Murat Sevinç
Murat Sevinç

Peki neye layık olduğunuzu düşünüyorsunuz?

Salı, 29 Ekim, 2019
Tutuklanan insanlar, iş insanları, siyasetçiler; işlerinden atılan memur ve akademisyenler; göze sokulan ihaleler... Hepsi için aynı zımni kural geçerli: Muhalefet, asgari bir ilkeden yoksun. Oyunun kuralsızlığını içselleştirmiş durumda. İktidar ise, muhalefetin yoksunluklarını çok iyi biliyor!

Zor zamanlarda en sık işittiğim ‘sitem’ cümlelerinden biri, “Biz bunlara layık değiliz!” Bir gün ABD’nin ırkçı ve dengesiz başkanının Türkiye’ye ilişkin bir açıklaması, diğer gün bir iktidar mensubunun ifadesi ya da idarenin akıl almaz bir uygulaması, berbat bir yargı kararı, çocuklara ve kadınlara yönelik saldırılar ardından kabaran kızgınlık dalgaları… Genellikle ‘sözün bitti yer” tespitini takip ediyor, ‘layık olmama’ serzenişini. Fakat ne söz bitiyor ne de hak edilmeyenin sonu geliyor!

İnsanın, bir ‘duruma’ layık olmadığına inanması, üzerine düşünülmeyi hak ediyor sanırım. Bu varsayımı dile getirenin zihninde hem kendisiyle, hem de olup bitenlerin müsebbipleri ile ilgili bazı ön kabuller var. İşlerin ‘ters’ gittiği yönündeki bir tespit, kaçınılmaz biçimde o işin ‘doğru/düzgün’ haline dair kanaate sahip olmayı gerektirir. Kendisinin bu ülkede tanık olduklarına layık olmadığını düşünen biri de, doğal olarak layık olduğu her neyse onun bilgisini içinde barındırıyor.

İşin ilginç yanı, birbirinden hayli farklı siyasi eğilime sahip yurttaşların, yönetimin aynı ve farklı niteliklerine bakıp ‘bunu hak etmedikleri’ duygusuna kapılmaları. Halihazırdaki Türkiye’de Atatürkçüler, hızlı Kemalistler, liberaller, sosyalistler, sosyal demokratlar, muhafazakârların bir kesimi, Kürtler vs. iktidardan rahatsız ve mevcut muhalefet partilerinin seçmeni tanık olduklarından şikâyetçi, mutsuz, hatta umutsuz. Buna mukabil tahmin edilebilir ki, söz konusu şikâyetçi milyonların üzerinde ortaklaşabilecekleri demokratik ilkelerin sayısı da pek az. Haliyle bir ‘uzlaşma’ noktasından doğmuyor bu toplu şikâyet hali.

Klasik burjuva demokrasilerini ayakta tutan en önemli etmenlerden birinin, ‘oyunun kuralları’ üzerindeki uzlaşma olduğu söylenebilir. Birbirinden farklı ideolojiler ve siyasetçiler, kendilerinden çok önce çizilmiş çizgiler ve belirlenmiş kurallar/ilkelere uyarak oynamayı kabul ederek çıkar sahaya. Siz bakmayın ABD’deki münasebetsizin afra tafrasına; tek hakimli mahkeme pat diye iptal edebiliyor çok önem verdiği bir kararnameyi. Her istediğini gönlünce yapabilecek gücü yok. Ayrıca tepesinde bir de ‘görevden alınma’ kılıcı sallanıyor bir süredir. Şu aralar baş ağrısı yaşayan çoğu Batı demokrasisi için bunu söylemek mümkün. Son olarak İngiltere’de Başbakan’ın kararı Supreme Court tarafından hukuka aykırı bulundu ve parlamento zamanında açıldı biliyorsunuz.

Tabii demokrasilerin iyi kötü işleyebilmesi ve oyun sürerken oyun kurallarının olmadık yollarla değiştirilmesinin engellenmesi, bu ülkelerdeki yurttaşlık bilinciyle de ilgili. Örneğin ABD’de filanca eyaletin falanca beldesinde yaşayan ve dünyadan habersiz biri, kendi başkanının adını dahi bilmiyor ve ilgilenmiyor olabilir; ancak filmlerden hatırlarsınız, bir yerde aracı durdurulup da polis tarafından tartaklanırsa, “Hey dostum, ben vergisini ödeyen bir yurttaşım,” deyiverir! Bu üçüncü sınıf film repliği, aslında sistemin harcı hakkında çok şey anlatıyor.

Tarihsel süreçte, sınırlı haklara sahip ‘uyruktan,’ devlet karşısında haklarla donanmış ve insan hakları ilkeleriyle güçlendirilmiş demokrasinin ‘yurttaşına’ dönüşmüştür Batılı insan. İnsan denilen varlık her yerde vardır var olmasına da, ‘insan hakları’ ve ‘demokrasi’ kavramları, Batı tarihinden türemiştir. İlkel formları Eski Yunan’a dek götürülebilir, fakat ‘modern’ hali, burjuva sınıfının ortaya çıkıp birkaç yüzyıl verdiği mücadele ile doğdu. O insan hakları ve demokrasinin yetiştiği topraklarda, Rönesans, Reform oldu. Din savaşları ve Aydınlanma. İşçi sınıfı ve mücadelesi, devrimler de o kültürde çıktı.

Osmanlı, kaçmakta olan treni yaklaşık iki yüz yıl önce yakalamak için büyük bir çaba içine girdi. Öyle az buz yol da alınmadı doğrusu ancak güçlü bir demokrasinin yaratıcısı olan sınıf, rahmetli Çetin Altan’ın bir ömür dillendirdiği gibi, hakkıyla oluşamadı buralarda. Her şey biraz eksik, kurumlar ise daha kırılgan oldu tabii. Yurttaşlık bilinci de çağdaşı demokrasiler kadar gelişip güçlenmedi. Hiç yok denilemez ama henüz “Hey dostum…!” diyebileceklerin sayısı hayli sınırlı.

Türkiye’de yurttaş ortalaması, kendisini ne diğer yurttaşlarla ne de iktidar sahipleriyle eşit görüyor. Tüm kamu hizmetlerinin kendi vergisi, emeği sayesinde sağlanabildiğini, örneğin vergi vermeyip olup bitene rıza göstermediği takdirde afra-tafra tabakasının ‘don gömlek’ ortada kalacağını henüz tam anlamıyla idrak edebilmiş değil. Tüm sistem, yukarıdan aşağıya, yurttaş kendini bulamasın ve ömrünü, iktidar olan her kimse onlara minnet duygusuyla geçirsin diye kurgulanmış durumda. Eğitim, aile, mahalle, din, işyeri…

Hepimiz koşullarımızın, toplumsallığımızın ürünüysek ki öyleyiz; ne biliyorsak, yıllar boyunca kime dönüşmüşsek o kadar davranabiliyoruz, o ölçüde mücadele verebiliyoruz. Dolayısıyla, yaşanan her acıda, her kötülükte, topluma dönüp, hemen hiçbir şeyde doğrudan payı olmayan, pek çok gelişmenin gerçek nedenini kavrama, bilme, öğrenme şansı bulunmayan milyonlarca insanı ‘itham’ etmenin pek değeri ve anlamı yok. Ezcümle, “Her toplum layığınca yönetilir,” klişesi belki biraz haklılık payı olsa da, kulağa geldiği kadar hoş ve doğru değil aslında. Çünkü öncelikle o toplumun niteliklerini ve ardından gerçekte ‘layık’ olunanın ne olduğunu anlamak zorundayız.

Ancak bunu söyler söylemez, bir de ek yapmak ve her koşulda yurttaş (o yurttaş yarım bir yurttaş da olsa) sorumluluğunu bir kez hatırlatmak gerekiyor. Kuşkusuz tek başına ya da bir araya gelindiğinde çok şey değiştirme şansı olmayabilir; buna mukabil her kötülüğe boyun eğmek, her kötülüğü görmezden gelmek, her kötülüğe ortak olmak, yalnızca koşullar ile açıklanamaz.

Bir toplumda yaşayan ve o toplumda yaşamanın muhtelif avantajlarından yararlanan herkesin yapabileceği bir ‘asgari’ olmalı. Bu asgari çaba, tek bir sözcük sarf etmek olabilir, yalnızca farkına varmak olabilir, ortada farkına varılması gereken bir şeyler olduğunu itiraf etmek olabilir, yalnızca bir kişiyi ikna etmeyi kendisine uğraş edinmek olabilir, vesaire…

İşte o ‘asgari,’ yukarıda adını andığım ‘oyunun kurallarının’ iyi kötü belirlenmiş olmasıyla mümkün biraz da. Herkesin herkese her şeyi yapabileceğini düşündüğü, bir arada yaşama ilkelerinin az çok kabul gördüğü bir yerde.

Türkiye’de, herhalde oyunun temel kuralları anlamını büyük ölçüde yitirdiği için, bir yandan insanların gözünde o asgari çaba dahi giderek değersizleşti, diğer yandan birbirine benzemez ideolojiler iktidar karşıtlığında birleşti. Fakat sorun şu ki, o iktidar karşıtlığı herkes için geçerli ve gerekli kabul edilen ‘ilkeler,’ yani ‘oyunun kuralları’ haline getirilmedi. İşin en vahim yanı, yönetenlerin, muhaliflerin bu halinden haberdar olmaları! Sıklıkla “İktidar muhaliflerin kumaşını çok iyi biliyor,” derken anlatmak istediğim bu.

Sayısız örnek vermek mümkün tabii, ama şu son kayyım atama ve tutuklama rezaleti yeter herhalde! Burada sorun yalnızca kayyım vs. değil, bunu yaparken ki rahatlıkları. Onca oy alarak seçilmiş belediye başkanları, büyük rahatlıkla görevden alındı. Ardından tutuklandılar. Bu kadar. Evet, bu kadar. Bu rahatlığın nedeni son derece basit: O belediye başkanları görevden alındığında muhaliflerin bir kısmının da çok sevineceğini, açık ya da zımni onay vereceğini, umursamayacağını vs. çok iyi biliyorlar. Bu yüzden İstanbul, Ankara ve İzmir için yapmadıklarını ve yapmayacaklarını, Güneydoğu’da gönül rahatlığıyla yaşama geçiriveriyorlar.

Tutuklanan insanlar, iş insanları, siyasetçiler; işlerinden atılan memur ve akademisyenler; göze sokulan ihaleler… Hepsi için aynı zımni kural geçerli: Muhalefet, asgari bir ilkeden yoksun. Oyunun kuralsızlığını içselleştirmiş durumda. İktidar ise, muhalefetin yoksunluklarını çok iyi biliyor!

Hal böyleyken, “Biz bu yaşadıklarımıza layık değiliz,” klişesini her işittiğimde bir kez daha düşünüyorum; bu ifadeyi teatral bir efkâr ve kibirle dillendirenin, neye layık olduğunu. Neden kendisini başka ve daha iyi bir şeylere değer gördüğünü.

Ve her seferinde, yanıt veremiyor, boş gözlerle bakıyorum. Yalan olmasın, böyle konuşanlardan çok da sıkılıyorum aslında.

Siz her şeyin en iyisine layıksınız, desek, rahatlarlar mı ki?!


Murat Sevinç kimdir?

İstanbul'da doğdu. 1988'de Mülkiye'ye girdi. 1995 yılında aynı kurumda Siyaset Bilimi yüksek lisansına başladı ve 1995 Aralık ayında Anayasa Kürsüsü asistanı oldu. Anayasa hukuku ve tarihi konusunda makaleler ve bir iki kitap yayınladı. Radikal İki ve Diken'de çok sayıda yazı kaleme aldı. 7 Şubat 2017 gecesi yüzlerce meslektaşıyla birlikte OHAL KHK'si ile Anayasa ve hukukun bilinen ilkelerine aykırı bir biçimde kamu görevinden atıldı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI