Kandil, düalizm, devletçilik

Salı, 12 Kasım, 2019
Farklı ülkelerde ve aralıklarla da olsa İslam tarihinde bin yılı aşkın geçmişe sahip mevlit kandili kutlamalarının ve Kuran'a ezeli varlık niteliği tanımanın devletler dışında mikro iktidarlar yarattığını da söylemek gerekir. Seyyidler, gavslar, şeyhler gibi din adına kurulan mikro iktidarlara yol açışı da böyle bir sapmanın kaçınılmaz sonucu tabii...

Din alanında düalizm, Tanrı-insan karşıtlığıdır. Öte dünya Tanrısal alan yeryüzü insana ait alan olarak birbirine indirgenemez iki karşıt varlık kabul edilir. Düalizm/ikicilik anlayışına mukabil bircilik/vahdet ekolleri arasındaki kadim çatışmanın, hicretin ilk yüzyıllarındaki temel tartışmalara yansıması ve iki görüşten galebe edenin bugüne kadar Müslüman toplumların düşünce dünyasını şekillendirmiş olması, günümüz çatışmalarının da beşiği. En dar haliyle Kuran’ın yaratılmış mı ezeli mi olduğu yolundaki görüş ayrılıklarında karşımıza çıkar ikicilik ve bircilik ekollerinin İslam düşüncesine yansıyış biçimi. Bu tartışmalarda Kuran’ın mahluk/yaratılmış olduğunu söyleyen düşünürler, genel kabulden ayrılanlar manasına gelen Mutezile adıyla anılıp, katı Sünni mezhepçileri düşünceyi sapmış, ihanet etmiş veya gaflet içinde sayma eğilimi. Etiketleyerek öteleme, ötekileştirerek yadsıma kolaycılığıyla bugün de rivayet nakillerini değil aklı önceleyenlere neo-mutezile diyenler çıkıyor.

İslam tarihinin gün yüzüne çıkamamış nice karmaşasından birisi de Mihne süreci ve Maveraünnehir Katliamı isimleriyle bilinen devlet/hilafet terörü sonrası Kuran ezeli varlık anlayışı egemen oldu Sünni akideye. Mutezile alimlerinin öngördüğü gibi ikicilik galebe edince Kuran ve ayetlerin yeniden yorumlanması hep sorunlu bir alan olageldi. Kuran insan için yaratılmış bir rehber değil de öte dünyaya Allah katına ait bir ezeli varlık kabul edilince Mushaf tertibini sorgulamanın bile dinden çıkmak sayıldığı günlere geldik işte.

Mihne ve Maveraünnehir katliamlarından yüz yıl kadar sonra mevlit kandilinin icadıyla yeni bir boyuta evrildi Müslümanın düşünce dünyası. Vahdet prensibini zedeleyen, inanç sorunu yaratan bu evrilmenin kaçınılmaz sonucu olarak din adına sorgulanamaz, tartışılamaz olanların sayısı artıverdi. Peygamber, insana ait alanda, yeryüzünde ve öte dünyadaki yaratıcı Allah ile iki karşıt varlık olarak algılanmaya müsait kılındı. Ne Kuran için ne Peygamber için kimse açıkça karşıt varlık ifadelerini kullanmadı şüphesiz. Ancak dindarın zihniyetinde billurlaşmadan varlığını sürdüren karşıtlıklar halinde kaldığı için karmaşıklaştı inanç düzlemi.

Düalizmin eseri diyebileceğimiz bu karmaşaya örnek niyetine sadece Allah demek yeterli olur. Allah ismini celle celalühü (cc) gibi bir kutsama sözü kullanmadan çok rahatlıkla ve yaygın şekilde telaffuz edebiliyoruz. Ancak, peygamberi, efendimiz (Hz) takısını kullanmadan salt ismiyle Muhammed olarak anmaktan çekiniriz genellikle biz dindarlar. Sadece Muhammed ismiyle peygamberimizden söz etmek saldırılara hedef kılar bizi. Ama tek sorun saldırılara hedef olmak endişesi değil. Peygambere saygısızlık endişesi Allah’a saygı gayretinin önüne geçiyor, günümüz Müslümanlarında. Ve işte bence bunda da kandil kutlamalarının payı var. Mevlit kandilleriyle kutsamada ifrata varılınca peygamber yeryüzünde karşıt varlık gibi bir konuma sürüklenebiliyor. Sapkın olan Mutezile mi yoksa peygamberi beşer konumundan, Kuran’ı yaratılmış konumundan çıkaran katı Sünni-selefi yorumlar mı, işte bunu çokça düşünmek gerekiyor.

Din-devlet ilişkisi çerçevesinde siyasetin bundan faydası ise malum hilafet düğümünde aranmalı. Yönetici, otoritesini tartışılmaz kılmanın aracı olarak kullanıyor, resmi mevlit kandil kutlamalarını. Çünkü beşer konumu flulaştırılmış peygambere halife olan yönetici, mutlak otoritesini kolayca kabul ettirebilir. Nitekim Fatımiler, Abbasilerle rekabet ederken çok yararlanmışlardı, peygamber soyu ve sevgisinden. Selçukluların dağılma döneminde Atabeg Muzaffereddin Gökböri, Fatımiler dışında mevlit kandili için resmi kutlama yapan ilk yönetici olup memuriyetini beylik statüsüne dönüştürmüştü. Daha sonra Eyyubilerin halka açık resmi kutlamalara dönüştürmesi de otoritesini yerel halka kabul ettirmekle ilişkiliydi.

Osmanlı dönemi biraz daha farklı görünüyor. Süleyman Çelebi’nin on beşinci yüz yıl başlarına ait olan peygambere övgü şiiri/naatı mevlit adıyla yüzlerce yıl boyunca en çok bilinen şiir olma ünvanını korumuştu. Bu ilk yüz yıllarda halkın okuduğu, okuttuğu Itrî’nin bestesiyle tekke müziği haline gelen Mevlid, sivil alanda kalabilmişti. Sarı Selim zamanında minarelere asılan kandillerle toplumsallaştığı görülür, dine ait özel kutlama gecelerine kandil ismi verilişi de böyle açıklanır. Fakat son yüzyıla gelindiğinde artık Osmanlı, “kandil alayı” gibi ayrıntılı, incelikli protokol kurallarına bağlanmış resmi kutlamalar gerçekleştiren bir devlet çoktan olmuştu.

Cumhuriyet tarihimiz de farklı değil. Hilafet kaldırılıp tekke ve zaviyeler kapatılmış, laiklik ilkesi kabul edilmiş ama halkın kandil gecelerine hürmette kusur edilmemişti. Hürmette kusur etmeyişin de ötesinde Kemalist rejimin camiye, cumaya gitmeyen memurları, kandil gecelerini halk arasında geçirmeyi vazife bilirdi. Sonraki tarihlerde TRT tarafından yapılan kandil programlarının, otoritesini gölgesinden nasiplenerek sürdüren devlet geleneğiyle ilgili kuşkusuz. Halkın din bilinci ve peygamber sevgisi kandil geceleriyle kısıtlanırken devlete itaat kandil programları aracılığıyla pekiştirildi. Devlet dine karşı değildi öyleyse devletin yaptıkları din buyrukları dışında sayılmazdı, halk nezdinde. Bugün bile “Piyango kumar” diyen olsa sokakta halktan “Kumar olsa devlet yaptırmaz” diyecek çok kişi çıkar. Ordusuna peygamber ocağı adını boşuna takmadı II. Mahmut ve bu ismi halk nezdinde kullanmayı aynı bilinçle sürdürdü Cumhuriyet. Geçmişten günümüze Müslümanların devletçi yapısını açıklıyor sanırım bu tarihçe.

Farklı ülkelerde ve aralıklarla da olsa İslam tarihinde bin yılı aşkın geçmişe sahip mevlit kandili kutlamalarının ve Kuran’a ezeli varlık niteliği tanımanın devletler dışında mikro iktidarlar yarattığını da söylemek gerekir. Seyyidler, gavslar, şeyhler gibi din adına kurulan mikro iktidarlara yol açışı da böyle bir sapmanın kaçınılmaz sonucu tabii…


Berrin Sönmez kimdir?

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi mezunu. Aynı üniversitede araştırma görevlisi olarak akademiye geçti. Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na giriş süreci üzerine yüksek lisans tezi yazdı. Halkevi ve kültürel dönüşüm konulu doktora tezini yarıda bırakarak akademiden ayrılıp öğretmenlik yaptı. Daha sonra tekrar akademiye dönerek okutman ve öğretim görevlisi unvanlarıyla lisans ve ön lisans programlarında inkılap tarihi ve kültür tarihi dersleri verdi. 28 Şubat sürecindeki akademik tasfiye ile üniversiteden uzaklaştırıldı. Dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağımlı yargısı, akademik kadroları “rektörün takdir yetkisine” bırakarak tasfiyeleri gerçekleştirdiği ve hak arama yolları yargı kararıyla tıkandığı için açıktan emekli oldu. Sırasıyla Maliye Bakanlığı, Ankara Üniversitesi, Milli Eğitim Bakanlığı ve Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde ortalama dört-beş yıl demir atarak çalışma hayatını tamamladı. Kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunucusu, feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI