Rıza Oylum
Rıza Oylum

Bir dönüşümün hikâyesi: Muhsin Mahmelbaf

Cumartesi, 2 Kasım, 2019
Muhsin Mahmelbaf, sadece İran ya da Ortadoğu için değil, dünya sineması için de eşine az rastlanır bir yaratıcılığı, kültürel çeşitliliği ve bir o kadar da kendini tekrar eden yapısıyla oldukça insani özellikler gösteren bir yönetmen oldu.

İran sinemasının yaşayan en önemli yönetmenlerinden Muhsin Mahmelbaf’in, İtalya’da çektiği yeni filmi Marghe ile Annesi Boğaziçi Film Festivali kapsamında Türkiye’de gösterildi. Yaşamını artık Avrupa’da sürdüren yönetmen, İran sinemasında yaygın olan çocuk oyuncu kullanımını yeni filmine taşımış. Yoksul bir annenin çocuğunu, bir yakınına bırakıp iş ve aşk için yola düşmesini anlatan yapım, hem annenin yaşamına hem de çocuğun yaşamına odaklanan, farklı sinema yaklaşımlarından izler taşıyan bir yapım. Film gurbette yerini bulamamış bir yönetmenin kafa karışıklığını gösteriyor. Muhsin Mahmelbaf’ın bilindik sinema yaklaşımından emareler taşıyan, İtalyan oyuncularla İran sokaklarını andıran labirentvari yerlerde dolaşan, inanç kavramıyla muhasebesini biteremeyen Mahmelbaf’ın dağınık bir yapımı. Muhsin Mahmelbaf, İran sinemasının kuşkusuz en orijinal isimlerinden biri. Yaşadığı politik dönüşümler, filmlerindeki çeşitlilik, eşi ve çocuklarını da sinemacı yapması ve dünyanın farklı yerlerinde çok sayıda film çeken bir isme dönüşmesiyle benzeri zor bulunacak bir yönetmen. Sinematografisi üstünde durmayı hak edecek kadar önemli.

İNANÇTAN BESLENEN BİR SİNEMA

1957 doğumlu Mahmelbaf, İran’ın çalkantılı 70’li yıllarında ergenlikten ilk gençliğe uzanırken, İslamcı bir militana dönüşmüş, Şah rejimi karşıtı hareketlerin içinde yer almaya başlamıştı. Bir polisi bıçaklamasından ötürü İslam Devrimi’nden önce hapse atılan yönetmen, Devrim sonrası serbest bırakılır. Artık bu yeni dönemde o da yeni devletin inşasında yer alacaktı. Radyo programları, edebi metinler, senaryo derken Muhsin Mahmelbaf, yönetmenliğe başladı. Seksenlerin başında çektiği filmler, bir bütünlük taşımasa da evrensel değerlerden uzak, tutucu yaklaşımların ürünüydü. Günümüz İran sinemasının en önemli yönetmenlerinden biri olan, kendi ifadesiyle “İrfan sineması” yapan Mecid Mecidi’nin başrol oynadığı Boykot filminde, yetmişlerde Şah’ın devrilmesi için toplumsal mücadele veren, dönemin Marksist örgütünü, çıkarcı, samimiyetsiz ve dejenere olarak yansıttı. Örgüt üyesi olarak yakalanan militanı ve örgüt çevresini hakim devlet algısının aynasında yansıttı. 1986’da çektiği Seyyar Satıcı filmiyle sinemasında bariz yaklaşım farklılıkları ortaya çıkmaya başlamıştı. Tahran’ın yoksullarına çevirdiği kamerasıyla insan odaklı yapımlar ortaya çıkarmaya başlamasının miladı Seyyar Satıcı filmi oldu.

AFGAN GERÇEĞİ ÜSTÜNE BİSİKLETLİ ADAM

1987’de çektiği Bisikletli Adam filmiyse onun ilk büyük filmi oldu. İran’ın çok önemli toplumsal problemine oldukça hümanist bir yaklaşımla eğildi. Bisikletli Adam filmiyle İran sinemasının unutulmayacak filmlerinden birine imza attı. Afganistan’ın yaşadığı politik sorunlardan ötürü milyonlarca Afgan İran’a göç etmişti. İran’ın önemli toplumsal problemlerinden biri olan Afgan mülteci sorunu, ilk defa Mahmelbaf’ın filmiyle oldukça duyarlı bir biçimde sinemaya taşındı. Filmde eşinin hastalığı için para arayan Afgan mülteci Nazım’ın hikâyesi anlatılır. Nazım, eşinin sağlık masraflarını karşılamak için bisikletle bir gösteri önerisini kabul eder. Gösteri gereği Nazım bir hafta boyunca bisikletiyle hiç durmadan daireler çizmek zorundadır. Uluslararası festivallerde sayısız ödül alan Bisikletli Adam filminden sonra, İran’da Afgan mültecilere daha duyarlı davranmaya başlanır.

Toplumsal dinamiklerden beslenmeyi sürdüren Mahmelbaf, ilk döneminde çektiği Boykot gibi kesin cevapları olan bir sinema yaklaşımından sorular soran bir sinema yaklaşımına doğru evrilmeye başladı. İran-Irak Savaşı’ndan dönen askerlerin yaşadıkları psikolojik tahribata eğilen filmler çekti. 1989 yapımı Kutsanmışların Evliliği ve 1991’de çektiği Zayenderud Geceleri gibi filmler savaştan dönenlerin psikolojik durumlarına odaklanan yapımlardı.

BÜYÜKADA’DA İRAN SİNEMASI

1990’da İran’da çekemeyeceği, kadın-erkek ilişkileri üstüne yazdığı senaryosunu Türkiye’ye gelip Büyükada’da çekti. Daha sonra çok sayıda farklı ülkede filmler çekeceği yurtdışı kariyerinin ilk durağı Türkiye’ydi. Menderes Samancılar’ın da oynadığı Aşk Nöbeti, İran estetiğiyle Türkiye serbestliğini buluşturmuştu.

Selam Sinema

Sinemanın yüzüncü yılı anısına çektiği Selam Sinema ile 1995 yılında Münih Uluslararası Film Festivali’nde En İyi Film Ödülü’nü kazandı. Filmde oyuncu olmaya çalışan İranlıların kamera karşısındaki davranışlarını filme alıyordu. Doksanlı yılların İranlı gençlerini gözler önüne seren yapım, belgeselle kurgu arası muğlaklığıyla unutulmaz bir projeydi.

EKMEK VE ÇİÇEK: GEÇMİŞLE HESAPLAŞMA

Ekmek ve Çiçek

1996’da çektiği Ekmek ve Çiçek, Mahmelbaf’ın geçmişiyle bir hesaplaşma filmiydi. Kendisinin de rol aldığı yapımda; İran sinemasının karakteristik özelliği haline gelen kurguyla gerçeğin iç içe geçtiği bir anlatım biçimiyle 17 yaşındayken polis memurunu bıçaklamasının filme konu olmasını izleriz. Olaydan 20 yıl sonra polis memuruyla karşılaşması, film içinde film, kurgusundan, oyuncu seçiminden, filmin çekim aşamasına kadar hem yönetmenin dönüşümünü hem de İran’ın geçirdiği evrelerin, yarım kalmış bir aşkın gölgesinde unutulmaz bir filme dönüşmesini izleriz.

HALININ İNSAN SURETİNDE SÜRREAL YOLCULUĞU: GABBEH

Doksanlar Mahmelbaf’ın en yaratıcı dönemleriydi. 1997’de Gabbeh filmini çekti. İran’da göçebe geleneklerini sürdüren Kaşkay Türklerinin yaşamını yansıtan bu film, kadınların dokuduğu Gabbeh (Kilim) üzerinden göçebe yaşam tarzına odaklanıyor. Yaşlı bir çiftin nehir kenarında halı yıkamalarıyla başlayan film, ilk sahnesinden itibaren gerçeklikten sürrealliğe doğru yolculuk etmeye başlar. Bozulmamış bir doğanın arka planı oluşturduğu filmde, Gabbeh’in evlilik çağındaki genç bir kadına dönüşmesi ve onun aşkıyla buluşma macerasına ortak oluruz. Gelenekler Gabbeh’in sevdiğiyle evlenmesine izin vermezken o kendine bir kurtuluş yolu arıyordur.

Gabbeh filminin İran dışında 50’den fazla festivalde gösterimi yapıldı. İran adına Oscar yarışına katıldı. Cannes Film Festivali’nde gösterildi. Tokyo Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu, İspanya’daki Sitguess Film Festivali’nde En İyi Yönetmen ve Sinema Yazarları Ödülü’nün de sahibi oldu. Singapur Film Festivali’nde En İyi Film seçildi. Mahmelbaf filmin başarısı için iki özelliğini öne çıkarır: Sadeliği ve doğallığı. Ayrıca hakim sinemadaki şiddet ve karmaşıklığa karşın Gabbeh’deki sadeliğin ve basitliğin insanları etkilediğini belirtir. Bu halıların İranlılar tarafından da eskisi kadar itibar görmemesinden ayrıca dem vurur.

Muhsin Mahmelbaf’ın Gabbeh filmi göçebe Türk boyunun halı dokuma kültürü üzerinden renklerin, aşkın, yaşamın, evliliğin, gençliğin ve yaşlılığın oldukça masalsı bir üslupla anlatıldığı, yerelliğin evrensel bir sinema diline dönüşmesinin de en başat örneklerinden biridir. Sürreal bir anlatımla hem göç kültürünü, hem de doğadaki renklerin hayatın içinde karşılığını yansıtan film, gerçeklikle kurguyu oldukça başarılı bir dille buluşturmuştur. İran sinemasının göçmen bir Türk boyunu yansıtmadaki başarısını, aynı grup ve kültürleri bünyesinde barındıran Türkiye’deki sinema çevrelerinde görmek ise olası değildir. Bu filmde göçmen bir millet olan Türklerin göç kültürünü, kendilerinden daha önce yerleşik hayata geçen Farslar tarafından sinemaya yansıtılmış halini izleriz.

MAKHMALBAF SİNEMA EVİ 

Muhsin Mahmelbaf tüm aile bireylerinin sinemayla tanışmasını sağladığı bir projeyle benzersiz bir dönüşüm gerçekleştirdi. Doksanların ikinci yarısında kendi evini Makhmalbaf Film Evi ismiyle bir sinema okuluna dönüştürdü. Kızları Semari ve Hanna, oğlu Haysam ve eşi Merziye Mişkin, Makhmalbaf Sinema Evi’nde sinema eğitimi alıp yönetmen olma yolunu tutular. 2000 sonrasında ilk filmlerini ortaya çıkaran Makhmalbaf Ailesi’nin yeni yönetmenleri, özellikle İran sinemasının yeni, özgün kadın sinemacıları oldular. Kızı Semira 17 yaşındayken babasının senaryo desteğiyle ilk filmi Elma’yı çekti. İlk filmiyle Cannes Film Festivali’ne kabul edilen yönetmen, Cannes’a katılan en genç yönetmen unvanını aldı. Elma filmiyle ünlü Fransız yönetmen Jean-Luc Godard’ın övgüsünü almayı başardı. Dünya çapında 100’den fazla festivale katılan film 30 ülkede vizyona girdi. İlk filminde böylesi bir başarı sağlayan Semira, 1999’da İran’ın Kürt bölgesine giderek Kara Tahta filmini çekti. Filmin senaryosunu ilk filminde olduğu gibi babası Muhsin Mahmelbaf’la beraber yazmıştı. Kara Tahta ile Cannes Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü kazandı.

Eşi Marziye Meşkini ailenin öteki bireylerinin çektiği filmlerde asistanlık yaptıktan sonra 2000 yapımı Kadın Olduğum Gün filminde ilk yönetmenlik denemesini gerçekleştirdi. Yönetmen, İran’ın farklı dönem ve yaşlarından kadınların yaşadıklarına odaklanır. Farklı sosyal sınıflardan kadınların resmedildiği film, İran’da yaşamın kadın tarafını gözler önüne sermişti.

MAHMELBAFLAR AFGANİSTAN’DA 

2000 sonrası Muhsin Mahmelbaf ve ailesi bir dizi projeyi hayata geçirmek için, savaş sonrası adeta bir yüzyıl geri giden Afganistan’a gitti. Afganistan sinemasını yeniden yaratan adımlar atan Mahmelbaflar, burada sinema kariyerleri adına önemli filmlerini ortaya koydular.

Kandahar

Muhsin Mahmelbaf 2001’de Afganistan’da Kandahar filmini çekti. Film, Time dergisi tarafından “2001 yılının en iyi 100 filmi” arasında gösterildi. 2003 yılında Pusan Film Festivali’nde Mahmelbaf, En İyi Asyalı Yönetmen seçildi. 2007 yılında İspanya’da El Hamra Ödülü’nü kazandı. Aile olarak Afganistan’a gittiklerinde tüm filmler Mahmelbaf’ın yol göstericiliği altında, kollektif bir üretim süreciyle oluşturulmuştu. Marziye Meşkini de bu süreçte Şaşkın Köpekler (2004) filminin yönetmen koltuğuna oturdu. Amerikan cinsi küçük bir köpeğin, Afganistan’ın zor yaşam şartları altında onu koruyan ve kendisi gibi güçlükle yaşamını sürdüren; babası Guatemala, annesi Afganistan’da hapiste olan iki kardeşle sokaklarda yaşam mücadelesini resmeder. Oldukça güçlü bir sinema dili olan ve Afganistan gerçeğini içeriden yansıtan Şaşkın Köpekler, oryantalist Hollywood yapımlarına karşı gerçek bir panzehir görevi görür. Mahmelbaf Ailesi’nin 1988 doğumlu üyesi Hana 2007’de ilk uzun metraj filmini Afganistan’da çekti. Utanç, 6 yaşındaki kız çocuğu Baktay’ın savaşın kaotik atmosferinde eğitim almak için defter bulma mücadelesini anlatır. Baktay’ın mücadelesi, hem kendi yaşıtı erkek çocuklara karşıdır hem de geri bırakılmış coğrafyasına karşı. Oldukça etkileyici bir gerçekliği, dünya sinemasında sadece Hollywood’un işgalci askerlerinin gözünden anlattıklarıyla görebildiğimiz bir coğrafyadan, içten, oryantalist olmayan sert ve güçlü bir film ortaya çıkarmıştır. Semira da üçüncü filmi olan İki Bacaklı At’ı Afganistan’da çekti. Film Taliban sonrası Afganistan’da çekilen ilk kurmaca filmlerden biri oldu. Bu film ile Cannes Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü ikinci kez kazandı. Filmde ayakları olmayan bir çocuğu sırtında taşıma işini kabul eden başka bir çocuğun başına gelenler anlatılıyordu. Merhamet duygusunun sonuçları üzerinde duran film, mazlum ve zalim arasındaki kolay geçişi gözler önüne seriyordu.

10 ÜLKEDE FİLM ÇEKEN YÖNETMEN 

2000 sonrasında projelerini daha çok İran dışına taşıyan Muhsin Mahmelbaf, yıllar içinde 10’dan fazla ülkede film çekti. 2005 yılında çektiği Seks ve Psikoloji ve 2007 yılında çektiği Karıncaların Çığlığı gibi İran dışında çektiği filmlerle toplumsal tabulara karşı eleştirilerini sürdürdü. Filmlerinde genellikle sıradan insanlara yoğunlaştı. Türkiye, Afganistan, Tacikistan gibi çevre ülkelerle başlayan macerası, giderek mayınlı alanlara doğru evrildi. 2009 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaşanan gösterilerle ilgili kovuşturmaya uğrayınca tamamen yurtdışına çıktı. Belki birkaç yıl sonra geri dönebilirdi, fakat İran için kırmızı çizgiyi geçecek bir hamle yaparak İsrail’de de film çekti. Daha sonraki süreçte de İsrail’deki film festivalinde jüri üyesi oldu. Mahmelbaf böylece İran defterini tamamen kapattı. Gürcistan’da çektiği Başkan filminde “Arap Baharı” devam ederken bir diktatörü resmetti. Son filmini İtalya’da çekerken Makhmelbaf Sinema Evi’ni İngiltere’ye taşıdı. Bir yandan ocak ayında Londra’da sinema eğitimi vermek için ilan verirken bir yandan da temmuz ayında Çin’de genç öğrencilerle pratik film çekme eğitimi yapıyordu. Muhsin Mahmelbaf, sadece İran ya da Ortadoğu için değil, dünya sineması için de eşine az rastlanır bir yaratıcılığı, kültürel çeşitliliği ve bir o kadar da kendini tekrar eden yapısıyla oldukça insani özellikler gösteren bir yönetmen oldu. 50’den fazla ödül aldı, 10’dan fazla ülkede film çekti, bütün aile bireylerinin sinemacı olmalarına vesile oldu ve İslamcı bir militan olarak başladığı kariyerine sürreal arayışlarla, seküler Batı ülkelerinde devam ediyor. Ama ne yazık ki eskisi kadar yaratıcı olamayacak şekilde, festivallerin jüri kadrolarında sıklıkla karşımıza çıkan bir kariyerle yaşamını sürdürüyor.

 

 


Rıza Oylum kimdir?

1984 İstanbul doğumlu. İstanbul Kültür Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde lisans, Trakya Üniversitesi’nde aynı alanda yüksek lisans eğitimi aldı. Varlık, Virgül, Agora, RadikalGenç, Birgün, Cumhuriyet Kitap, Film Arası, Kitapçı, Sendika.org, ve Edebiyathaber.net gibi farklı mecralarda sinema ve edebiyat merkezli metinler yayımladı. Uzakdoğu Sineması, Rus Sineması, Alman Sineması, Ortadoğu Sineması, Dünya Yönetmenlerinden Sinema Dersleri, Doksanlar, Dünya Yazarlarından Yazarlık Dersleri ve İran Sineması kitaplarını yazdı. Ulusal ve uluslararası festivallerde jüri, küratör ve yayın editörü görevlerinde bulundu. Türkiye’de ve yurtdışında ülke sinemaları üstüne konferanslar verip workshoplar yaptı. Halihâzırda bir vakıf üniversitesinde sinema tarihi dersleri veriyor. Seyyah Kitap’ın genel yayın yönetmenliğini sürdürüyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI