Alanda hayaller masada gerçekler

Çarşamba, 23 Ekim, 2019
Şimdiye kadar “kazanmış” görünmesine izin verilen Türkiye’nin, ABD’den sonra tam kontrol sağlamış ve kendisini kuşatmış olan Rusya’nın çıkış planına daha fazla yakınlaşması gerekecek. Şam ile anlaşmayı, “Suriyelileri geri gönderme” gibi yüksek siyasi getirisi olan bir hedefe çevirmek, operasyonun ilk kısmı kadar kolay ve ucuz olmayabilir.

Aslında çok karmaşık olmayan, hatta fazla basit olduğu söylenebilecek gelişmeler, tuhaf kavramlaştırmalarla, slogan haline getirilen çarpıtmalarla iyice anlaşılmaz hale geliyor. Her durum için uydurulan tuhaf isimler, nitelemeler, bu kavramlaştırmaya uygun saçma mantık zincirleri yaratılarak anlatılmaya çalışılıyor. Herkesin olup biteni kendi penceresinden anlatabileceği, zafer veya mağduriyet üretebileceği oynak, kaygan bir zemin de böyle yaratılıyor. Suriye meselesi başlangıcından itibaren bu açıdan tam bir tutarlı süreklilik örneği olarak kabul edilebilir. “Arap Baharı”nın uzantısı olarak başlayan gösterilerin hızla yönlendirildiği rota, Esad rejiminin bu olaylara gösterdiği karşılık, meseleye uluslararası müdahalenin kaypak niteliği, konuya dahil olan bütün aktörlerin ve onların kullandıkları enstrümanların sicili, kavramların kullanan herkes için aynı anlama gelmediği, aynı içerikle kullanılmadığı bir alan yarattı. Bu zemin sayesinde aynı anda ve her yeni gelişmede pozisyon tazelemek, hızlı manevralar yapmak, birbirine tam zıt senaryoların oyuncusu olmak mümkün olabildi. Suriye’de final perdesine doğru ilerlenirken artık durumlara keyfi isimler verme rahatlığı, kullanılacak alanın genişliği azalıyor. Fırat’ın doğusuna dönük harekat başladığında, 120X32 kilometrelik mevcut güvenli bölge cebine ABD ve kısmen Rusya’nın onay verdiği görülüyordu. Bütün gürültünün sonunda da bu gerçekleşti.

Erdoğan, Suriye meselesine hem alanda hem de masada bu önceki zemine göre yaklaşmakta ısrarlı. En azından bir süre daha böyle sürdürebileceğine inanıyor. Aynı anda hem ABD hem Rusya ile pazarlık edebileceğini, alandan masaya koz taşıyabileceğini düşünüyor. Açıkçası ABD ve Rusya’nın final sahnesine doğru konuya aşırı rasyonel yaklaşmaya başlamaları da, bu açıdan bir imkan hatta avantaj yaratıyor. (Bu konuda İlhan Uzgel’in 21 Ekim tarihli Gazete Duvar’daki yazısı ABD ile Rusya’nın çarpışan çıkarları kadar örtüşen yaklaşımları açısından ilginç bir perspektif sunuyor.) Erdoğan mevcut 120 kilometrelik güvenli bölge cebine, göçmenler için yerleşim yerleri oluşturma hevesine, Soçi’den (Rusya+Suriye) onay alarak dönüyor. Erdoğan Rusya’ya giderken Rakka’yı da dahil ederek 2 milyon Suriyelinin bölgeye yerleştirilebileceğini söylemişti ama mutabakat sonrası yine 1 milyon hedefine geri dönmüş görünüyor. Güvenli bölge TOKİ’sine, ABD tazyiki ile Arap finansmanı ve “kapıları açarım tehdidi” ile AB parası bulma umudu da tükenmiş değil. Kalan şeritte de, tıpkı ABD ile olduğu gibi bu kez Rusya üzerinden uzatılan ateşkes anlaşması PYD’nin askeri olarak alandan çekilmesi anlamına geliyor. Adana Mutabakatı’nın tazelenmesi anlaşmanın tarafı olarak Esad’ı muhatap yapıyor. 440 kilometrelik sınırın Türkiye kontrolüne geçmesi gündemden düşüyor.

Adı “Barış Pınarı” olan ve savaş denmesi yasaklanan harekat ABD tarafından 120 saatliğine durdurulmuştu. Savaş halinde olunmayan ABD ile “mola” anlaşmasının, çatışan taraf olan YPG ile ateşkes olarak ifade edilmesi yasaklandı. “Akıllı ol” uyarısıyla yapılan anlaşma bir askeri ve diplomatik başarı olarak sunuldu. İşin ABD ile olan tarafı artık sosyal medya üzerinden yürüyor. Şimdiki mutabakat Rusya ile yapıldı, mevcut cep için alınan geçici onay, diğer bölgeler için de ateşkes ve Suriye kontrolünün kabulü anlamına geliyor. PYD’nin askeri olarak devreden çıkartılmasına karşılık Suriye ve Kürtler arasındaki işbirliği ve siyasi sürece Suriye üzerinden Kürtlerin dahil edilmesi gündemde. Harekat bir güvenlik operasyonu iddiasındaydı, içeride de böyle destek sağlandı, PYD konusunda alınan sonuç da bu çerçeveyi “başarı” olarak göstermeye yeterli. Ancak “Fetih dualarıyla” alana sürülen kuvvetler Suriye Milli Ordusu adını kullanıyor. Türkiye onların Suriye’nin asıl sahipleri olduğunu iddia ediyor. Yani iktidarın kimin yerli-milli olduğunu belirleme gücü sınırları da aşmış durumda. İşte bu mutabakat ve sağlanan yeni denge, bu konuda Türkiye’nin kritik bir karar vermesini gerektiriyor. Erdoğan için doğrudan veya dolaylı olarak Esad’la anlaşma zorunluluğu iyice belirginleşiyor. Peki Türkiye’nin Suriye Milli Ordusu diye bir güçle kalıcı olarak bölgede kalması nasıl mümkün olacak? Bu ikna sürecinin Erdoğan için maliyeti ne olacak? Türkiye ile Esad konuşsa ne konuşacak, anlaşsa hangi konuda anlaşacak?

Türkiye’de Suriye harekatının iç politikaya yönelik tarafları hakkında çok sayıda yorum yapıldı. Zaten bir iç politika meselesi olan hadisenin nasıl sonuçlar yaratacağı üzerine de çok tartışıldı. Siyaset üstü olduğu iddiası eşliğinde muhalefetin önemli bir kısmının desteği veya en azından suskunluğunun bu kadar kolay temin edilmesi üzerine konuşuldu. İşin ABD ve Kürtlerle ilgili kısmı başarılı çarpıtmalarla iç politikaya ve aslında kısmen de dış politikaya bir “kazanç” hikayesi olarak aktarılabildi. Kürtleri yaygın bir sessizlik eşliğinde içeride ve dışarıda iyice sıkıştırabilmek -aslında Kürtleri Esad’a gitmeye mecbur bırakmak- bir siyasi başarı olarak sunuldu. Fakat Esad ve Rusya ile yürünecek yeni zemin engebesiz bir düzlük olmayabilir. Rusya ile ittifak, şimdiye kadar ABD ile gerilimin veya Batılı düşmanların Türkiye sınırında bir Kürt Federasyonu kurma tehlikesinin etrafında anlatılıyordu. Rusya’nın da gerilimin ABD tarafında yoğunlaşmasına bir itirazı yoktu. Şimdiye kadar “kazanmış” görünmesine fazlasıyla izin verilen Türkiye’nin, ABD’den sonra tam kontrol sağlamış ve kendisini kuşatmış olan Rusya’nın çıkış planına daha fazla yakınlaşması, gerekecek. Şam ile anlaşmayı, “Suriyelileri geri gönderme” gibi yüksek siyasi getirisi olan bir hedefe çevirmek, operasyonun ilk kısmı kadar kolay ve ucuz olmayabilir.

Harekatın hem ABD hem de AB nezdinde tam rahatlatılamamış “batı” cephesi, hem içeride hem dışarıda kalıcı biçimde ağır hasar almış Kürtlerle ilişkiler kısmı ve yeni bir pratiğe açılan Rusya-Suriye-İran’dan oluşan “doğu” hattı artık çıkış planlarına göre şekillenecek. Alanda konulan hedeflere ulaşılması kalıcılık garantisi yaratmıyor. Bütün bu alanlarda, Türkiye’nin şimdiye kadar geçerli olan kaygan ve oynak zemini bir süre daha kullanmasına izin verilmesi, alan hamlesinden “kazançlı” çıkıyor görüntüsüne destek verilmesi yüksek bir masa hakimiyetini güvenceye almıyor. Masa hakimiyeti, Türkiye’nin Suriye’de bulunduğu bütün alanların sınırlarına Suriye ordusuyla birlikte konuşlanacak olan Rusya’nın elinde. Suriye’nin “yerli ve milli” unsurları olduğu iddia edilen bir nüfusu, “Milli Ordu” diye isimlendirilen bir güçle, ait olmadıkları bir alanda tutmak -İdlib örneğinde olduğu gibi- hiç kolay değil. Bunun Suriye’nin toprak bütünlüğü ve siyasi birliği ile ilişkisini kurmak da öyle. Hiçbir siyasi geleceği kalmamış olan muhalif güçlerle birlikte Suriye topraklarında, Rusya tarafından kuşatılmış ve ABD desteğinden uzaktaki bir Türkiye, bunu yüksek bir ulusal çıkar ve güvenlik gerekliliği olarak anlatmaya devam edebilecek mi?


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI