Şiddeti aile içinde koruma kurulu

Pazar, 3 Kasım, 2019
Eril şiddet tanımı yerine, şiddetin failini görünmez kılan kadına yönelik şiddet tanımının tercih edilmesi, Süleyman Aslan tarafından rahatlıkla kadınların erkeklere uyguladığı şiddetten örnekler getirmesine yardımcı olmuş. Kadınların da “kocasının yüzüne kül tablası fırlatan” örneklerle şiddet uyguladığını tespit etmiş, İnsan Hakları Kurulu Başkanı.

Bir yıla yaklaşan çalışma süresiyle TBMM Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu (KEFEK), 14 Kasım 2018 tarihli kararıyla İstanbul Sözleşmesi’nin Etkin Uygulanması ve İzlenmesi Alt Komisyonu teşekkül ettirmişti. Alt Komisyonun çalışma alanı kadına yönelik şiddetle mücadele mevzuatıyla ilgili uygulamada yaşanan sorunlar olarak özetlenebilir. Sivil toplum örgütlerine iletilen görüş bildirme çağrısında yer alan açıklama şöyle:

“İstanbul Sözleşmesi’nin (Kadına Karşı Şiddetle ve Aile İçi Şiddetle Mücadele ve Önleme Avrupa Konseyi Sözleşmesi) ve 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun ile diğer mevzuatın uygulamasında yaşanan sorunlar ve çözüm önerileri; kadına karşı şiddetin önlenmesine ilişkin mekanizmaların etkinliğinin artırılması için alınması gereken hukuki ve idari önlemler, İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmasında ve kadına karşı şiddetle mücadelede STK’ların rolü” hakkındaki konuları kapsayan ve bilimsel kriterlere göre hazırlanmış bir raporun en geç 4 Kasım tarihine kadar iletilmesi isteniyor bu çağrıyla.

Alt komisyon kurulduktan bir yıl sonra sivil toplum örgütlerine yazılı görüş bildirmek için tanınan süre sadece yirmi gün. Hem de bilimsel kriterlere dayalı raporlama isteğiyle. Alt komisyon çalışmalarını tamamlayıp, raporunu yazmasına çok az bir süre kalmışken sadece ve sadece kuruluş kanunu 4’üncü maddesi gereğince, sivil toplum görüşü alma mecburiyetini, sureta yerine getirmiş oluverecek böylece. Komisyon çalışma süreci boyunca sözlü görüş almak için bağımsız kadın örgütlerinden çok azını davet etmişti zaten. Şimdiyse raflarda tozlanmaya terk edilmek üzere pek çok örgütün rapor göndermesini istiyor. Haliyle komisyon tutanaklarını inceleyerek şimdiye kadar yapılmış oturumlarda sunulmuş olması beklenen o “bilimsel kriterler” merak konusu. Merakımı 30/10/2019 tarihli toplantı tutanağı önemli ölçüde giderdi. Komisyonun bu en yakın tarihli toplantısındaki sunumlardan birisini TİHEK Başkanı Süleyman Aslan gerçekleştirmiş. Hemen tahmin edilebileceği gibi Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurulu Başkanı Süleyman Aslan’ın kadına yönelik şiddetle mücadele mevzuatına ilişkin görüşlerini de tahmin edilebileceği gibi yine “eril şiddet failini aile çatısı altında korumaya alma” kaygısı oluşturmuş.

İnsan Hakları kavramına “kendimize göre özgün bir bakış” geliştirmekten söz etmiş sayın başkan. Evrensel değerler değil insan hakları hukuku değil, kendimiz. Bu son derece bilimsel yaklaşımla aile haklarını icat ettikleri sempozyumu anlatmış komisyona. Ulaştıkları sonuç ise devleti her türlü hukuksuzluktan münezzeh kılıp tüm sorunu ne menem bir şeyse topluma atar cinsten: “İyi bir hukuk devleti iyi bir hukuk toplumunun üzerinde şekillenir. Sağlıklı bireylerin olmadığı bir yerde toplum da kendini geliştiremez, devlet de maalesef hukuka uygun şekilde hareket edemez. O zaman toplum sağlıklı olmazsa bir yönüyle insan haklarının temelidir noktasına geldik.” Cümle düşüklüğü tutanağa ait bozmamak adına müdahale etmedim ama mana ortada. Aile haklarının yanına devlet haklarını koyarak hak ihlallerini değerlendirdikleri açıkça ortaya konuyor bu sözlerle. Ve devam ediyor:

“İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde çok net bir şekilde bir madde var; 16/3 diyor ki: ‘Aile, toplumun, doğal ve temel unsurudur, toplum ve devlet tarafından korunma hakkını haizdir.’ Toplumun koruma yükümlülüğü var, devletin koruma yükümlülüğü var. Dolayısıyla şimdi insan haklarının -maalesef bazen hukukçularımız da bu yanlışı yapabiliyor- sadece yükümlüsü, insan haklarına uymakla yükümlü olan sadece devletmiş gibi bir algı oluşuyor. Hayır, oradan da baktığımızda insan haklarının korunmasında devletin de yükümlülüğü var, toplumun da yükümlülüğü var, bireylerin de yükümlülüğü var. Tabii, oradan geldiğimiz aile konusu, insan haklarının genelini, bütün kadın haklarını, çocuk haklarını, yaşlı haklarını, engelli haklarını -hadi katayım- erkek haklarını, hepsini birlikte korumak için en gerekli, olmazsa olmaz bir husus.” Böylesine derinlikli felsefi ve bilimsel sunumun ne zaman kadına yönelik şiddetle mücadele konusuna geleceği merakıyla okumaya devam ederken de bir müjdeyle karşılaşıyorum: “16 Kasımda “şiddetin önlenmesi” konulu bizim bir çalıştayımız olacak. Biz, burada, bu çalıştayda şiddeti bütün yönleriyle ve bütün kesimlere yönelik şekliyle genel olarak incelemeye çalışacağız.”

Eril şiddet tanımı yerine, şiddetin failini görünmez kılan kadına yönelik şiddet tanımının tercih edilmesi, Süleyman Aslan tarafından rahatlıkla kadınların erkeklere uyguladığı şiddetten örnekler getirmesine yardımcı olmuş. Kadınların da “kocasının yüzüne kül tablası fırlatan” örneklerle şiddet uyguladığını tespit etmiş, İnsan Hakları Kurulu Başkanı. Artık kurulun 16 Kasım tarihli çalıştayını iple çekmek şart oldu. Eril şiddeti önemsizleştirmek, kadınların yaşadığı şiddetten kurtulma çabasını kösteklemek için icat edilecek yeni yöntemleri, orada öğreniriz.

Komisyonda şiddetle mücadele mevzuatının devlete, özel hayata müdahale yetkisi tanıdığı, bunun aile kavramıyla özel hayat kavramıyla uyuşmadığını belirtmiş. Aile içinde erkek tarafından kadına ve çocuklara uygulanan şiddetle mücadele etmek için yargıya, kolluk güçlerine başvurup yasal hakların aranması, devletin özel hayata müdahalesi sayılıyor. Türkiye’nin insan hakları politikasını, kurumların hak ihlalerini izleyerek denetlemekle yükümlü kişi, şiddeti özel alan olan aile içinde koruma altına almak yönünde görüş bildiriyor. Feminizmin “özel olan politiktir” sloganı çerçevesinde ev içi şiddetle mücadele yöntemi olarak aile çatısı altında işlenen suçların, aile kutsiyetiyle koruma altına alınmasını öneriyor. Tabii ki görüşleri bu kadar çıplak gerçeği gizleyecek sihirli sözcük olan “bütünsel yaklaşım” anlayışıyla perdeleniyor:

 

“Aslında, bir yönüyle kadına yönelik şiddeti konuştuğumuz zaman da bakıyoruz ki arkasında bir şiddet ormanı var. Bu şiddet ikliminin olduğu yerde elbette bundan kadınlar başlangıçta etkilenebilir. Her şeyiyle çözmemiz lazım, bütünsel yaklaşmamız lazım.”

İstanbul Sözleşmesi hakkındaki görüşü de ilginç: “İstanbul Sözleşmesi’nin aileyi korumak gibi bir kaygısı yok. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin aileyi, aile kurumunu korumak gibi bir gayesi var (burada beyannamenin 16/3 maddesini işaret ediyor) ama İstanbul Sözleşmesi’nin aileyi korumak gibi bir kaygısı yok. Ailede yaşayan -aslında aile de değil, ‘ev içi’ diyor- ev içinde yaşayan kişilerin şiddetten korunmasını sağlamak gibi bir şey.” O gibi bir şey, insan onurunu korumaya dair evrensel değermiş, başkanın umurunda değil. Bırakalım evrensel değeri iki lafının başı bizim medeniyetimiz, kültürümüz olan kişi insan onurunu yüceltmenin İslami değer olduğun da dikkate almıyor. Şiddetin hak ihlali olduğunu düşünmesi de beklenemez tabi TİHEK başkanından.

İstanbul Sözleşmesi ve 6284 karşıtı korunun diline pelesenk olmuş koruyucu ve önleyici tedbir kararlarına itiraz ederken yönelttiği soru hayli ilginç. Yasa ve sözleşme insan onurunu önceliyor ve başkan, ilgili maddeyi dile getirip soruya dönüştürmüş: “Şiddet mağduru ve şiddet uygulayan için alınan tedbir kararları insan onuruna yaraşır bir şekilde yerine getirilir.” Ben hâkim beye sormak istiyorum, tedbir kararları alınırken, verirken, uygularken insan onuruna uygun bir şekilde mi yerine getiriliyor? Aynı toplantıda sunum yapan Hakim Dursun Genel de bu soruyu sadece “yok” sözüyle yanıtlıyor. Tabii kast edilen, onuru korunmadığı iddia edilen kişi şiddet faili… Evden uzaklaştırma tedbir kararı verilmesiyle şiddet failinin onuru zedeleniyor, görüşündeler. Şiddete uğratılan kadının onuru, hayatı, güvenliği gibi kadının insan haklarına ilişkin gerekçelere yer yok bu sunumda. Ama örf adet, din kültür gelenek bolca geçiyor. Sözleşme taraf devletlere, örf, adet, gelenek, din, kültür gibi bahanelerle kadınlara şiddet uygulanmasını önleme yükümlülüğü verdiği için karşı çıkanlara uyup maddenin yarısını okuyarak itirazını sürdürmüş:

“İstanbul Sözleşmesi’ne bakıyorsunuz, orada diyor ki: Örf, din, kültür, anane, gelenek, bunlara bakmaksızın… Şiddeti önlemek, eyvallah, onlar hiç gerekçe olamaz ama lütfen, bunları Meclis dikkate alması lazım diyorum. Bunlar diyor ki insan hakları ihlalleri olarak hepimize sorumluluk hâline getiriyor.”

Kuruluş kanunu hazırlanması aşamasında sorunluydu. Eşitlik ve ayrımcılık kurumu oluşturmak yerine bu alandaki yetkinin de aynı kuruma yüklenmesi ayrı bir sorundu. İnsan hakları kavramını tersine çevirerek kurumsal çıkarları yüceltmek yönünde işletmeye çalışan kurulun başkanından daha farklı bir sunum da beklenemezdi. Devlet ve aile iki kurumu korumakla yükümlü bir kurulun başkanında bilimsel(?) görüşler almış komisyon.


Berrin Sönmez kimdir?

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi mezunu. Aynı üniversitede araştırma görevlisi olarak akademiye geçti. Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na giriş süreci üzerine yüksek lisans tezi yazdı. Halkevi ve kültürel dönüşüm konulu doktora tezini yarıda bırakarak akademiden ayrılıp öğretmenlik yaptı. Daha sonra tekrar akademiye dönerek okutman ve öğretim görevlisi unvanlarıyla lisans ve ön lisans programlarında inkılap tarihi ve kültür tarihi dersleri verdi. 28 Şubat sürecindeki akademik tasfiye ile üniversiteden uzaklaştırıldı. Dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağımlı yargısı, akademik kadroları “rektörün takdir yetkisine” bırakarak tasfiyeleri gerçekleştirdiği ve hak arama yolları yargı kararıyla tıkandığı için açıktan emekli oldu. Sırasıyla Maliye Bakanlığı, Ankara Üniversitesi, Milli Eğitim Bakanlığı ve Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde ortalama dört-beş yıl demir atarak çalışma hayatını tamamladı. Kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunucusu, feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI