Dinçer Demirkent
Dinçer Demirkent

Azınlık çoğunluk olabilir mi?

Perşembe, 17 Ekim, 2019
Türkiye toplumu barıştan, barışçıl çözümler yaratma imkanlarını aramaktan, HDP’nin demokratik ve legal bir parti olarak kabul edilmesinden değil de savaştan, ülkenin geleceğine ilişkin kararların tek kişi tarafından demokratik bir tartışma yapılmadan alınmasından ya da yurttaşlardan beş milyonun üzerinde oy alan yasal bir partinin terörist ilan edilmesinden mi yana?

Türkiye’de siyasal rejimin hegemonik iddialarını yitireli uzun zaman oldu. Hegemonik imkanlarını yitirmesinin ardından demokratik meşruiyetini de kaybetti. 31 Mart ve 23 Haziran’da yapılan iki İstanbul seçimi bunu başta rejim olmak üzere herkese çıplak biçimde gösterdi. Bundan iki yıl önce, AKP’nin hegomonik kapasitesini yitirdiği ve bir ara rejim diktatörlüğüne hızla yöneldiği 7 Haziran 2015-16 Nisan 2017 tarihleri arasında olan bitenleri değerlendirirken “AKP iktidarı devreder mi?” sorusunu sormuştum bu sayfada. Aradan geçen iki yılda soruyu doğuran temel gerçeklik değişmese de çeşitlendi. En azından bir soru ile daha: Muhalefet iktidara talip mi?

TEHLİKELİ SULAR 

Siyasal rejim, faillerinin bekası uğruna ülke halkını yaşamsal risklerin ortasına atarken bunu çoğunluğun onayına dayanarak yapmıyor artık. Daha ziyade yasaklıyor, elinin uzandığı her yerde baskı ve zor yoluyla her eleştirinin üzerini kapatıyor. Üzerini kapatmak ifadesiyle, öyle sıradan bir iktidar tekniğinden bahsetmiyorum. Kendini çoğunluk olarak varsayan linççi güruhların cinayetlerinin, yurttaşlara Kürtçe konuştuğu için yapılan saldırıların, üniversitelerde polis ve özel güvenlik birimleri desteği ile terör estiren, kendi varsaydığı çoğunluğundan başka hiçbir fikre hayat hakkı tanımayan, ne yaparlarsa yapsınlar başlarına hiçbir şey gelmeyen “milli” grupların eylemlerini de buna dahil ediyorum. Bundan iki yıl önce sorduğum sorunun anlamı, “eski azınlık çoğunluk haline geldiğinde demokratik prosedürler uygulanıp iktidar el değiştirir mi sorusu” bir endişe kaynağı olarak meselenin özündeydi. Şimdi ise üniversitelere, sokaklara taşınan bir “hareket” ya da moda deyimle “harekât” var. Bu, siyasal rejime ilişkin soruyu çok daha ötelere taşıyacak, küçük bir azınlık dışında kalan herkes için korkunç bir potansiyeli de işaret ediyor.

Bundan yıllar öncesinde kelimeler yasaklanmaya başlamıştı. Örneğin ekonomik kriz demek ana akım medyada yasaktı. Üç yıl önce barış demek yasaklandı, tehlikeliydi bu sözcüğü kullanmak. Bugün savaş demek de yasak. Bu yasakların en azından üç anlamı var. Birincisi iktidar bu sözcüklerin içeriklerini değiştirecek, toplumda yeni bir birliktelik yaratabilecek imkanlarını yitirdi. Yani artık söylem üzerinde yaratıcı olanaklarını kullanacak kapasitesi yok. Çünkü “ezici gerçeklik”, iktisadi kriz, adalet krizi, kamuflaja büründürülmek istenen toplumun demokratik ihtiyaçları artık söylemsel düzeneği –bu gerçeklik de hamasetten başka bir şey değil- çoktan aştı. Yani toplumun somut ihtiyaçlarına dair vaat sunma, bunlara inandırma gücü yok iktidar söyleminin, olamayacak da. İkincisi, birincisine bağlı olarak iktidar mekanizmaları tarafından eleştirel her fikrin susturulmasıdır. Devletin zor aygıtının sınırına kadar kullanılması işlevini görüyor artık bu yasaklar. Üçüncüsü ve bugün için çok büyük bir tehlike potansiyeli taşıyan şey ise harekâtların toplumun içine taşınması, devlet aygıtı dışında ve ondan güç alarak örgütlenen ve kontrolü artık daha güç olacak grupların eylemleridir.

SIĞ SULARDA BOĞULMAK: TÜRKİYE’DE YAYGIN MUHALEFET 

Bütün bu olup biten içinde artık acil hale gelen soruya dönmek istiyorum. “Muhalefet iktidara talip mi?” Tabii burada “hangi muhalefet” sorusunu sorabilirsiniz. Muhalefetin parçaları anlamında da her gerçek krizde rejimin arkasına dizilen ve onun bekasına hizmet eden muhalefet stratejilerinin bildiğimiz anlamda siyasal muhalefete tekabül edip etmediği anlamında da. İkisine de yanıt aramaya çalışacağım.

Türkiye’de parlamentoda yer alan siyasal partiler, HDP dışında, Erdoğan’ın tanımladığı “ulusal çıkarı” ulusal çıkar olarak kabul ettiler. Millet ittifakının ana aktörü olan ve yerel seçimlerde üç büyük şehri kazanarak büyük bir umut yaratan Cumhuriyet Halk Partisi’nin elbette burada özel bir önemi var. Çünkü Türkiye’nin ulusal çıkarlarının Erdoğan’ın izlediği stratejiden çok farklı bir istikamette olduğunu çok yakın bir zamanda tartışmaya açan bir konferansı da yakın zamanda deneyimledik. Elbette “asker yola çıktığında bütün muhalefet susar” argümanının savunulacak hiçbir boyutu olmadığını ayrıca kanıtlamaya gerek olmadığını söylemek gerek. Neredeyse bütün totaliter rejimlerin bu argümanı muhalefeti yok etmek için kullandığını; savaş konusundaki arzuların sadece orduyu harekete geçirmek için değil, hatta daha ötesinde toplumu ordulaştırmak için, onu bir ordu olarak örgütlemek için harekete geçtiğini söylemek yeterli olacaktır sanırım. Fakat Türkiye’de parti-devlet bütünleşmesinin unutturduğu bir şeyi hatırlamak da gerekir: Hükümet, devlet ve halk birbirinden farklı kategorilerdir ve halk yekpare değil parçalıdır. Çıkarları birbiriyle çatışan ve ancak bu çıkarların çatışmalarına ilişkin demokratik zeminlerin varlığı olmadan da demokratik bir siyasal birliğin (devletin), demokratik yollarla iktidarını sürdüren bir hükümetin varlığından bahsedilemez. Bu nedenle de bir hükümetin tek başına alacağı asker gönderme kararı muhalefeti hizaya çekmek için yeter sebep olabilmesi demokratik bir toplumda kabul edilebilir değildir.

Hizaya gelen muhalefetin, iktidarın faillerinin bekasına ilişkin hamlelere ortak olmasında son tezkerenin ilk olmadığını da biliyoruz. 7 Haziran “istikşafi” görüşmeleri, anayasaya aykırı anayasa değişikliğine onay verilerek HDP Eşbaşkanları ve milletvekillerinin tutuklanmasına aracı olunması gibi kritik eşiklerde Erdoğan’ın gündemine ortak olunduğunu hatırlıyoruz.

CHP’NİN SİYASETSİZ DÖNGÜSÜ

CHP yönetiminin buradaki bildiğimiz stratejisi topluma ilişkin varsaydığı gerçekliği mutlak gerçek olarak kabul etmesi, onun “varsayılan hassasiyetlerine” duyarsız kararlar alınmaması. Elbette bu bir kısır döngü. Çünkü CHP’nin varsaydığı toplum ile CHP hiçbir zaman iktidara gelemeyecek, eğer demokratik kanallar açılmaya başlarsa da olası bir iktidar değişikliğinde başka bir sağ partiye muhalefet edecek. Peki Türkiye’nin yaşadığı ağır ve çoklu krize girmesine, tek parti-tek adam rejiminin hızlıca taşlarının döşenmesine ortak olunmasına neden olan bu stratejinin dayandığı “toplum” varsayımının bir gerçekliği var mı? Örneğin Türkiye toplumu barıştan, barışçıl çözümler yaratma imkanlarını aramaktan, HDP’nin demokratik ve legal bir parti olarak kabul edilmesinden değil de savaştan, ülkenin geleceğine ilişkin kararların tek kişi tarafından demokratik bir tartışma yapılmadan alınmasından ya da yurttaşlardan beş milyonun üzerinde oy alan yasal bir partinin terörist ilan edilmesinden mi yana?

Soruyu biraz daha genişletelim. Türkiye’de istihdam olanaklarını gün geçtikçe yitiren bir emekçi yoksul kitle, kayırmacılığın vardığı düzeyle evlatlarına herhangi bir gelecek imkanı sunamayan bir ana-baba kuşağı, siyasi görüşü, dini-etnik kimliği, anadili gibi gerekçelerle düşmanlaştırılan ve birbirine eklemlenmesi çok mümkün olan siyasal taleplere sahip geniş kesimler varken, sürekli geniş halk kesimlerinin üzerine binen bir yükün ayakta tuttuğu bir sermaye sınıfının görünür çıkarlarını destekleyen bir rejim hangi “toplum” varsayımı üzerinde ayakta duruyor? Ve bu toplum gerçekten bekasını çatışmalarda, militarizmde mi görüyor? Bunu hala Türkiye toplumu muhafazakar bir geleneğe sahiptir gibi bir argümanla savunan bir muhalefet partisinin gerçek bir demokrasi hayali ve programından bahsedilebilir mi? Rejimin sürekli yeniden inşa ettiği bir toplumu, var olan ve değişmeyen bir gerçeklik olarak ele alan bir muhalefetin iktidara gelme şansı olabilir mi?

GELECEKSİZLİK, GELECEK VE SİYASET 

İYİ Parti’nin kendini sürekli değerli kılmaya çalışan, AKP’ye zaman zaman göz kırpan stratejisinin uzun erimli bir geleceği var gibi görünmüyor. CHP’nin, HDP’nin izlediği stratejinin esaslı katkısıyla 31 Mart-23 Haziran sürecinde yarattığı umudu, tek parti rejiminin bütününe yansıyan stratejisi ile parçalaması çok mümkün ve artık biliyoruz ki geleceğimiz sağ ve sığ argümanlarla inşa edilemez. Yani CHP’nin varsayımının tek sonucu geleceksizliği daimileştirmek olarak görünüyor.

Gerçek bir siyasal stratejinin temelinde yer alabilecek en basit fikir, varsayılan gerçekliği değiştirme gücünü bizzat gerçekliğin kendisinden alacak biçimde örgütleyebilmektir. Var olan gerçeklik; yoksulluk, yoksunluk, dışlanma ve düşmanlaştırmaya maruz bırakılan milyonlarca yurttaşın talepleridir. Bu taleplerin birbirine eklemlenerek örgütlenmesi, bölgenin, dünyanın gerçekleriyle ilişkilendirilmesi siyasal program, strateji gerektirir. Elbette bunların hepsi için bir ülküye, hayale ihtiyaç var: Barış ve refaha ilişkin, eşit ve özgür yurttaşlığa ilişkin bir hayal.


Dinçer Demirkent kimdir?

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Anayasa Kürsüsü'nden 7 Şubat 2017’de KHK ile ihraç edildi. Doktora derecesini aynı fakülteden, "Türkiye'nin Anayasal Düzeninde Cumhuriyetin İki Kuruluşu ve Dinamik Cumhuriyet Kavramı" başlıklı tezi ile almıştır. Anayasa tarihi, cumhuriyetçilik, kurucu iktidar, siyasal temsil konuları üzerine çalışmalarını sürdürmektedir. Ayrıntı Dergi yayın kurulu üyesidir, İzmirli olup Ankara’da yaşamaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI