi için ihtiyacın hızlı karşılanması. Diyelim bir yol çöktü, zaman kaybına tahammül yok; bu durumda KGM 21/b’yi uygulayıp ilan vermeden en az üç şirketi davet edebiliyor. Buraya kadar bir anormallik yok tabii. Fakat son yıllarda pek çok önemli/büyük ihale bu yolla verilmiş durumda. Genellikle aynı şirketlere. İnsan ister istemez, Türkiye’nin doğal afet ve salgın hastalıklardan perişan düşmüş olması ihtimalini düşünüyor, ancak böyle bir durum yok!

Toker, 21/b ile yapılan ihaleler ve şirketler hakkında ayrıntılı bilgiler sunuyor. Yalnızca yol yapımı değil, davetli ihale yoluna DSİ, TOKİ, valilikler, Adalet Bakanlığı (örneğin yeni cezaevi yapımları), belediyeler de başvuruyor. Yine hepsinde tanıdık şirketler.

Toker, KİK’in kabul edildiği tarih olan 1 Ocak 2003 tarihine dikkat çekiyor. Kanun, üçlü koalisyonun (DSP-MHP-ANAP) krizden çıkardığı dersleri içeriyordu ve AKP o yasanın uygulayıcısı oldu. Bugünlerin başlangıcı ise 2006 yılı. Toker’ göre, gazeteci Şükrü Küçükşahin’in 2006 yılında Hürriyet’teki “Ali Dibo” yazısıyla ortaya çıkardığı yolsuzluk dönüm noktası oldu. Toker’in Küçükşahin’den yaptığı alıntı şöyle:

“Bu yazılarda, AKP Grup Başkanvekili ve Hatay Milletvekili Sadullah Ergin’in ihalelerin hangi partililere verileceğini gösteren, kendisinin ‘Karalamaydı’ dediği el yazısını taşıyan belgeyi ortaya koydum.”

İddiaya göre, dönemin AKP Grup Başkanvekili Sadullah Ergin’in yönlendirmesiyle çok sayıda yerel nitelikli kamu ihalesi partili yöneticiler tarafından kazanılıyordu!

O yıllar ile bugün arasındaki devasa fark ise, o gün bu iddiaların soruşturulabilmesi! KİK, gazete haberini ihbar kabul ederek kendiliğinden harekete geçiyor, tespit ettiği yasaya aykırılıklar Resmi Gazete’de (13-14-15 Ocak 2007 tarihli) arka arkaya yayımlanıyor ve KİK’ten Bakanlığa soruşturma talebi gönderiliyor. Dönemin başbakanı Erdoğan’ın ne söylediğini tahmin etmek güç değil: “10-15 milyarlık küçük işler… Elinizde belge varsa gösterin… Partimizi yıpratmaya çalışıyorlar…”

Soruşturma nasıl yapılabiliyor peki? Çünkü o dönemde hâlâ işleyen bir bürokrasi ve özerk kurumlar var. Hani AKP’liler, “Yav bu oligarşik bürokrasi ilerlememize engel oluyor,” diyordu ya, hah işte o bürokrasiden söz ediyorum. “Ali Dibo” olayından sonra AKP ihale bürokrasisinden ‘kurtulma’ operasyonuna hız verdi, KİK mevzuatında acil değişiklikler yapıldı ve on yılda öylesine başarılı oldu ki artık ferah feza haldeyiz, gönüllerince at koşturabiliyorlar.

Çiğdem Toker’in çalışması, sonraki yılları, ‘istisnaların nasıl genel kaide haline geldiğini,’ denetimlerden kaçış yollarını, son döneme ağırlık vererek örnek ihaleler üzerinden inceliyor. Aynı yöntemler, aynı isimler, aynı şirketler…

Toker’in çalışması ‘kamusal’ hizmet. Çiğdem Toker işini ciddiyetle yapan bir gazeteci olarak; yurttaşlık nedir, ne olmalıdır, milli irade söylemine dayanarak neler yapıldı ve yapılabilir, hesap verilebilirlik, saydamlık ve özgür medya neden bir demokrasinin ‘olmazsa olmaz’ ilkeleridir, anlatıyor.

O anlatırken, siz boğuluyorsunuz! Nasıl da yurttaş olmadığınızı, mütemadiyen hakarete uğradığınızı bir kez daha anlıyorsunuz. Sonunda, “Vay be, benim vergimi, benim kazancımı ne israf etmişler hakikaten” deyiveriyorsunuz!

Son sözü yazara bırakıyorum:

“…yolsuzluğun kamu ihaleleriyle başlayıp kamu ihaleleriyle biten bir konu olmadığının altını çizmek zorunlu. Acı duyduğumuz, bedel ödediğimiz, itiraz ettiğimiz, hak etmediğimizi düşündüğümüz hiçbir memleket meselesi ‘emanet edilen kötüye kullanımı’ndan bağımsız değil. Ne adalet, ne sağlık, ne doğa, ne eğitim, ne de Kürt meselesi.”

Kitabı edinmenizde büyük yarar var.

Çiğdem Toker’e, bir yurttaş olarak, teşekkür borçluyum…


Murat Sevinç kimdir?

İstanbul'da doğdu. 1988'de Mülkiye'ye girdi. 1995 yılında aynı kurumda Siyaset Bilimi yüksek lisansına başladı ve 1995 Aralık ayında Anayasa Kürsüsü asistanı oldu. Anayasa hukuku ve tarihi konusunda makaleler ve bir iki kitap yayınladı. Radikal İki ve Diken'de çok sayıda yazı kaleme aldı. 7 Şubat 2017 gecesi yüzlerce meslektaşıyla birlikte OHAL KHK'si ile Anayasa ve hukukun bilinen ilkelerine aykırı bir biçimde kamu görevinden atıldı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI