Tülay Hatimoğulları: Egemenler Arap-Kürt savaşı istiyor

Pazar, 3 Kasım, 2019
Türkiye’deki Arap Alevilerde ciddi bir cihadist korkusunun hâkim olduğunu söyleyen HDP Adana Milletvekili Tülay Hatimoğulları’na göre Bağdadi’nin Türkiye sınırına yakın bölgede öldürülmesi, kaygıları haklı çıkarıyor. Türkiye, ABD ve Rusya’nın, yayılmasını istemedikleri Rojava deneyimini dengelemek için bir Arap-Kürt savaşını arzuladıklarını iddia eden Hatimoğulları, her iki halkın bu konuda dikkatli davranması gerektiği görüşünde. CHP’nin savaş tezkeresine verdiği desteğin ise Kürtlerde ciddi bir duygu kırılması yarattığını söyleyen Hatimoğulları, bu kırgınlığın CHP tabanına değil, parti yönetimine yönelik olduğu görüşünde…

Türkiye’nin 9 Ekim’de başlatıp ABD ve Rusya’nın frenlemesiyle durdurmak zorunda kaldığı Suriye harekâtı iç siyasette AKP lehine sonuçlar yaratsa da, bölgedeki dengeleri halklar aleyhine altüst etmiş görünüyor. AKP’nin, çoğunluğu Arap, milyonlarca Suriyeli mülteciyi, hâlihazırda Kürtlerin yaşadığı topraklara yerleştirme planının bölgede bir Arap-Kürt savaşını tetikleyebileceği, çizilen felaket senaryolarından bir tanesi.

Rojava’da korku içinde yaşayan milyonlarca insan, Türkiye içinde iktidarın bir satranç tahtasında kullanır gibi yönlendirdiği “Suriye Milli Ordusu” adlı cihatçı gruplar, naçar durumdaki milyonlarca mülteci, savaş tehdidi altındaki siviller, ABD ve Rusya’nın bölgedeki emperyalist emelleri, içerideki sıkışmışlığı dış müdahaleyle aşmaya çalışan AKP iktidarı ve onun bu hamlesini destekleyen anamuhalefet partisi CHP… Bölgede kirli egemenlik savaşları derinleşiyor ve “winter is coming!”

Hem Suriye’yi hem Türkiye’nin Suriye hattını yakından bilen HDP Adana Milletvekili ve TBMM Dışilişkiler Komisyonu Üyesi Tülay Hatimoğulları’na bağlanıyoruz…

IŞİD lideri Bağdadi, sizin memleketiniz olan Hatay’a çok yakın, Türkiye’nin kontrolü altında olan bir bölgede öldürüldü. Sizce bu, siyaseten nasıl bir anlam taşıyor?

Türkiye İdlip bölgesinde 12 gözlem noktasına sahip. Şimdiye kadar bu bölgede sadece El Nusra ve türevi örgütlerin değil, IŞİD’in de ciddi bir örgütlenmeye gittiğine dair iddialarımız AKP tarafından hep reddediliyordu. Fakat Bağdadi’nin Türkiye sınırına 5 kilometrelik bir mesafede öldürülmesi, iddialarımızın doğruluğunu teyit etti. İdlip’ip, El Nusra ve IŞİD’in en çok barınabildiği yer olduğunu dünya kamuoyu zaten biliyor. IŞİD’den alınan her bölgeden sağ çıkmayı başaran selefi-cihadist çeteler İdlip’i kendilerine üs olarak seçtiler. Bu kümelenmenin Türkiye’nin dibinde, Hatay’a çok yakın bir bölgede gerçekleşmesi bizim açımızdan çok ciddi bir tehlike oluşturuyor. Buradaki IŞİD kadroları zaman zaman Türkiye’yi de açıktan tehdit ettiler.

Ne zaman?

Rusya ve Suriye rejimi bu bölgeye silahlı müdahalelerde bulunduğunda, Eylül 2018 tarihinde İdlip’teki çeteler “Türkiye İdlip’i satarsa, iki saat içinde Reyhanlı’yı alırız” tehditleri savurmuştu. Zaten bu bölgede sınır cihadist-selefi çetelere o kadar açık hale getirilmiş durumda ki, Haziran ayında Abdülbasit el Sarut adlı cihatçı lider için Reyhanlı’da kitlesel cenaze töreni düzenlendi, gövde gösterisi yapıldı. Hatay, Urfa gibi Suriye sınırındaki hiçbir bölge ne yazık ki bu cihatçılar yüzünden artık güvenli değil. IŞİD lideri Türkiye’nin dibinde yaşamış ve öyle anlaşılıyor ki kendisine göz yumulmuş. İktidar, bu selefi-cihadist çetelere verdiği sözleri tutamayınca, bedelini ağır katliamlarla, patlamalarla halkımızın ödemek zorunda kalması tehlikesi çok yüksek.

IŞİD lideri Ebu Bekir Bağdadi’nin 26 Ekim’de ABD tarafından düzenlenen operasyonda öldüğü açıklandı.

‘ARAP ALEVİLERDE ÇOK BÜYÜK BİR KORKU HÂKİM’

Hatay bölgesinde buna ilişkin bir tehdit algısı, korku var mı?

Özellikle Arap Alevilerinde çok büyük bir korku hâkim. Buna Adana ve Mersin’i de eklemek mümkün. Çünkü cihadist çeteler ellerini-kollarını sallayarak Türkiye’nin birçok iline rahatlıkla girip çıkabiliyor. 10 Ekim 2015’teki Ankara katliamından tutun da Gaziantep’teki düğün katliamına kadar, pek çok saldırı, yapabileceklerinin boyutlarını da bize hatırlatıyor.

Türkiyeli Arap Alevilerin korkularının kaynağı, somut dayanağı ne?

Cihadistler şimdiye kadar onları Suriye’deki iktidarla özdeşleştirerek çok sayıda tehditler savurdu. O yüzden Hatay, Adana ve Mersin hattında yaşayan Arap Aleviler kendilerini tıpkı Kürtler gibi çok daha güvensiz hissediyorlar. Sınırda selefi-cihadist çetelerin yoğunluğu, bu halklar açısından çok büyük bir tehdit unsurudur.

Türkiye’nin 9 Ekim’de başlattığı sınır ötesi harekâtın, çok yoğun bir mülteci nüfusun da olduğu sınırın bu tarafında ne tür etkileri oldu?

Suriye savaşı başladığından beri, AKP’nin Suriye için belirlediği politikanın açık etkisiyle sınır bölgelerinde oluşan tedirginlik, 9 Ekim itibariyle daha da artmış durumda. Alevisi, Sünnisi, Kürdü, Arabı fark etmiyor, herkes çok tedirgin. Ama Alevilerdeki tedirginliğin bir tık daha ileride olduğunu söylemem gerekiyor. IŞİD ilk ortaya çıktığında, Hatay’ı da dahil eden Levant bölgesi için “Alevilerden temizleyeceğiz” demişti. Suriye’de aldıkları ağır yenilgiler yüzünden bu söylemler şu an zayıflamış olabilir ama IŞİD’in ideolojik yaklaşımının bu yönde olduğunu ve güçlendiği anda da bu hedeflere yöneleceğini herkes biliyor. Öte yandan özellikle Kobani’de aldıkları yenilginin intikamını bütün Kürtlerden almak istedikleri de açık. Dolayısıyla sınır bölgelerindeki Kürtler de sürekli bir tehdit altında.

Suriye’nin kuzeydoğusuna 9 Ekim’de başlatılan Barış Pınarı Harekatı, 17 Ekim günü ABD’ye yapılan anlaşmanın ardından durdurulmuştu.

‘AKP, MÜLTECİLERİ KULLANARAK CİHATÇILARI GİZLEMEYE ÇALIŞIYOR’

Mülteciler açısından nasıl bir tablo söz konusu?

AKP’nin, Suriye’de savaş başladığı andan itibaren oradaki halkı ısrarlı bir biçimde Türkiye’ye davet ettiğini unutmamalıyız. Biz daha o tarihlerde AKP’nin derdinin savaş mağdurlarını kollamak olmadığının, mültecilerin araçsallaştırılmak istendiğinin farkındaydık. Öyle de oldu. Şu an Reyhanlı nüfusunun yarıdan fazlası Suriyeli ve bunların elbette önemli bir bölümü savaştan kaçan sığınmacılar. Ama önemli bir bölümünün de, kamplarda sığınmacıymış gibi barındırılan selefi-cihatçılar olduğunu biliyoruz. Bunları ben şahsen gözlemledim. Mülteci karşıtlığına çok çabuk dönüştürülebilecek bu tür tespitleri yaparken elbette çok hassas davranmalıyız. O yüzden savaş mağdurlarıyla selefi-cihatçıları çok net biçimde birbirinden ayırmak gerekiyor. AKP tam da bu ayrımı engellemeye, mültecileri kullanarak cihatçıları gizlemeye çalışıyor.

Türkiye’nin Suriye’nin kuzey hattı boyunca bir “güvenli bölge” oluşturup iki milyon mülteciyi buraya yerleştirme planının altında nasıl bir hedef yatıyor peki?

Bu, demografik yapıyı değiştirerek Türkiye ile Suriye Kürdistan’ı arasına bir Arap kuşağı yaratma projesidir. Zaten AKP’nin mültecileri korumak, onlara yeni bir hayat sunmak gibi bir politikasının olmadığını, ama çeşitli hedeflerini bu kisve altında gerçekleştirmeye odaklandığını yıllardır ifade ediyoruz. Bırakın Suriye’ye dair projeleri, içeride de mültecileri ucuz işgücü olarak, çok kötü, güvencesiz koşullarda kullanıyor AKP. Eğer hedef, Türkiye içindeki mültecilerin dönmesiyse, barışına ve yeniden imarına katkı sunacağınız, istikrara kavuşmuş bir Suriye’de herkes belki kendi köyüne, kasabasına, şehrine dönmek isteyecektir.

Peki mültecilerin Rojava’ya yerleştirilmesinin toplumsal sonuçları ne olur?

Siz kalkıp da örneğin bir Halepliyi Serekanîyê’ye yerleştirirseniz, sadece şimdiyi değil, geleceği de çatışma zeminine oturtmuş olursunuz. Çünkü mülteci yerleştirmeyi planladığınız toprakların da üzerinde, oranın sahipleri yaşıyor şu anda. Fakat Türkiye’de kuzeydoğu ve kuzeybatı Suriye sanki sadece savaşçıların bulunduğu, sivillerin yaşamadığı bir coğrafya olarak anlatılıyor. Oysa orada çoğunluğu Kürtler olmak üzere Arap, Ezidi, Süryani, Ermeni, Keldani, milyonlarca insan yaşıyor. Geçen gün TBMM Genel Kurulu’nda da söylediğim gibi, düşünün ki Ankara’nın Çankaya’sında herhangi bir eve gidip “burayı ister gönüllü, ister zorla ama boşaltın, çünkü başkalarını getireceğim” diyorsunuz! Mültecileri götürüp o bölgeye yerleştirmekle aynı şeydir bu.

‘AKP GİBİ ABD VE RUSYA DA KÜRT-ARAP ÇATIŞMASINI ARZULUYOR’

Geçen hafta konuştuğumuz akademisyen Seda Altuğ, Kuzeydeki Kürtlerle Araplar arasında zaten tarihsel olarak gerilimli bir ilişki olduğunu, çünkü buradaki Arap nüfusun kahir ekseriyetinin Hafız Esad’ın Arap Kemeri politikası sonucu başka bölgelerden getirilip Kürt köylerine yerleştirildiğini söylemişti…

Bölgede bir Arap-Kürt çatışması potansiyeli var. Fakat daha da kötüsü, AKP iktidarının olası bir Kürt-Arap çatışmasından çıkar sağlayabileceğini düşünmesidir. Aslına bakarsanız AKP gibi ABD ve Rusya da Kürt-Arap çatışmasını arzuluyor.

Neden?

Çünkü orada genel bir bağımlılık ilişkisi kurabilmeleri için halkların birbiriyle savaşması gerekiyor. İstikrarsız bir Suriye’de Kürt de Arap da emperyalist güçlere bağımlı halde kalacaktır. Bu çatışma potansiyelini ortadan kaldırmak için, kimlerin bu çatışmayı arzuladığını yüksek sesle dile getirmenin faydalı olacağını düşünüyorum. Eğer bu güçler kapıyı aralamasa, Türkiye, uyduruk bir isimle Suriye Milli Ordusu dediği gruplarla birlikte o bölgeye giremezdi. Elbette bu icazetin verilmesinin tek nedeni sözünü ettiğimiz bağımlılık ilişkisini tesis etmek değil. Herkesin bildiği çok daha fazla hesap var. Ama bölgedeki bir Kürt-Arap savaşı, emperyalistlerin hiç de iyi gözle bakmadığı, bölgeye ve dünyaya yayılmasını kesinlikle istemedikleri Rojava deneyimini kendi lehlerine dengeleyebilir. Onlar “otur” deyince oturan, “kalk” deyince kalkan, iradesiz yönetimler istiyor. O yüzden Türkiye gibi ABD ve Rusya da Rojava deneyimini öldürmek istiyor.

Suriye Milli Ordusu (eski adıyla Özgür Suriye Ordusu) üyeleri de Barış Pınarı Harekatı’na katılıyor.

Kürtler ve Araplar buna karşı ne yapabilir?

Burada Kürtlerin ve Arapların algılarının çok açık olması gerekiyor. Doğu ve Kuzey Suriye’deki özerk yönetimin Suriye yönetimiyle daha fazla diyalog geliştirmesi, olası bir çatışmayı önleyici tedbir olabilir. Emperyalistlerin hedeflerini engellemenin başka bir yolu yok gibi görünüyor. Kürtler, kendi toprakları olmadığı halde Araplarla birlikte Rakka’yı IŞİD’den kurtararak enternasyonalist bir dayanışma sergilediler. Suriye topraklarına Kürtlerle Arapların, diğer halkların ortak kanı döküldü. O yüzden oluşturulacak yeni bir anayasal süreçte halkların eşit temsiliyetinin sağlanması, Suriye’nin de mevcut çatışma halinden çıkmasını kolaylaştırır.

‘CHP’LİLER TEZKEREYE NEDEN ‘HAYIR’ DENMESİ GEREKTİĞİNİ ANLATIP ‘EVET’ DEDİLER’

Sizce Şam yönetimi böylesi bir yaklaşıma sahip mi?

Masada birçok seçenek vardır muhakkak ama bunlar mesajımızın içeriğini değiştirmiyor. Orada kanlar birlikte aktı, kaderler de eşit olmalı. Ne ABD ne de Rusya hakimiyetinde, halklar kendi geleceklerini birbirleriyle istişare ederek kararlaştırmalıdır.

İktidarın 9 Ekim harekâtının esas olarak içeride etkileri olduğu görülüyor. Şu an Cizre’desiniz ve gecen hafta oradaki belediyeye de kayyım atandı. Fakat bu, Türkiye’nin batısında vakayı adiyeden sayıldı. CHP’nin kayyım politikasına yarım ağızla verdiği tepkiler ama özellikle de savaş tezkeresine verdiği desteğin, yerel seçimlerde CHP-HDP tabanları arasındaki yakınlaşmayı ortadan kaldırdığına dair tespitlere katılıyor musunuz? Cizre’den bakıldığında Kürtlerin CHP’ye yaklaşımında nasıl bir değişiklik görüyorsunuz?

Hiç de az olmayan bir tepki var elbette. Bir süredir AKP-MHP ve Ergenekoncu diyebileceğimiz güçler, el ele vererek yeni bir faşist rejim inşa etmeye çalışıyor. Bu rejimin geriletilmesi konusunda, özellikle başkanlık referandumu sırasında demokratik muhalefet önemli bir güç oluşturdu. Beş benzemez, “hayır” yelpazesinde bir araya geldi. Türkiye tarihinde eşine az rastlanan bu birliktelik, 31 Mart seçimlerinde daha vücut buldu. Çok farklı ideolojilerden kesimler, masada oturup anlaşarak değil, ortak kaygılarla hareket ederek AKP-MHP karşısında bir güç birliği oluşturdu. Tabanda da insanlar, ortaklaşmanın, yakınlaşmanın mutluluğunu yaşadı.

‘CHP YÖNETİMİNDE OLMAYAN KAVRAYIŞ CHP SEÇMENİNDE VAR’

Peki bu “mutluluk” bitti mi?

Bunu söylemek için henüz erken. Tezkerenin oylandığı gün kürsüye çıkan CHP ve İYİ Partililer, kürsüde neden “hayır” denmesi gerektiğini anlatıp oylamada “evet” dediler. O gün yaptığım konuşmada da bu tezkereye destek vermenin Mehmetçiği korumak anlamına gelmediğini, Suriye’nin çok derin bir bataklık, bütün uluslararası güçlerin hesaplaşma merkezi olduğunu söylemiştim. Kaldı ki AKP-MHP’nin bu savaştaki ısrarının temel nedeni iç siyaseti dizayn edebilmekti. Yerel seçimlerde çok ciddi güç kaybeden Cumhur İttifakı’nın savaşa yönelmesini Hitler Almanyası’ndaki deneyimlerden de öngörebiliyorduk. Nitekim Barış Pınarı adı verilen operasyon, aslında Cumhur İttifakı’nı kurtarma operasyonuydu. Suriye’deki Kürtler, Türkiye için hiçbir zaman tehlike oluşturmadılar ki! Aksine, bütün dünya için tehlike olan cihatçı örgütlere karşı en ciddi mücadeleyi verdiler. Türkiye’ye karşı ne bir eylemleri ne de bir girişimleri oldu. Bunu zaten savaşmakta niyetli olan AKP-MHP’ye anlatmanın anlamı yok ama CHP’nin bunu çok iyi kavraması gerekiyordu. Kendi seçim bölgem olan Adana’da görüyorum; CHP yönetiminde olmayan bu kavrayış, CHP seçmeninde çok gelişmiş durumda.

Sizce CHP neden bu savaşa destek verdi?

Cumhur İttifakı milliyetçilik kartı kullanırken, sanırım CHP yönetimindeki belli kesimler de bu oyunun dışında kalmamak ve aynı kartı kullanmak istedi. Fakat parti binalarında verilen kararlarla halkın algısı birbirinden farklı. Bu operasyon, muhalefet cephesindeki güç birliğini dağıtmayı hedefliyordu ama bence bu sağlanabilmiş değil. CHP bir ezber bozmalıydı ama muhalefet görevini yerine getirememeyi sürdürüyor. Fakat ne olursa olsun, demokrasi ittifakı tek seçeneğimizdir.

‘KÜRTLER ÇOK CİDDİ BİR DUYGU KIRILMASI YAŞADI’

Yani olası bir seçimde seçmenin 31 Mart-23 Haziran tutumunu sürdüreceğini mi düşünüyorsunuz?

Bunu tespit etmek için henüz erken. Fakat Cumhur İttifakı’nın, faşizmin geriletilmesi konusunda halkın birlikte davranma duygusunun devam ettiğini söyleyebilirim. “Bu mücadeleyi hep birlikte sürdürmeliyiz” duygusu hâlâ hâkim. Ama Kürtlerde çok ciddi bir duygu kırılması yaşandığını da belirtmemiz gerekir. Kürtler CHP tabanına değil, CHP yönetimine kırgın.

Yerel seçimlerde Kürtleri “bağırlarına taş basarak” CHP adaylarına oy vermeye çağıran Selahattin Demirtaş geçtiğimiz gün verdiği bir mülakatta, CHP’nin savaşa desteğini hatırlatarak şöyle dedi: “Günü geldiğinde kimse bağrına taş falan basmayacaktır, o bir kere olur. Barış isteyen halka özeleştiri sorumluluğu, savaşın arkasında hizalanan muhalefettedir.”

Aslında bizim seçmenimizde 31 Mart öncesinde de CHP yönetimine yönelik kuşkulu bir yaklaşım vardı. O yüzden halkımıza, 31 Mart tutumumuzun taktiksel bir adım olduğunu, aynı taktiğin bir sonraki seçimde de tekrarlanacağına dair kimseye bir garanti vermediğimizi söylüyorduk zaten. Şu an gündemde bir seçim olmadığı için bir değerlendirme yapmam doğru olmaz ama bu, CHP’yi eleştirmememiz anlamına gelmez.

‘CİZRE’YE TEPKİ GÖSTERMEYEN, İSTANBUL’U KAYBEDER’

Şimdiye kadar, sizin de şu an bulunduğunuz Cizre dâhil 14 belediyeye kayyım atandı. 31 Mart öncesindeki bu uygulamanın tekrar tedavüle sokmasının Kürtler üzerindeki etkisine dair gözlemleriniz neler?

İlk etapta Amed, Mardin ve Van’a kayyım atanmış ve bu uygulama halkta çok büyük bir tepki yaratmıştı. Yoğun baskılara rağmen sokağa da yansıyan bu tepkilere Türkiye’nin batısından da katılımlar olduğunu belirtmek lazım. İstanbul başta olmak üzere çeşitli illerden insanlar, sivil toplum örgütleri, CHP’liler heyetler halinde gelip bölgede tepkilerini gösterdiler. Bu tepkiler de 31 Mart ve 23 Haziran’da yakalanan duygunun devamı niteliğindeydi ve anlamlıydı. Öte yandan 9 Ekim’de AKP-MHP kararıyla gerçekleşen savaş, kayyım atamalarına karşı oluşan tepkiyi de minimize etmeye yönelikti. Ayrıca bizim belediyelerimize kayyım atamakla da yetinmediler. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yetki alanlarını sınırlandırmaya yönelik planlamalar da kayyım uygulamasının bir devamı zaten. Burada doğrudan kayyım atamak yerine, adı konmamış bir kayyım uygulaması, CHP’li yönetimin iş yapamaz hale gelmesi hedefleniyor. Cizre’deki, Mardin’deki, Van’daki, Amed’deki kayyımlara Türkiye genelinde tepki göstermezsek, 23 Haziran’daki kazanım da ortadan kaldırılır. Cumhur İttifakı’nın sadece HDP’yle uğraşmadığını herkesin görmesi gerekir.

Yarın seçim olsa, İstanbul’daki tabanınızı bir kez daha CHP’ye oy vermeye ikna edebilir misiniz?

Bizim kendi seçmenimizi ikna etmemizden ziyade, seçime kadarki süreçte CHP’nin ne yapacağı önemlidir. CHP, kendi tabanı dışından gelen oylara mukabil bir davranış göstermeli. Bunun için de kayyım uygulamalarına karşı sert bir duruş sergilemesi, savaş konusundaki yanlış tutumun düzeltilmesi için çaba sarf edilmesi lazım. Cizre’ye tepki göstermeyen, İstanbul’u kaybeder. O yüzden demokrasi mücadelesinde yer almak sadece HDP tabanını ikna için değil, Türkiye’nin demokratikleşmesi için yapılması gerekendir. Yoksa, sadece HDP seçmeni değil, CHP seçmeni de, kendi iradesini savunmayan bir siyasetin arkasında neden dursun ki? Bence CHP’nin bırakın HDP’nin oylarına talip olabilmesini, bu siyasetiyle kendi tabanının oylarını koruyup koruyamayacağını düşünmesi gerekir.


İrfan Aktan kimdir?

Gazeteciliğe 2000 yılında Bianet’te başladı. Sırasıyla Express, BirGün, Nokta, Yeni Aktüel, Newsweek Türkiye, Birikim, Radikal ve birdirbir.org ile zete.com web sitelerinde muhabirlik, editörlük veya yazarlık yaptı. Bir süre İMC TV Ankara Temsilciliği’ni yürüttü. "Nazê/Bir Göçüş Öyküsü" ile "Zehir ve Panzehir: Kürt Sorunu" isimli kitapların yazarı. Halen Express, Al Monitor ve Duvar'da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI