İstanbul Sözleşmesi ve Emine Bulut kararı

Salı, 22 Ekim, 2019
İstanbul Sözleşmesi etkin uygulanmadığı için Emine Bulut’un katiline sadece müebbet cezası verildi. Savcının iddianamesine ve mütalaasına girmedi. Oysa sözleşmede cezanın ağırlaştırılmasını gerektiren hallerin sıralandığı 46’ncı maddenin d fıkrası, tam da katil eski koca Fedai Varan’ın suçu işleme biçimini tarif ediyor.

Karanlık doksanlarda 28 Şubat’a giden yolun taşlarını döşeyenlerden birisi yine sahnede. O yıllarda Rize Belediye Başkanlığı da yapmış olan eski milletvekili Şevki Yılmaz’dan söz ediyorum. Bu defa bir üniversite konferans salonunda boy göstermiş. Akademide seviyesiz konuşma üslubu 101 dersi vermiş adeta. Salondaki nice din adamı ve akademisyen dersi uslu uslu dinleyerek “pezevenk”li “kavat”lı hitabetten feyz almış olmalı. İstanbul Sözleşmesi karşıtlığının, öteden beri tahmin ettiğim karanlık ve derin yanı, bu şahsın sözlerinden daha net biçimde aşikar edilemezdi. “Kadınların hukukunu Avrupa’da arayanlar ahmaktır.” Sözleriyle başlayarak İstanbul Sözleşmesi’ni kast ettiği çirkin konuşmasından alıntı yapmaya bile değmez. Gasıpların konuştuğunu bilelim yeter. İslam’da haklarımızı gasp edenler evrensel değerlerle elde ettiğimiz hakların, vahiyle sabit haklarımız olduğu gerçeğini yine gizleyerek bu kez de İstanbul Sözleşmesi’yle sabitlenen şiddetten korunma hakkımızı gasp etmek istiyorlar. Kadına yönelik şiddetle mücadeleyi cinsellik çağrışımlı yaklaşımla engellemeye kalkışan fallussantrik dinbaz yorumları herkes biliyor zaten tekrara gerek yok.
Kadınları araç kılarak “başörtüsüne” özgürlük isterlerdi zaten kadınlara değil. Nitekim üniversiteli öğrencileri ön saflara sürdükleri o eylemlerde, meslekten atılmış, başörtülü çalışan kadınlar için ağızlarını açmazlardı. O günkü üniversite öğrencilerinin bugün çalışmasına da, şiddetten korunarak güçlenmesine de karşı çıkarken utanmalarını beklemek ham hayal olur. Bizler kadınların, başörtülü olarak da eğitim, çalışma ve siyasi, idari temsiliyet haklarını kazanmak için mücadele ederken kendi kendimize bazı sözler vermiştik. Bazısı çeşitli basın açıklamaları ve demeçlerle, röportajlarla kamuoyuna da ilen edilen o sözleri yerine getirmenin tam sırasıdır. Aradan geçen yıllarda siyasi pozisyonların ve önceliklerin değişmesine, kişisel düşüncelerimizde farklılıklar yaşanmasına rağmen hatırlayanlar çıkacaktır o sözleri. Başı açık olma hakkını savunacağımıza dair kendi kendimize söz verirdik mesela. Kadın eşitlik mücadelesinden taviz vermeyeceğimize de. Medeni Kanun’la kazanılmış kadın haklarının savunucusu olacağımıza da. Kazanımların korunmasında kadına yönelik şiddetle mücadelenin önemini de ihmal etmezdik.

Derin suların karanlığı üstümüze gelirken “özgürlük için el ele zincirlerini” hatırlamanın tam zamanı. Yirmi bir yıl önce ekim ayında başlayan ele ele zinciri eylemlerinin benzerleri veya başka yeni yöntemlerle tüm kadınların el ele verme zamanı geldi. Yoksulluk nafakasından tedbir nafakasına, kadınların velayet hakkından mal rejimine ve miras hakkından istismarcı affı sayılacak olan erken evlilik faillerini cezasız bırakma teşebbüsüne kadar bütün kazanımlarımız tehdit altında. Ve İstanbul Sözleşmesi’yle 6284 sayılı şiddet yasası günümüzde kadınların güçlenmesini sağlamak için şiddetin önlenmesini hedefleyen ulusal ve uluslararası mekanizmalar olarak yukarıda sayılan tehdit altındaki tüm haklarımızın bekçisi konumunda. Bu mekanizmaların etkin uygulanmasını sağlamak için kendimize verdiğimiz sözleri hatırlayıp gün bugün diyerek el ele vermenin zamanı.

Kadın özgürlüğünü yok eden o derin devlet şiddetinin, 28 Şubat’ın sembol fotoğrafı. Yüzlerce öğrenci özgürlük için ele ele zinciri eylemlerinde gözaltına alınmış, otuz kişi doksan yıla varan hapis cezası talebiyle DGM’de yargılanmıştı. Kadının sesini kısmayı, sözünü yok etmeyi amaçlayan aynı karanlık güç bugün İstanbul Sözleşmesi’ni yok etmek istiyor.

Bu sözlerime delil istenirse Emine Bulut cinayetine ilişkin haberleri izlemek bile yeterli olacaktır. İstanbul Sözleşmesi etkin uygulanmadığı için Emine Bulut’un katiline sadece müebbet cezası verildi. Savcının iddianamesine ve mütalaasına girmedi. Oysa sözleşmede cezanın ağırlaştırılmasını gerektiren hallerin sıralandığı 46’ncı maddenin d fıkrası, tam da katil eski koca Fedai Varan’ın suçu işleme biçimini tarif ediyor. “Suçun bir çocuğa karşı veya çocuğun huzurunda işlenmesi halinde” cezanın ağırlaştırılması gerektiğini öngören madde mahkeme kararında da yok sayıldı. Oysa cinayetin işlenmesinden Emine’nin defnedilmeinden beş gün sonra sosyal medyaya yansıyan görüntülerle hepimiz tanık olmuştuk müşterek çocuklarının gözü önünde ve çocuğu görme bahanesiyle buluştuklarında o cinayetin işlendiğine. Ancak cinayetten önce kolluk görevlileri Emine’yi korumadı biliyoruz. Ve kamuoyunda infial oluştuktan sonra yargı harekete geçti bunu da biliyoruz. Savcının iddianamesinde İstanbul Sözleşmesi dayanak olarak gösterilmedi bu da ortada. Savcıların ve hakimlerin, anayasa gereği iç hukuk müktesebatı hükmündeki Avrupa Konseyi Sözleşmesi’ni uygulamaktan çekindiği bilinen bir gerçek. Çekincelerinin sebebi Şevki Yılmaz’ın da içinde yer aldığı şiddet seviciler korosunun siyasi iradeyi, kamu görevlilerini ve yargı mensuplarını etkileyecek şekilde üzerlerinde baskı kurması. Yıllardır yürütülen baskıyla sözleşme ve yasanın etkin uygulanmasını önledikleri gibi günümüzde artan şiddetin sebebi olarak sözleşme ve yasayı göstermeyi de ihmal etmiyorlar. Bu baskıyı biz kadınlar elbirliğiyle ortadan kaldırmayı kendimize borçluyuz. Özellikle başörtülü kadınlarla özgürlük mücadelesi yürüten biz dindar kadınlar hem kendimize hem bütün kadınlara karşı sorumluyuz. Zira din saikiyle gerçekleştiriliyor saldırılar. Bizler geleneksel din yorumlarıyla kadınların toplumsal hayata katılımını engelleyen anlayışlara karşı kendimiz için mücadele verdiğimiz gibi şimdi bütün bireylerin şiddetten korunması için aynı şekilde hareket etmekle mükellefiz kanımca.

 

 


Berrin Sönmez kimdir?

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi mezunu. Aynı üniversitede araştırma görevlisi olarak akademiye geçti. Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na giriş süreci üzerine yüksek lisans tezi yazdı. Halkevi ve kültürel dönüşüm konulu doktora tezini yarıda bırakarak akademiden ayrılıp öğretmenlik yaptı. Daha sonra tekrar akademiye dönerek okutman ve öğretim görevlisi unvanlarıyla lisans ve ön lisans programlarında inkılap tarihi ve kültür tarihi dersleri verdi. 28 Şubat sürecindeki akademik tasfiye ile üniversiteden uzaklaştırıldı. Dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağımlı yargısı, akademik kadroları “rektörün takdir yetkisine” bırakarak tasfiyeleri gerçekleştirdiği ve hak arama yolları yargı kararıyla tıkandığı için açıktan emekli oldu. Sırasıyla Maliye Bakanlığı, Ankara Üniversitesi, Milli Eğitim Bakanlığı ve Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde ortalama dört-beş yıl demir atarak çalışma hayatını tamamladı. Kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunucusu, feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI