Sevilay Çelenk
Sevilay Çelenk

Açma mıyız, kek miyiz la biz?

Perşembe, 17 Ekim, 2019
AKP tarzı siyaset korku yayıyor. Doğal olarak da kurumlar, partiler ve kişiler bu ceberutluktan sadece suskunlukla kaçamayacaklarını düşündüklerinden ve de zaten muhalefetin başka türlüsünü yapmayı bilmediklerinden AKP etrafında hizalanıyorlar. Elbette büyük ölçüde de Kürt sorununa, göç, göçmenlik, savaş ve barış gibi mevzulara yaklaşımlarına aynı millici ve yerlici bakış hakim olduğundan da oluyor bu.

Açma yapacaktım bugün. Fırında pişerken o sükunet verici mis kokusu eve yayılsın diye sadece… Yoksa hamur mamur işlerine epeycedir pek el sürdüğüm yok. Daha doğrusu hamur işlerini mümkünse sadece ayda bir ya da iki kez yeme hakkı tanıdım kendime. Bu ayki hakkımı da sokağın başındaki pişicide pişi yemekten yana kullanmayı düşünüyorum.

Cübbeli cinciler, öte dünyacılar, muhteşem yüzyılcılar biraz sükunet lazım hepinize, sükunet! Tivitırı neyim başımıza yıktınız. Fakat görmüyor musunuz kurdun postu o kadar da ucuz değil, dünya biraz olsun kıymetini biliyor. Bakın kurt diyorum. Kart-kurt ya da Kürt değil. Kurdun postu…

Üstelik an itibarıyla Cumhurbaşkanımız Erdoğan da “Suriye Suriyelilerindir” dedi. Terör unsurları bu gece ansızın Mümbiç’i Suriye’ye bırakıp çekilirse bizim de orada işimiz biter gibi şeyler söyledi. Haydi hayırlısı. Aklın yolu bir iki…

Sonra vazgeçtim açma mayalamaktan da pişirmekten de. Mayalamayınca pişiremiyorsun zati. Açma kokusunun ferahlatmasından ne olacak ayrıca? Asıl ferahlık hamur açmaylan değil, zihin açmaylan mümkün. Çok isabetli bir yazının içinden bir kez daha geçmeklen mümkün. Kemal Can’ın yazısından söz ediyorum. Bir türlü sakin sakin cümlelere dökemediğim ne varsa toplamış, bir batında hepsini yazıvermiş. Fakat tam da bu yüzden yazı biraz sıkışık… Açmak lazım. Böylece açma pişirmekten vazgeçtim. Elimin hamuruylan naçizane zihin açma alanında faaliyet göstereyim dedim. Halkımız için değil bu açma. Halkımız gitsin açmasını halk ekmek büfelerinden alıp yisin. Bu açmayı Kemal Kılıçdaroğlu için yapıyorum. Yani az daha kendisine “Bay Kemal” diyeceğim o kadar da kızgınım.

Hasılı sözünü ettiğim yazıyı Kemal Kılıçdaroğlu için oklavaylan açıvereceğim. Oklavaylan esas yapmak istediğim şey, CHP grup toplantısına katılarak söz istemek ve kürsüye vura vura konuşmak olsa da bu pek yakışık almaz sanırım. Modern insan sükuneti ve öfke kontrolünü elden bırakmayan insandır… Bir de kendimi elimde oklavaylan o kürsüde hayal ettim hiç şık görünmüyordum.

Geçen haftaki yazımı okuyanlar hatırlayacaktır. CHP’nin sınırötesi operasyona cevaz veren tezkereye bir kez daha “Evet” diyeceğini açıklaması hakkında şöyle bir yorum yapmıştım. “Yaşamsal konulardaki hiçbir politikasını doğru bulmadığı, demokrasiyi, özgürlükleri, hakları ve yurttaşlık kültürünü her gün yeniden ayaklar altına aldığından bir an bile kuşku duymadığı bir iktidara, ‘Evlatlarımızı al ve git Suriye’de savaş’ diyor…”

O günlük yazıyı böyle bir tespitle bitirmiş ve daha sonra ortamları kolaçan ederek başıma bir bela açmayacağına kanaat getirirsem bu hafta da devam etmeye karar vermiştim. Gelgelelim hayaller kendi yazdıklarını açmakken gerçekler hamur işi açmaylan bir gazete yazısını açma arasında bir yere sıkışıp kalmaktı. Nihayetinde ikincisini yapmaya karar verdim. Zira her zaman olduğu gibi biz daha konuları beyimizin süzgecinden (pardon ya beynimizin süzgecinden) geçiremeden, Kemal arkaaş birkaç sanal A4 sayfasını baştan aşağı “tıkırt tıkırt tıkırt” diye dolduruveriyor. Kimbilir kaç konu henüz zihnimizin kıvrımlarında süzüm süzüm süzülüyorken o yazıya dönüştürüp önümüze koyuverdi böyle. Canı sağ olsun.

Biraz uzun olsa da yazıdan önemli bir alıntı yapmama izin verin. Kemal Can diyor ki “… iktidar, hiçbir faturayı tek başına üstlenmek istemiyor, hemen hesabı ‘bize’ paylaştırıyor. Bu tarif edilen öznenin dışında bırakılma korkusu büyük bir çoğunluğu hizaya getiriyor, vakanın özelliğine göre bir süre de hizada tutuyor. Bunu defalarca gördük. Sadece son beş yılda hemen her sene siyaset üstü davranmanın gerekli olduğu bir ‘olağanüstü durum’ ortaya çıktı. Siyaset üstü davranılması istenen bu olağanüstü hallerde de durmadan seçimler yapıldı. Herkesi siyaset dışına zorlayıp durmadan siyasi destek tahkimatının, ‘taşları bağlayıp köpekleri salmaktan’ farkı nedir? İktidarı bir kere bile siyaset üstü, siyasi hesap dışı, sahiden ‘biz’ gibi davranmaya ikna edememiş muhalefetin, bu konudaki uyumluluk azmini anlamak zor. Buna gerekçe olarak ileri sürülen, askerlerin can güvenliği kaygısının, onları alana süren politik tercihlerle nasıl ayrıştırılabildiği de ayrı muamma. Ancak Suriye harekatının daha ilk haftasından aşırı kafa karıştırıcı bir yolculuğa dönüşmesi, özne sapıtmasının ömrünün fazla uzamayacağını gösteriyor.”

Şimdi öyle “özne sapıtması” filan gibi Lacanyan cümleler arasından bu yazıdaki cevheri ıskalamasın okuyucu diye şeediyorum ben de. Şaka bir yana, bu şahane tespitleri Maden köftesi gibi biraz öyle sıkıştıra sıkıştıra işlemek haksızlık olmuş diye düşündüm naçizane. İnsan bu yazıdan üç yazı çıkarır ve yazdığı mecralara birer birer üleştirir. Geri kalan zamanda da Almodovar filmini izlemeye gider, kimsenin işine karışmak gibi olmasın… Kısacası, şu sıralar Açmacı Leyla gibi dolanıp durmaktan başka bir rutinle iştigal etmediğimden, ince şeyleri anlamaya mecali kalmamış olanların bir işine yarayayım dedim. İnce şeyler demişken, ah o Maden köftesi, o da ne ince bir iştir öyle. Bir an evvel anacıklarımızdan öğrenmek ve geleceğe aktarılmasına katkıda bulunmak lazım…

Açmamıza gelelim.

İktidar yani AKP iktidar(lar)ı yaptığı işlerle yurt içinden de yurt dışından da alkış aldığı, Time dergisine “Erdoğan’s way” manşetiyle liderleri kapak olduğu zamanlardan bu yana, yaptığı hiçbir işe sahip çıkmadı. Bir tek o döneme sahip çıktı. “Ben yaptım, ben söyledim, ben öğrettim” dedi durdu. Fakat ondan sonra geçmiş, gelecek ve şimdiki zamanda işlediği bütün günahların suçunu muhalefet(ler)e yükledi. Deyim yerindeyse her fırsatta muhalefetin ümüğünü sıktı. Yanında da ortağı Dr. Jekyll “Alayınız gelin, alayınız gelin” diye bağırmaktaydı. Biz daha “Nereye gidiyoruz doktor” demeye kalmadan bütün suç üzerimize yıkılmaktaydı. Doktor Jekyll dedim de, bacım neydi o son fotoğraf? Allah muhafaza bir şey olmuş da olmamış gibi göstermeye çalışıyorlar gibi gibi… Korktum vallahi.

AKP küçük ya da büyük hiçbir hatasının ceremesini kendisi çekmeye, bir nebze olsun sonuçlarını üstlenmeye razı gelmedi kısacası. İktidarlarının on beş yılını bölüşüp kılcal damarlarına kadar iç içe geçtiği Gülenist örgütlenmeyle yolları ayırmasından itibaren, daha darbe girişimi filan bile yaşanmamışken, beşikteki bebelere kadar herkese suç yansıttı. En ufak bir muhalefet gördüğü yerde “Fetöcü” yaftasını yapıştırıverdi. Çok kez yazdım bunu.

Ne var ki iş bununla kalmıyor. Bunu bu kadar cazgır ve ceberut biçimde yaptıkları için etrafı suskunlaştırıyor ve sindiriyorlar. Hatta sindirdikleri kişilerin onayını da alıp onları da etraflarında topluyorlar. Zira AKP tarzı siyaset korku yayıyor. Doğal olarak da kurumlar, partiler ve kişiler bu ceberutluktan sadece suskunlukla kaçamayacaklarını düşündüklerinden ve de zaten muhalefetin başka türlüsünü yapmayı bilmediklerinden AKP etrafında hizalanıyorlar. Elbette büyük ölçüde de Kürt sorununa, göç, göçmenlik, savaş ve barış gibi mevzulara yaklaşımlarına aynı millici ve yerlici bakış hakim olduğundan da oluyor bu.

Dolayısıyla AKP’nin iç politikada, dış politikada ve adalet ve ekonomi alanlarındaki dehşet verici hatalarının sonucunda doların yükselmesinden, topyekun bir savaşın kıyısına sürüklenmemize varıncaya dek yaşadığımız her felaket “siyaset üstü” bir beka meselesi olarak kaydediliyor ve herkes anında devletin yanında hizalanıyor. İyi iş. Çok iyi iş. David Lodge gelse bu kadar kralını da yazamaz.

Muhalefetin “gel” denince geldiği, “git” deyince gittiği, Kemal Can’ın uyumluluk azmi, Madenlilerin ise “uymaçalık” tabir ettiği durum budur. AKP iktidarları bütün bu süreçlerde hiçbir zaman dışlayıcı bir siyasi parti olmaktan da uzaklaşmamıştır. Bu ülkenin “hükümeti”, “herkesin Cumhurbaşkanı” ve hepimizin devletinin yürütme gücü olmamış, o muayyen siyaset üstü anlarda bile bunu yapmak işine gelmemiştir. Tezkereye evet diyeceklerini açıkladıkları gün bile Kemal Kılıçdaroğlu’na, CHP’ye ve CHP’lilere yönelik arsız saldırganlık tam gaz sürdürülmüştür.

Peki öyleyse nereye hizalanıp duruyoruz, açma mıyız, kek miyiz la biz?

Sözünü ettiğim yazı esasen bunu yazıyor (bence). Bana da sıkışıklıkları ferahlatmak kaldı…

Bu kadardı.


Sevilay Çelenk kimdir?

Sevilay Çelenk Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema bölümünde öğretim üyesi iken barış imzacısı olması nedeniyle 6 Ocak 2017 tarihinde 679 sayılı KHK ile görevinden ihraç edildi. Lisans eğitimini aynı üniversitenin Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler bölümünde 1990 yılında tamamladı. 1994 yılında kurulmuş olan ancak 2001 yılında kendini feshederek Eğitim Sen'e katılan Öğretim Elemanları Sendikası'nda (ÖES) iki dönem yönetim kurulu üyeliği yaptı. Türkiye'nin sivil toplum alanında tarihsel ağırlığa sahip kurumlarından biri olan Mülkiyeliler Birliği'nin 2012-2014 yılları arasında genel başkanı oldu. Birliğin uzun tarihindeki ikinci kadın başkandır. Eğitim çalışmaları kapsamında Japonya ve Almanya'da bulundu. Estonya Tallinn Üniversitesi'nde iki yıl süreyle dersler verdi. Televizyon-Temsil-Kültür, Başka Bir İletişim Mümkün, İletişim Çalışmalarında Kırılmalar ve Uzlaşmalar başlıklı telif ve derleme kitapların sahibidir. Türkiye'de Medya Politikaları adlı kitabın yazarlarındandır. Çok sayıda akademik dergi yanında, bilim, sanat ve siyaset dergilerinde makaleleri yayımlandı. Birçok gazetede ve başta Bianet olmak üzere internet haberciliği yapan mecralarda yazılar yazdı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI