Ahmet Murat Aytaç
Ahmet Murat Aytaç

Suskunluk yasağı: Bozulmuş bir dilde barışı anlatmak

Cumartesi, 19 Ekim, 2019
Bugünkü konuşma yasağının temelinde yatan düşünce Türkiye’de devletin uzun yıllardır gelişen toplumsal barış talebini yok sayarken kullandığı mantıkla aynı. Barış severlere deniliyor ki, savaş iki devlet arasında olur. Oysa Türkiye’yi yıllardır cenderesinde tutan çatışma dinamiği iki devlet arasında değildir, bir örgüt ile bir devlet arasındadır. Peki, bir an için diyelim ki öyle, ama sonra aynı yolun tersinden yürüyerek şu soruyu soralım: “Barış kimler arasında olur?” Barış her şeyden önce savaşın karşıtıdır, tıpkı gündüzün gecenin karşıtı olması gibi. Nasıl gündüzün olması için önce gecenin var olması gerekiyorsa, barışın var olması için de önce savaşın olması gerekir. Yani “barış pınarı” zaten bir savaşın yürüdüğünün tersinden itirafıdır.

Türkiye’nin başlattığı askeri müdahalede kritik bir evreye ulaşılmış durumda. ABD ile varılan uzlaşma sonucunda Türk tarafı harekatı beş günlüğüne durdurma kararı aldı. Buna karşın ABD, YPG güçlerinin Türkiye’nin “güvenli bölge” olarak ilan ettiği kuşağın gerisine çekilmesini sağlayacak. Eğer bu vaat gerçekleşirse, Türkiye harekata “ara vermeyi” kabul edeceğini söylüyor. Yorumcular Türkiye’nin hem askeri hem siyasi hedeflerinin çoğunun şimdiden gerçekleştirdiği görüşünde. Tabii müdahalenin Türkiye açısından yarattığı sonuçların yanında bir de yarattığı insani yıkım açısından ciddi sonuçları var. Olaya bu açıdan bakılınca, ortadaki tek meselenin toprak kaybı olmadığı görülüyor. Suriye’deki insan hakları gözlemcilerinin aktardığına göre 500’den fazla can kaybının olduğu çatışmalarda, yüz binlerce insan da yerinden edilmiş durumda. Bu ölçüde olmasa da, Türkiye tarafında da sivil can kayıpları ve yerinden olmuş insanlar var.

Askeri müdahalenin başladığı günden bu yana, harekatın kamuoyundaki yansımalarında ilginç gelebilecek fazla bir şeye rastlamıyoruz. Meselenin insani sonuçları karşısındaki genel kayıtsızlık ve televizyonlara özgü hamasetle atılan milli gurur nutukları aynen devam ediyor. Yani olayların haberleştirilmesi ve analizi açısından dikkate değer bir şey yok. Ancak başlangıçta detaymış gibi gözüken bir nokta, bana ziyadesiyle ilginç çekici görünüyor. Harekat hakkında konuşan herkesin, kendini bir de “üzerine konuşmak” üzerine konuşmak zorunda hissetmesini kast ediyorum. Çoğu insan siyaset üzerine konuşmanın giderek güçleşmesinden yakınıyor. Tabii iktidar yandaşlarının böyle bir derdi yok; onlar milli meseleler üzerine konuşurken uyulması gereken vatanseverlik kıstasları üzerinde duruyor daha çok. Konuşmanın zorlaştığından yakınanlar esasen bir itirazı dillendirmek isteyenler. Sadece harekat üzerine konuşmak değil, “üzerine konuşmak” üzerine de konuşmak… Önceden görmeye alışkın olmadığımız bu durum derin bir huzursuzluğun dışavurumu olarak görülebilir.

Söz konusu zorluklar konuşmanın önüne dikilen doğrudan engeller yaratılıyor. Sosyal medyada, basın açıklamalarında veya kitle gösterilerinde “Savaşa hayır!” diyen insanlar işin bu yanın fiilen deneyimliyor. Adli ve idari tedbirlerin yetmediği yerde, sosyal medyada insan etiyle beslenen linç güruhları devreye giriyor. Öyle ki cumhurbaşkanı olsanız bile kar etmiyor, Mustafa Akıncı gibi hakaret ve küfre maruz kalıyorsunuz. Sesiniz boğulmak isteniyor. Ancak yasaklamanın laneti burada da devreye giriyor ve kendi karşıtını yaratmadan edemiyor. “Suskunluk yasağı” adını vereceğim bu karşıt ilke, hem susturulanda hem de susturanda iki farklı ve tamamlayıcı etki yaratıyor.

İlk etki, milli ve siyaset üstü olarak tanımlandığı için hakkında konuşulamayan konular, insan onlar üzerinde konuşamadığını belirttiğinde dolaylı bir şekilde de olsa konuşulunca açığa çıkıyor. Bir itirazı olan insanların, aslında söylenmesi gerekenlerin tümünü söyleyememekten duydukları huzursuzluğu açıklamasıyla, eğer konuşsaydı ne diyeceği de öz olarak anlaşılmış oluyor. Suskunluk yasağının ikinci etkisi de yine dolaylı bir şekilde konuşma yasağını koyan tarafta beliriyor. Susturan kişi, üzerine konuşmayı yasakladığı konu hakkında tersinden konuşmadığı müddetçe yasağı bildirebilecek bir dil kuramıyor. Böylelikle o da suskunluk yasağına dolaylı olarak uymuş ve üzerinde konuşulmaması istediği şeyi konuşmuş oluyor.

Konuşma yasağının bu şekilde tartışıldığı bir yerde, Barthes’tan söz etmemek olmaz elbette. Bu bağlamda, susturma davranışının yarattığı çelişkili etkiyi, onun “konuşma yasağı” ile ”söyleme mecburiyeti” arasında oluşturduğu karşıtlık çerçevesine yerleştirmeyi deneyeceğim. Barthes, dilin gramer, söz dizimi gibi hususlarda önceden belirlenmiş kurallara kesin bir uyum talep etmesinden yola çıkarak, buyurgan bir yapıda olduğunu saptar. Ona göre, belli yasalar ve zorunluluklara uyarak konuşma dışında bir imkan sunmayan dil, ne ilerici ne gericidir; olsa olsa faşisttir. Zira faşizm konuşma yasağı değil, söyleme mecburiyetidir. Buradaki dil tartışması, esasen ifade özgürlüğüyle ilgili olmadığından, dil edimlerinin disiplin altına alıcı etkisiyle ilgili daha sınırlı bir hedefe sahip. Ama Barthes’ın dile getirdiği “faşizm” anlayışı, çok kişisel bir kavrayışa dayansa da, bizim için genellenebilir bir varsayımdan yola çıkıyor. Kendimi, davranışın yasaklanmasını değil davranışa zorlanmayı faşizm kabul eden bu anlayışın çekiminden alamıyorum. Yine de Türkiye gibi ülkelerde, özgürlüklerin müsrifçe kullanıldığı Fransa’ya göre daha titiz davranmak gerektiği ortada. Bu ülkede söyleme mecburiyetinin iki biçimini ayırt etmemek cinayet işlemek olur. Çünkü insanı itirafa zorlayan söyleme mecburiyetin baskıcı karakteri ile insanın konuşmak istediği halde konuşamadığını söylemek mecburiyeti arasındaki farkı görmek büyük önem taşıyor. Bugün Türkiye’de konuşma mecburiyetinin asıl sebebi dilin buyurgan yapısı değil, konuşma yasağının bozduğu dili onarma ve tutsak alınmış sözcükleri esaretten kurtarma ihtiyacıdır. Bence ikinci türden söyleme mecburiyeti, Türkiye’nin neresinden bakarsanız bakın, anti-faşisttir.

Suskunluk yasağının ilk etkisini o halde bu tarz bir söyleme mecburiyeti içinde buluyoruz. Konuya biraz daha yakından bakalım: Konuşma güçlüğüyle ilgili olarak dile getirilen hoşnutsuzluklar temelde ifade özgürlüğüyle ilgili sorunlar. Bu bakımdan, güçlükten kasıt konuşmanın bir bedelinin olması ve söylenmesi gerekenlerin söylenememesidir. Yani mesele özünde insanların açık veya örtük tehditlerle susturulmasıdır. Ancak böylesi durumlarda susturma amacıyla uygulanan “konuşma yasağı” kendine özgü bir diyalektik mekanizmayla işler. Her yasak gibi, konuşma yasağı da nesnesini, yani dili bir ölçüde ve farklı biçimlerde bozar. Ama dilin bütün kullanım imkanlarını hiçbir şekilde ortadan kaldıramaz. Yapılan şey sadece sözcüklere önceden var olmayan bir bedel biçilmesidir. Konuşmaya biçilen bedel bir yandan söz söylemeyi maliyetli hale getirirken, diğer yandan söz söylemenin değerini emsali görülmemiş bir şekilde arttırır. Konuşma yasağının en etkili uygulandığı dönemlerin, aynı zamanda “söyleme mecburiyeti” zamanları da olması bundandır. Çünkü konuşmak, en çok bu dönemlerde yapıldığında değerlidir. Böylelikle sözcükleri boğup dili bozan konuşma yasağının karşısına, söylemeye mecburiyetinden ötürü sessizliği bozmaya çağıran suskunluk yasağı çıkar.

 

Suskunluk yasağının ikinci etkisine gelince, o da dilin bozulduğu bu uğrakta açığa çıkar. AKP ve Erdoğan iktidara gelmeden önce bizim için bir şeyler ifade eden kavramlar vardı. O zamanlar insan bu kavramları gönül rahatlığıyla kullanabiliyordu. Oysa şimdi söze başladığımızda, şöyle bir duraksıyor ve acaba nasıl anlaşılacak diye kaygılanmadan edemiyoruz. Ancak bizi söylemeye mecbur eden suskunluk yasağının en çok bu kaygılardan beslendiğini de belirtmek gerek. Demokrasi, insan hakları, yerlilik veya annelik gibi kavramların iktidar dilinin tutsağı olmasına itiraz etmemizi sağlayan aynı kaygılar, şimdi artık “barış” kavramı için geçerli hale gelmiş durumda. Askeri bir harekata “barış pınarı” adı verilmesinin içerdiği açmazlar, konuşma yasağının diyalektiğini barış kavramını da tutsaklıktan kurtaracak şekilde işleten güç olacaktır. Zira sözcüklerin anlamı konusunda karışıklık yaratmak mümkün olsa da, insanlar kaybolsun diye açılmış sapaklar tersinden kat edildiğinde, saklanan hakikat ayan beyan ortaya çıkar. “Barış pınarı”, tersinden yürüdüğünüzde bugün yasaklanan ve suçlanan “Savaşa hayır!” türünden sözcüklerin hakikatine götürecek yolun başında duruyor.

Bugünkü konuşma yasağının temelinde yatan düşünce Türkiye’de devletin uzun yıllardır gelişen toplumsal barış talebini yok sayarken kullandığı mantıkla aynı. Barış severlere deniliyor ki, savaş iki devlet arasında olur. Oysa Türkiye’yi yıllardır cenderesinde tutan çatışma dinamiği iki devlet arasında değildir, bir örgüt ile bir devlet arasındadır. Tıpkı bunun gibi, “Barış Pınarı Harekatı” da iki devlet arasındaki bir çatışmayı değil, örgütün Suriye’deki uzantısının yürüttüğü “teröre” karşı yapılan bir askeri harekatı adlandırır. Siz buna savaş demekle terörün siyasal amaçlarına hizmet ediyorsunuz. Peki, bir an için diyelim ki öyle, ama sonra aynı yolun tersinden yürüyerek şu soruyu soralım: “Barış kimler arasında olur?” Barış her şeyden önce savaşın karşıtıdır, tıpkı gündüzün gecenin karşıtı olması gibi. Nasıl gündüzün olması için önce gecenin var olması gerekiyorsa, barışın var olması için de önce savaşın olması gerekir. Yani “barış pınarı” zaten bir savaşın yürüdüğünün tersinden itirafıdır.

İtiraz sahibi olduğu halde susturulanlar konuşturulmadığını söylediğinde, insanları susturunca ikrar almış olacağına inanan iktidar sahipleri de yasağı bildirecek bir dil kurduğunda, bastırılmış olan bir şekilde açığa çıkar. Yani sadece sükut değildir ikrardan gelen, bazen ikrar da sükuttan gelir. Ama ben yine de kestirmeden söylemiş olayım: Barış, hemen şimdi!


Ahmet Murat Aytaç kimdir?

Ailenin Serencamı: Türkiye'de Modern Aile Fikrinin Oluşumu (2007), Kitlelerin Ruhu: Siyasi ve Sosyal Tahayyüle Kalabalıklar (2012) adlı eserleri kaleme aldı. Göçebe Düşünmek: Deleuze Düşüncesinin Kıyılarında (2014) adlı eserin editörlerinden biridir. Şubat 2017'de yayımlanan KHK ile ihraç edilinceye kadar Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Yardımcı Doçent ünvanıyla çalıştı. Temel ilgi alanları insan hakları felsefesi, siyasal düşünceler tarihi ve siyaset kuramı, radikal demokrasi gibi konulardan oluşmaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI