Beklenti 'zaferden' daha bereketli

Cumartesi, 26 Ekim, 2019
Muamele ve muhataplık açısından hayli gurur kırıcı tarafları olan mutabakatların sadece yapılabilmiş olması, geçici zafer havasından çok daha önemli ve kalıcı. Trump’ın mesajlarının, Rusya’nın patronajının bu kadar kolay kabullenilmesi veya beklendiği kadar mesele edilmemesi biraz bu yüzden. Başkalarının parasıyla Suriye’de inşaat yapma fikri de -yanında Suriyelileri gönderme hediyesiyle birlikte- 32 kilometrelik güvenli kuşaktan çok daha iyi bir siyasi kaldıraç.

Siyaset gündemi üzerindeki Suriye rüzgarı bir süre devam edecek gibi görünmesine rağmen yavaş yavaş şiddetini kaybediyor, biraz da yön değiştiriyor. Harekattan önce, iktidara yakın medyada ve sosyal medyada sistemli kampanyalarla, Suriye tek gündem haline getirilmişti. Şimdi yine iktidarın tercihi ve telkiniyle kontrollü biçimde geri çekiliyor. Ayrıntıları fazlaca tartışılmadan genel bir “kazandık işte” sınırında durup, meselenin fazla köpürtülmemesi isteniyor. Biten gerilim süren tansiyon kadar işe yaramıyor. Ne kazanıldığının anlatılmasındaki zorluklar, zafer havasıyla kolay siyasi getiri hevesini de zayıflatıyor. Bu gündem başlığında HDP dışındaki muhalefetin iktidarı rahatsız edici bir performans göstermemesini, Trump ve Putin başta olmak üzere dış aktörlerin sürekli yenilenen açıklamaları tamamlıyor. Ne -eğer varsa- zaferin tadını çıkartmaya ne de bilançonun tam olarak anlaşılmasına izin veriyorlar. Sıradan seçmene “güvenli bölge” derinliğinin kaç kilometre olduğu üzerinden bir başarı hikayesi anlatmanın ve bunu çok uzun süre kullanmanın zor olacağı açık. Suriyelileri geri gönderme gibi siyasi getirisi yüksek bir kazanç için de, henüz sonuç alınmış görünmüyor.

9 Ekim tarihinde, henüz harekat başlamamışken Gazete Duvar’da “Savaşın fragmanı bile berbat” başlıklı yazıda şöyle yazmıştım: “Meselenin hem ABD hem Türkiye için basit iç politika hesaplarından ve gündem değiştirme ataklarından ibaret olduğu yorumu –sert muhalif görünse de- fazla hafif duruyor.” Harekat beklenenden ve galiba planlanandan daha hızlı “neticelenince” bu fikrim daha da pekişmiş oldu. Çok yaygın inanışın aksine iktidar, Suriye harekatı ile oluşturabileceği milliyetçi hezeyan sayesinde yeni oy devşirebileceğini hesapladığı için bu hamleyi yapmadı. Meselenin politika dışı aktörlerin öncelikleriyle ilgisi olması yanında, bir siyasi ataktan çok, siyasi savunma karakteri daha belirgindi. Yine Gazete Duvar’da üç gün sonra çıkan (12 Ekim) “Derinleşen sorun, sığlaşan söylem” başlıklı yazıda da “Harekatın on gün sürecek ilk aşamasının Tel Abyad – Resulayn hattıyla sınırlanacağı, ikinci kısmının da asıl olarak buranın güvenliği öncelikli olacağı” iddiasına yer verilmişti. Baştan böyle çerçevelenen bir hedefin çok yüksek siyasi pazarlama gücü olmayacağı da açıktı.

Erdoğan uzunca bir süredir savaş politikalarıyla, “beka davalarıyla” yeni oy elde etmenin kolay olmadığının –defalarca deneyimleyerek- gayet farkında. Çok kısa sürdürülebilen grafik değişimlere de kimsenin güvenmesi mümkün değil. Ancak böylesi hamlelerin ve gündem kontrolünün sağladığı en önemli fayda, zaman ve hareket alanı yaratabilmesi. İktidar böyle oy kazanmayacağını biliyor ama onun kazanacağına inanan -veya inanmayı faydalı bulan- muhalefet, bu zamanı ve alanı fazlasıyla sağlıyor. Gizli saklı olmayan, hatta uçak gazetecileriyle paylaşılan muhalefet ittifakının parçalanması ihtiyacı, önemli bir stratejik hedefti. İlk görüntü bu konuda tam başarı olmasa bile önemli mesafe alındığını düşündürüyor. Fakat daha belirleyici fayda, büyük yapısal sıkıntılar için kazanılan zaman ve alan. Bu konuda sadece iç politika dinamiklerine değil, ekonomi ve bağlantılı olarak dış politika meselelerine de yakından bakmak gerekir. Suriye meselesi, Erdoğan iktidarının beka sorununu “kendi göbeğini keserek” aşamayacağını, ancak böyleymiş gibi yapılarak iç ve dış muhataplar nezdinde bir süre daha idare edebileceğini gösterdi.

Ekonomik kriz, uzamış durgunluk, kolay kolay hızlanmayacak büyüme, artan işsizlik ve bütün kamusal hizmet alanlarında belirgin bozulma. Bunların hepsi yerli yerinde duruyor, hatta bazılarının kronikleşme eğiliminden ve atak tazeleyeceğinden söz ediliyor. İyileşme diye sunulan rakamlar, “iş yapma kolaylığı endeksi” gibi ekonomik düzelme ile pek alakası olmayan verilere kadar inmiş durumda. Zamlara ek olarak yeni vergiler de yolda. Diğer yandan iktidar açısından çok kritik olan yargı alanı dahil pek çok alandaki iç mücadele ve kavgalar, göstere göstere yaşanmaya devam ediyor. Haydarpaşa ihalesi veya Bodrum’da imara açılan alana Turizm Bakanı’nın otel yapacağı iddiaları türünden fütursuzluklar artık pek saklanamıyor. Kutuplaştırma ve hayat tarzı siyasetinin, ayetlerden billboard afişi çıkartma seviyesine yükseldiği görülüyor. Bu siyasi çıkışsızlık zeminini iyice koyulaştıran diğer faktör de iktidar için çok açık bir tehdit haline gelmiş olan yeni siyasi aritmetik. Bu yeni aritmetik, muhalefet ittifakını geçici olarak bozmakla çözülecek gibi değil. Başta ekonomi olmak üzere yapısal sıkıntıları ileriye süpürmenin de bir sınırı var.

Erdoğan iktidarı, yerel seçim sonrasında -kimse özel olarak onu zorlamasa bile- görünür hale gelen ve artık kendi içine doğru yayılan, negatife dönmüş dinamikle yüzleşti. Yaygın yorumların aksine bunu sorun olarak önüne koyup çareler için adım atmaya yönelmedi, tam tersine memleketin ve kendisinin sorunlarını bekleterek soğuttu. Kayyım ve Suriye hamleleriyle de -ek olarak operasyonel müdahalelerle- muhalefet ittifakını çatlatmaya çalıştı. Fakat hem Erdoğan hem de iktidar ortakları, bu yöntemlerle sağlanan zaman ve alan kazancının yeterli olamayacağının farkında. Bu yüzden Suriye meselesinde, gündemi değiştirme ve milliyetçi reflekslerle oy konsolidasyonu hedefine değil, içeride ve dışarıda tekrar oyun kurabilme, pazarlık tarafı olabilme görüntüsüne odaklanılıyor. Ulusalcı, Avrasyacı destekçilerini hayal kırıklığına uğratma pahasına “posta koyma” yerine, “pazarlık edebilme” görüntüsü öncelik alıyor. Çünkü ekonomideki ve aslında iç siyasetteki sıkışması açısından ileriye doğru bir “yapabilirlik” alanına ve zamanına ihtiyacı var.

Muamele ve muhataplık açısından hayli gurur kırıcı tarafları olan mutabakatların sadece yapılabilmiş olması, geçici zafer havasından çok daha önemli ve kalıcı. Trump’ın mesajlarının, Rusya’nın patronajının bu kadar kolay kabullenilmesi veya beklendiği kadar mesele edilmemesi biraz bu yüzden. Başkalarının parasıyla Suriye’de inşaat yapma fikri de -yanında Suriyelileri gönderme hediyesiyle birlikte- 32 kilometrelik güvenli kuşaktan çok daha iyi bir siyasi kaldıraç. Kendi seçmenine bile gelecek hakkında umut vermekten uzaklaşmış iktidarın ihtiyacını, “kendi göbeğini keserek” kazandığı geçici ve inandırıcılıktan uzak bir zafer karşılamıyor. Dişe dokunur somut bir kazanç elde edilememiş durumun, ileriye doğru bir beklenti biçiminde sunulabilmesi çok daha verimli duruyor. Açıkçası iktidarın bu açıdan da harekattakine benzer bir muhalefet desteği temini çok zor olmayacak. Uygun bir formülle, AB’nin ve ABD’nin iç ve dış politika çıkarlarına da uyabilecek bu olasılığın, gündemde giderek öne çıkarılmasına şaşırmamak gerekir. Ancak sorunların derinliği dolayısıyla, alan ve zaman kazanmanın sağlayacağı destek yetmeyebilir.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI