Ümit Kıvanç
Ümit Kıvanç

Severiz de kovarız da

Cuma, 18 Ekim, 2019
C.Ç. gitmiş, Suriyeli ailenin 13 yaşındaki kızını istemiş. Baba ne demiş? “Benim kızım daha çocuk,” demiş. Böyle demiş Suriyeli baba. C.Ç. ne yapmış? Dönüp kaderine küsmüş ve gece sokakta dolaşıp, sağa sola saçılmış boş meşrubat kutularını mı tekmelemiş? Kayaların üzerine ya da yamaca ya da parka, artık neresi varsa müsait, oturup bangır bangır arabesk eşliğinde ah mı çekmiş, küçük kızla ortak yaşantılarını hatırlayıp?

Türkiye’ye sığınmış Suriyeli aile, yani aralarından biri bir halt ettiğinde topluca sorumlu tuttuğumuz, halt etsinler etmesinler, her fırsatta aşağıladığımız üç milyonu aşkın insandan birkaçı, C.Ç.’nin anababasının evine kiracı girmişler.

C.Ç., 35’inde bir adam. Suriye ailenin kızını beğenmiş. Kız 13 yaşında. C.Ç. beğenmenin ötesine geçmiş. Kızı arzuluyor.

Otuzbeşinde değil yirmisinde de olsa, C.Ç.’nin 13 yaşında bir kızla yatmayı düşünmesinde tuhaflık var mı? Herhalde pek çoğumuza göre var. Anlatacağım, kızın babasına göre de var.

Şuradan başlayalım: bu toplumun C.Ç.’leri hayatta kimlere kulak verir? Kimlerin lafını kaale alır? Kimlerinkine aldırış etmez, dahası kızar, fena kızar? C.Ç. “büyüklerine” kulak verir. Ya da mahalledeki kankalarına. Bunların da kulak verdikleri vardır. Muhtemelen hepsi makbûl yurttaşlardır. C.Ç. tükenmiş Batı medeniyetinin usûllerine uyup kendisini cenderelere sokmak isteyenlere pek öfkeli olmalıdır. Zira onun kulak verdiği büyüklerinin kulak verdiği âlimler, 13 yaşındaki kızla her şeyin yapılabileceğini haykırıp dururlar. ‘Kızla’ değil de ‘kıza’ mı demeliyim? Sanırım daha doğru olur, kastedilen ilişkiyi daha isabetle anlatır.
Kızın babasına ise kimse kulak vermez. Hele bizim, misafir bulunduğu şu ülkedeki çoğunluğun isteğine karşı çıkarsa.

C.Ç. gitmiş, Suriyeli ailenin 13 yaşındaki kızını istemiş.

Baba ne demiş? “Benim kızım daha çocuk,” demiş. Böyle demiş Suriyeli baba.

C.Ç. ne yapmış? Dönüp kaderine küsmüş ve gece sokakta dolaşıp, sağa sola saçılmış boş meşrubat kutularını mı tekmelemiş? Kayaların üzerine ya da yamaca ya da parka, artık neresi varsa müsait, oturup bangır bangır arabesk eşliğinde ah mı çekmiş, küçük kızla ortak yaşantılarını hatırlayıp?

“Ortak yaşantı” da nereden mi çıktı? C.Ç. kızı görüyordu ya uzaktan; sonra vücudunda birşeyler oynuyordu ve sonra kendini yatıştırmaya uğraşıyordu ya. Erkeğin kurdukları, ortak yaşantıdır. Kız ötesine katılmazsa ihanet içindedir. Bu özgün destan unsurunu sayısız üçüncü sayfa haberi ve destanımızın soyluya yakışır gurur ambalajlarına sarıldığı birçok şarkıdan bilmiyor muyuz? Aşka karşılık vermeyen kız, engin arabesk edebiyatımızda neden “vefasız”dır? Neden başka şey değil de vefasız? Neye vefa göstermemiş? Vefa göstermemenin ikinci adımı, ihanet, bildiğiniz üzre.

C.Ç.’nin ve kendisiyle birlikte sürüklediği küçük kızın macerasında henüz bu aşamalarda değiliz. Çünkü kızcağızın vefasızlık edebileceği durum doğmadan C.Ç. gereğini yapmış. “Ortak yaşantı”yı geliştirmeye girişmiş. Anababasının evde olmadığı bir gün gidip kızı evden çıkarmış, arabaya atıp götürmüş. Nereye?

İKİNCİ SAFHA

Toplumumuz hiçbir olayı basit, tek rezillikle geçiştirmiyor. C.Ç., kızı “bir akrabasının” evine götürmüş! Independent Türkçe’den okuduğumuz, Can Bursalı’nın haberine göre. Suriyeli ailenin avukatı, muhabire, “ilk istismarın orada gerçekleştiğini” söylemiş.

Bu ikinci safhada bir duralım. C.Ç.’nin “akrabası” nasıl biridir? Muhtemelen makbûl vatandaştır o da. Makbûl vatandaşın suç yelpazesinden dışarı çıkmıyordur.
Akrabası, C.Ç.’ye, “N’oluyo lan!” dememiş. “Kim lan bu tıfıl?” dememiş? “Manyak mısın oğlum?” dememiş. “Lan oğlum, başına iş alırsın, akıllı ol!” dememiş. Evde yoktuysa, C.Ç.’ye anahtar vermiş olmalı. Evdeyse, C.Ç.’nin küçük kızı getirdiğine şahit.

Sonra ne olmuş? O “ilk istismar” nasıl gerçekleşmiş? Akrabası, “şu odaya geçin” mi demiş? C.Ç. kızı önüne katmış, “Geçiyoruz biz,” deyip göz mü kırpmış? Ses çıkarmamış da kaş mı kaldırmış? Onlar odaya geçtiğinde akraba ne yapmış? Kumandayı alıp televizyonu mu açmış? Yoksa kulak kabartıp neşelenmiş ve imrenmiş mi?
Başka senaryo mümkün: Akrabası bir çeşit “borç”tan ötürü C.Ç.’ye itiraz edememektedir. Sıkıntıyla evden çıkıp gider. Kahvede düşünceli halini görüp, “Hayrola?” diye soranlara, omuz silkip, “Yok yea bişey,” cevabını verir.

Akrabanın içerideki varlığında veya yokluğunda, “ilk istismar” gerçekleşir. Yani 35 yaşındaki C.Ç., Suriyeli kiracılarının 13 yaşındaki kızına tecavüz eder.

Bunu yaparken herhangi bir rahatsızlık, suçluluk duyar mı? Belli ki duymaz. Muhtemelen aksine, erkeklik gururuna benzer birşeyler dolaşmıştır bedeninde, şehveti takviye eden.

ÜÇÜNCÜ SAFHA

C.Ç. halden memnundur. Kızı alıp Sinop’a götürür. C.Ç. maalesef, memleketimizin en güzel ve medenî şehirlerinden olan Sinop’tandır. Avukata göre C.Ç. “Suriyeli çocuğu orada 15 gün boyunca alıkoyar”.

“Orada” ne demek? Sinop’ta nerede? Elbette bir evde. Başka akraba var mıdır, olaya şahit? C.Ç., yanında bulunması elbette pek tuhaf gözükecek, 13 yaşındaki Suriyeli kızla, mahalleye, sokağa, bahçeye, eve, apartmana… artık nereyeyse, kimseye görünmeden mi girip çıkmıştır? Görenler kimlerdir? Ne düşünmüşler, ne demişler, niye dememişler? Dağbaşında mı C.Ç.’nin küçük kızı götürdüğü yer?

Sorular anlamsız, biliyorum, ama bizi şuraya ulaştırıyorlar: Elindeki market torbasından kazara sarı, kırmızı, yeşil üç paketin uçları gözükse, İstanbul’dan kalkıp Sinop’a varamazsın, oysa 13 yaşındaki küçük kızı akraba evine götürüp cinsel istismarın en ağırını ediyorsun, 700 kilometreden fazla şehirlerarası yolculuk yaptırıyor, 15 gün alıkoyuyorsun ve hiçbir engelle karşılaşmıyorsun. (DAİŞ “emiri”nin yıllarca önce kaçırdığı Ezidi kızı Ankara’daki!!! evden daha yeni kurtardılar.)

Tabiî olayın kahramanlarını ânında “milletimiz”le “Suriyeliler”e dönüştüren, iğdiş edilmiş zihinlerimiz derhal şu soruyu ortaya sürecektir: “Kız neden sesini çıkarmamış?”

Oysa, bütün o zihinlerden elbette soruyla aynı anda geçen ve Türk Millî Eğitimi’nden edinilmiş refleksle derhal hasıraltı edilen cevap gayet basit: Buraya sığınmış bir ailenin çocuğu olduğu, C.Ç. kendisini olabilecek en zayıf yerinden vurduğu için. Kaba kuvvetin süreç boyunca oynadığı rolü, şehvetle gözü dönmüş koskoca adamın kendisini kararlı şekilde sürükleyişi karşısında duyduğu korku ve eli ayağına dolanmışlığın kızı ne hale getirdiğini bilemiyoruz haliyle. Bunlara ilaveten, C.Ç., elbette kızı, haydi, hep beraber söyleyelim, “aileni sınırdışı ettiririm” diye korkutmuş.

Başka nasıl olabilirdi?

Nitekim C.Ç.’nin anababası, yani küçük kızları ağır cinsel istismara uğrayan Suriyeli kiracıların evsahipleri, oğullarının bu küçük macerasını -“kaçamak” mı deseydik?- öğrendiklerinde hemen aileyi arayıp, “Sessiz kalacaksınız,” diye ihtar etmişler. “Kimse duyarsa sizi sınırdışı ettiririz.” Ve bakın peşine ne eklemişler: “Bizim arkamız sağlam. Akrabalarımız polis.

Demişler ki: Arkamız sağlam, polis akrabalarımız var, sizi sınırdışı ettiririz.

Var mı sahiden? Polis akrabaları. Varsa, ne diyorlar bu işe? Bir şey diyorlar mı? Burası sahiden, küçük kızını istismar ettiğin mülteci ailesini, devlet görevlisi yakınların aracılığıyla sınırdışı ettirebileceğin bir yer mi?

DÖRDÜNCÜ SAFHA

Ve tabiî Suriyelileri filan katmadan, son soru: Küçük kızlara yönelik şehveti körükleyen, mütemadiyen küçük kızlarla “evliliği”, yani küçük kızların cinsel amaçla istismar edilmesini “acaba ne kadarı caizdir?” gibi sinsice, puştça sorular eşliğinde gündeme getiren düpedüz sapıtmış kötü ruhlu heriflere düpedüz siyasî nedenlerle tepki gösterilmeyişi, muazzam ahlâkî rezalet ve sefalete yolaçmadı mı? Veya: yeterince açmadı mı? Yetmez mi yani bu kadarı?

Üstelik, böyle bir suçu işleyen, karşısındaki sığınmacı diye, “sizi ister severiz ister kovarız” demeye getiriyor. İşte, böyle yazınca da olmuyor. Bunun adı odur aslında. Deneceği diyemiyoruz. Şu son beş-on yılın ahlâkî çöküntüsünü ortalık yerde tasvir etmek de tam bu nedenle, adı konması gerekenin adı ortalık yerde konamadığı için mümkün olamıyor.

Peki, severiz de kovarız da, anladık da “biz” neyiz, nasıl bir şeyiz bu durumda? Size de soruyorum, profiline içki kadehli fotoğrafını koyan ve sığınmacılara iyi davranılmasını isteyen herkese, “O kadar seviyorsanız, alın evinizde besleyin!” diye çemkiren, küçük kızlara düşkün din tâcirlerine nazaran pek yüksekteki bir insan modeli olduğunu vehmeden modern büyükşehir ahalisi.

YAZARIN DİĞER YAZILARI