Biz tam olarak ne seyrettik?

Cumartesi, 19 Ekim, 2019
Anlaşma ABD ile yapılmış olsa da –söylenmesi yasaklanan- ateşkes YPG ile yapıldı. Trump’ın Erdoğan ile birlikte YPG komutanlarına teşekkürünü dikkatlere sunmak gerekir. İktidar Erdoğan’ı Trump ile denkleme karşılığında, Trump’ın kurduğu “dövüşen yaramazlar” denkliğini sineye çekmek zorunda.

Dokuz gün süren, her günü hatta her saati ilginç gelişmelere sahne olan bir süreç yaşadık. ABD ve Türkiye heyetlerinin görüştüğü perşembe gecesi yapılan ortak açıklamayla bu süreç bir şekilde sona erdi. Ancak bunun Suriye meselesi için değil, Fırat’ın doğusuna yapılan harekat açısından bile bir final olup olmadığı belirsiz. Ortaya çıkan tabloda herkesin kazandığını iddia edebileceği unsurlar mevcut. Herkes şimdi bunu yapıyor ve bir süre daha yapmak için uygun zaman aralığı yaratma konusunda bir mutabakat var. Olayın bölgede ve dış politikada yaratacağı etkiler konusunda tartışmalar şimdiden başladı ama öncelik buradan çıkartılacak hediyelik paketlerinin iç politikaya taşınmasında. Suriye, başlangıcından itibaren -sadece Türkiye’de değil başta ABD olmak üzere birçok ülkede- aynı zamanda bir iç politika meselesiydi. Bütün dünyada rüzgar estiren bu dokuz günde ve bu serinin final resminde her ülkenin iç politikasına dönük çok malzeme çıktı. Ciddi bir küresel kriz halinde yaşanan hadise, şimdi bütün politik aktörler tarafından tekrar ülkelerine taşınıyor. Alanda kazananlar, masada kazananlar, her ikisinde de kazandığını iddia edenler oluyor, olacak. Aktif aktörlerin olaya biçtikleri anlam ve sonucu sunma biçimleri ile algılanan arasında ise hâlâ bir açı mevcut. Erdoğan açısından da önüne engeller çıkartıldığı için sağlanan olağanüstülüğün mü yoksa istediklerini almış olma görüntüsünün mü da daha çok fayda sağladığını göreceğiz.

İktidar ve yakın çevresi yoğun biçimde Türkiye’nin kazandığını ve bunun Erdoğan’ın liderliğine borçlu olunduğunu söylüyor. En son Erdoğan tarafından BM’de ve partisinin grup toplantısında ortaya konulan hedeflerin hepsine ulaşıldığı söyleniyor. Alanda da masada da Türkiye’nin elinin güçlendiği iddia ediliyor. Süreci bu kadar hızlı tamamlamanın hesap dahilinde olup olmadığını henüz bilmiyoruz. Dünyadaki yorumlarda genel eğilim de Türkiye’nin istediğini aldığı yolunda. Bazı CHP ve diğer muhalefet sözcüleri de bir biçimde bunu kabul eder görünüyor. Bu hedefler, YPG’nin sınırdan uzaklaştırılması ve askeri bir güç olarak etkisizleştirilmesi, güvenli bölge için bir bölüm Suriye toprağının kontrolü, Türkiye’nin Suriye’deki varlığının meşru görülmesi, güvenli bölgede Suriyeliler için yerleşim alanları oluşturulması, bütün bunları yaparken de uluslararası tepkinin üzerinden alınması. Bunların önemli bir kısmı açıklanan anlaşmada mevcut. Türkiye’nin hangi acil derdini çözdüğü belirsiz, nereye varacağı net çizilmeyen kısa hedefleri açısından durum bu. “Giderek” alınmış değil, alınmadığı için fazla zorlanmış ve gürültülü biçimde seslendirilmiş bir sonuçtan bahsedilebilir. Bu yakın hedeflerin gerekçesini oluşturan nihai çözümler için ise daha gidilecek epey yol ve benzer pazarlıkların yürütüleceği başka aktörler var. İçeriye dönüşe yeni kayyım ataklarının eşlik etmesi de bir fikir veriyor.

İktidarın ve onu milliyetçi gerekçelerle destekleyenlerin en kuvvetli tezi ABD’nin Suriye’de kalıcı olmak için Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt devleti kurdurmak istediğiydi. Hatta bu tezi komplo sınırına taşıyanlar, her şeyin bu yüzden yapıldığını söylüyordu. Ancak Trump daha bir yıl önce ABD’nin Suriye’den çekileceğini, “Suriye size kalsın” diyerek açıkladı. İki ay önce de Türkiye ile kontrollü boşaltılmış güvenli bölge konusunda bir mutabakata varıldı. Dokuz gün önce ise yine ABD Başkanı “biz karışmıyoruz” dedi. Bunların inandırıcı olup olmadığı, arkadaki pazarlıklar ve kafalardaki-çarşıdaki hesaplar elbette tartışılabilir ama görünen buydu. Şimdi Erdoğan ve Trump’ın özel müdahaleleriyle krize çevirdikleri bir durumu, becerileriyle zaten anlaştıkları ilk noktaya nasıl döndürdüklerini farklı başarı hikayeleri olarak dinliyoruz. Trump, “gerekli ama geleneksel olmayan, alışılmadık bir yol” izlediklerini, “iki çocuğu okul bahçesinde biraz dövüştürmenin işe yaradığını”, “şiddetli aşkın etkili olduğunu” söylüyor. Trump iyi çevresi kötü noktasına gelen iktidar yanlısı kalemler ise, “Erdoğan, Trump ve Putin’in dünyayı yönettiğini” iddia ediyor. Bu harekata anti-emperyalist bir anlam yükleyenler için aslında çok mutluluk verici bir tablo görünmüyor. Çünkü Türkiye ABD’yi bölgeden çıkarmıyor, gürültülü bir süreçle üretilmiş onayını –üstelik sıkıntılı bir mektubu ve devam eden rahatsız edici benzetmeleri sineye çekerek- masaya konacak kıymete çevirmek istiyor. Böylece Trump’ı güçlü bir belirleyici olarak –hatta kendi ülkesine karşı- alanda tutuyor.

“Türkiye istediklerini aldı” cümlesinin, ortak açıklamanın metnine yansıyan tarafı bir kazanç olarak anlatılmaya çok müsait. Fakat meselenin aynı hedefler açısından görünen başka yüzleri de var. İlk başta Kürt meselesi –daha sonra Türkiye’nin iç politikasını da etkileyecek biçimde- hiç olmadığı kadar uluslararası hale geldi. İstediklerinin hepsini almış olsa da, Türkiye hâlâ ve artık çok daha fazla yalnız bir ülke. Anlaşma ABD ile yapılmış olsa da –söylenmesi yasaklanan- ateşkes YPG ile yapıldı. Trump’ın Erdoğan ile birlikte YPG komutanlarına teşekkürünü dikkatlere sunmak gerekir. İktidar Erdoğan’ı Trump ile denkleme karşılığında, Trump’ın kurduğu “dövüşen yaramazlar” denkliğini sineye çekmek zorunda. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun söylediği gibi Membiç ve Kobani gibi diğer bölgelerde yapılacak görüşmelerde de gerçek taraf Putin aracılığıyla Esad olacak. Yani Türkiye, asla görüşmeyeceği, tamamen ortadan kaldırılması gerektiğini iddia ettiği aktörlerle artık gayri resmi olarak masada. Suriye’deki Kürtler için de ABD’yi tek seçenek olmaktan çıkartan müdahalenin askeri sonuçları ile siyasi sonuçları farklı olabilir. Türkiye’nin, şimdilik çıkartılmama garantisi aldığı Suriye toprağında inşaat yapmak için de, yeni krizlere ve “mültecileri gönderirim” gibi zorlamalarına ihtiyacı devam ediyor. İç politikada -pek de ikna olunmamış- güvenlik gerekçesinden çok daha işe yarayacak “Suriyelileri gönderme” ve “TOKİ” atılımı hâlâ boşta. Bu hengamede gündemden düşürülerek beklemeye alınan bütün yapısal sorunlar da…

Gücü ve ağırlığıyla -korkuyla karışık- bir saygı yaratmak ile çıkarabileceği arızalar yüzünden dikkat edilmesi gereken bir aktör haline gelmek asla aynı şey değil. Gözünü budaktan sakınmayan cesaret ile “çevreye” verebileceği hasarın sınırlarının kestirilememesi arasında da epey mesafe var. İş bitirici, sonuç alıcı olmak zaman boyutuyla test edilmeyince, başarı ölçüleri ve kavramlara yüklenen anlamlar değişiyor. Bugün “dünyayı idare ettiği” iddia edilen aktörlerin hepsi, dönemin en etkili silahı ‘acayipliği” ölçüsüzce kullanabiliyorlar. Örneğin, Trump herkesi hayretlere düşürdüğü, “yok artık” dedirttiği acayiplikleriyle, sonuç alan “bilgelik” iddiasını sürdürebiliyor. Binlerce insanın ölümünden sorumlu olanlar, hayat kurtarmakla övünebiliyor. Yöntem şöyle bir şey: Krizi büyüt, saçmalık sınırında yorumlarla kafaları karıştır, “bu kadar da olmaz” denilecek acayiplikleri yap ki, sonunda aynı noktaya döndüğünde bile çok yeni bir sonuç elde etmiş gibi görün. Olağanüstülükle, öngörülemezliklerle, krizlerle ve fütursuz popülizmle idare etmenin anahtarı burada. Bugün yaptıklarından çok yarattıkları etkiyle sonuç alan liderlerin öne çıkması bu yüzden. Bir gösteri sahnesine sıkışmış siyasi alanda, tehlike (düşman) anlatmak, zafer imal etmek ve bunlara fazladan alkış almak şaşırtıcı bir performansla çok kolay. Gösteri bitip seyirci salonu boşaltmaya başladığında ise davetli olarak ön sıralarda yerlerine alanlar dışındakilerden başlayarak, “biz ne seyrettik?” ve “sahnedekilerin kazandığı açık ama biz ne kazandık?” sorularının ucu görünüyor. Gösteri bittiğinde sahnedekiler ve seyredenler arasında kurulan sahte “biz” birden kayboluyor.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI