Ümit Kıvanç
Ümit Kıvanç

'Mevcut delil durumu' - 1

Perşembe, 10 Ekim, 2019
Adaletin aranmadığı, hukukun kendi inkârının aracı olarak kullanıldığı yerde şüphesiz kimse suç ispatıyla yükümlü değildir ve “delil” dünyanın en mânâsız lafıdır. Şu anda burada "yargı" denen şey, hukuk âleminin kâh şurasına kâh burasına park edilip, savcılarca fezlekeden mâmûl, uyduruk iddianamelerle infilâka hazır hale getirilen, savunmalara asla kulak vermeyen, iddianamelerin daha baştan çürütülüşünü görmezden gelen hakimlerin önceden belirlenmiş kararlarıyla patlatılan bomba yüklü araçlar filosudur.

Osman’ı bir defa daha orada bırakıp geldik. Üstelik bu sefer katıksız zulümden başka hiçbir mesnedi, anlamı, işlevi olmayan bir iş yaptılar, duruşma tragedyasının sonunda: Salonu boşaltana kadar Osman’ı kimsenin göremeyeceği şekilde, arkasına dizilmiş jandarmaların ötesinde, ulaşamadığımız o yasak bölgede beklettiler, çıkarken iki saniyeliğine selamlaşmamızı, onlarca metre mesafeden karşılıklı el sallamamızı engellediler. Baştan da, içeri önce onu, sonra başka herkesi alarak en ufak duygu alışverişini önlemişlerdi. Ne olursa olsun kaybolmayan, bir yerlere saklanıp varlığını hissettiren beklenti, bunun üzerinde durmamızı önleyebilmişti. Sondaki ulaşamazlık, böyle olmadı. Bize “çıkın” dediler ve bir boşluk oluştu.

Haksız hukuksuz esarete devam kararı üzerimize çığ gibi abanıp hepimizi soluksuz bırakmış, soluksuzluğa münasip kıpırtısızlık içerisinde, Osman’a el sallamayı bekliyorduk. Kimse birbirine bakmıyordu. Göz göze gelenler bakışlarını hemen yere indiriyor, yukarı kaldırıyor, hiçbir şeyi göremediği, seçemediği hepsi birbirinden bulanık yerlere çeviriyordu. Tarif edilemez duygu karışımı havanın şeffaflığını yok eder, bizi nereye baksak boz bulanık şekilsiz karaltılar görür hale getirirken şeklini koruyan yalnız karşımıza sıralanmış jandarmalar ile ellerinde uzun coplardı. Âmir bir üniformalı, “Salonu boşaltıyoruz!” diye tekrarlıyordu zalimâne buyruğu. “Salonu boşaltıyoruz!” Üçüncüsünde, dördüncüsünde jandarmalara bize doğru yaklaşmalarını işaret etti. Osman’ı seçemiyoruz. Arkasındaki jandarmaların sırtından duvar, görebildiğimiz. Bir ara, aralarından, Osman’ın oturduğu yerde kıpırdandığını, neler döndüğünü anlamaya çalıştığını fark edebildim. “Salonu boşaltıyoruz!” Biraz daha yüksek sesle, bu sefer.

Haksızlığa mâruz kalıp da elinden hiçbir şey gelmemesinin yarattığı beyhûdelik ve kilitlenmişlik içerisindeki izleyiciler zaten çıkarılmış. Biz, içeride öyle kalakalanlar, gazeteciler, gözlemciler, milletvekilleri, herhangi bir özel görevle orada bulunanlar. Jandarmalar karşılarındaki topluluğa bakıyor. Nasıl davranacaklarını bilemiyorlar. Amir eliyle bize doğru yaklaşmalarını işaret ediyor. Az sonra iş “süpürün”e gelecek. Gelemiyor. Süpürülecek olanların donmuşluğu durumu saçmalaştırıyor; temassızlık yaratıyor; süpürmeye kalksalar süpürgeler boşa sallanacak gibi. Kapıya doğru ağır akan renksiz eriyiğin içinde sessizce sürüklenmeye başlıyoruz. İzleyen, mecburen yavaş yavaş çıktığımızı sanacak. Oysa koşmaya çalışıyoruz. Kâbustaki gibi. Zorla oynatabiliyoruz uzuvlarımızı. Hava öylesine ağırlaşmıştı ki, durulamaz olmuştu içerisi. Havayla beraber hepimizin hareketleri ağırlaşmıştı. Osman’ı bizden tecrit etmek için örülmüş jandarmadan duvar zaten kıpırtısız. Bizim kollarımız yanlara sarkık, gövdemiz sabit, ayaklarımızın kalkıp az öteye konması öylesine uzun sürüyor…

Saydamlığını yitirmiş, kötü bir eriyik haline gelip pelteleşmiş havanın içerisinde adımlarımızı atmaya çalışarak uzaklaşıyoruz kötülük ayininin tapınağından. Kızarmış gözlerden akan gözyaşlarıyla karşılaşıyorum dışarıda. Aşağılanmışlığın, karşı koyamadığın darbeler yemişliğin ezikliğiyle sürükleniyorum sonbahar rüzgârında. Sürüklenen herkesin arasında. Keşke vücuduma pençelerini geçirmiş bir canavarla boğuşuyor olsaydım. Adaletsizlikle haysiyetsizlik havayı içlerine çekiyor, kendileri şiştikçe şişiyor, hepimizi havasız bırakıyorlar. Yapabildikleri zulümle kendinden geçen muktedirlerin, daha fazlasına imkân kalmadığı için bir türlü orgazm olamadıkları, bir türlü doruğa ulaşamadıkları için giderek daha sık tekrarladıkları, daha sık tekrarladıkça tatminsizliklerini kendi elleriyle büyüttükleri o aşağılıkça ayinden, bilmediğimiz yerde yapılan o kendine tapma töreninden etrafa saçılan zehir takatimizi kesiyor. Tatları bozan, kokuları pisleştiren, renkleri solduran bir tesirdir bu. Hayatı istenmez hale getiren. Birer hayvan olarak doğal içgüdülerimizle savaşmak zorunda kalıyoruz. Yaşama içgüdümüzün bileği yavaş yavaş bükülüyor. Sevdiklerimize bağlılıklarımız, yükümlülüklerimiz, vicdanımız, izanımız kolayca kenara atılamıyor Allahtan.

Ve neyse ki başka hayat kaynaklarımız da var. Tragedyanın mağdurları ve pasif seyircileri olmaya doğru yola çıkmadan önceki kısacık uykuya yatmadan öylesine hayat enerjisi biriktirmiştik ki, birkaç büyük darbe atlatabilirdik. Müzik tılsımlıdır. Osman’ın geçici eksikliğini dünyaya hissettirmemenin -ne kadar olabilirse- başarılabildiği, muhteşem bir yaşantı oldu, Ermeni müzik adamı Gomidas’ın 150. doğum yılı dolayısıyla düzenlenen konser. Mardinli soprano Pervin Chakar’ın, yüreğinin derinliklerinden desek sığ kalacak biryerlerden bize doğru savurduğu acılı haykırışın bir yandan bizi sarhoş edip oturduğumuz yere mıhlarken öbür yanda nasıl olup da gözlerimizi ve bütün duyargalarımızı açtığını mı anlatmaya çalışsam; müzikal ustalığın ete kemiğe bürünmüş hali Ara Dinkjiyan’ın, yanında gürül gürül çağlayan biricik Aynur başta, hepimizi mest eden tevazusunun nasıl başlıbaşına muazzam bir sanatçılık öğretisi olduğuna dair üç beş kelam etmeye mi uğraşsam; Goght’un karanlık enerjisiyle ruhlarımıza bilmediğimiz birşeyler zerk edişini mi çözmeye uğraşsam yoksa bu zorlu işlere hiç girmeyip, arkadaşlarım Vomank’çıları izlerken nasıl bir “veli” ruh haliyle heyecanlandığımı mı tarif etsem.

 

Gecenin sonunda Osman’ın gülen yüzüne -çoğu gözyaşları içinde- bakıp onu uzun uzun alkışlayan seyirci -ve sanatçılar- topluluğu birinci resmimiz. Silivri mahkeme salonunda, direniş olsun diye değil, sahiden Osman’la karşılıklı gülümseyip el sallaşabilme isteğinin bile ezilişine şaşkın, adaletsizliğin zulümle böylesine kolayca içiçe geçebilmesi yüzünden hayret içerisinde, kötülüğün sıradanlığının dehşetine uğramış kıpırtısız kalabalık, ikinci resmimiz.

İkisi de biziz. Ve kötülüğe karşı iyilikle, zulme karşı dirençle hayat bulmaya çalışmaktan başka çaremiz yok. Şahsen, kırk küsur senelik arkadaşımın bugüne kadar insanlara anlatabildiklerini, hissettirebildiklerini gördükçe canlanıyorum. Osman, haysiyetli iyi insan olmanın anlamını ne kadar çok insana anlatabilmiş! Topraklarımızda yetişmeyen bir ürünü, nezaketi, kimbilir nerelerde, hangi usûllerle büyütebilmiş. Onunla kısacık da olsa temas kurmuş herkesin hakkında söyledikleri birbirini tutar. O gece, elbette yalnız alkıştan falan değil, bir defa daha anladım ki, Osman’ı tanıyan herkesin ona olan saygısının sarsılmaz temeli var: Herkes ondan saygı görmüştür, öncelikle. Osman’ın “yeniden kıymetlendirilme”ye ihtiyacı yok; onun herkese verdiği değerden azar azar toplayıp biraraya getirin, kavrayamayacağınız büyüklükte bir şey çıkar ortaya. Yılların bin türlü tecrübesine sahip muhteşem Tilbe Saran’ı sahnede gözyaşlarını zor zapteder hale sokan nedir?

Osman, o gece orada da vurgulandığı üzre, memleketimizdeki kültürel yelpazenin zenginliğini ve bunun toplumumuza ne kadar renkli, ne kadar ferah ve sağaltıcı bir istikbal vaat ettiğini çoğumuzdan evvel fark etti. Tabiî bugün üzerine hışımla gelinmesinin bir sebebi -belki asıl sebebi- de bu. Çünkü burada, devletin bize göre tarifinin esas unsurlarından olan bir güç ilişkisi hüküm sürer, bu topraklarda -ve herhalde fethedilmeye kalkışılacak yeni topraklarda- iktidarın temelidir ve bu ilişki, ne yapsan yok edilemeyen yelpazeyi de zenginliği de en karanlık çukurlara atıp üzerine asit dökmeyi icap ettirir. “Ne mozayiği ulan!”, bir devlet ve toplum örgütlenmesi felsefesidir. Hukuk içermez, adalet hiç içermez. Asit çukuruysa, yönetim biçimi.

Adaletin aranmadığı, hukukun kendi inkârının aracı olarak kullanıldığı yerde şüphesiz kimse suç ispatıyla yükümlü değildir ve “delil” dünyanın en mânâsız lafıdır. Şu anda burada “yargı” denen şey, hukuk âleminin kâh şurasına kâh burasına park edilip, savcılarca fezlekeden mâmûl, uyduruk iddianamelerle infilâka hazır hale getirilen, savunmalara asla kulak vermeyen, iddianamelerin daha baştan çürütülüşünü görmezden gelen hakimlerin önceden belirlenmiş kararlarıyla patlatılan bomba yüklü araçlar filosudur. Sanık avukatlarının bütün taleplerinin reddedilmesi ve Osman’ın ömrünün gasp edilmesine devam kararlarında, dökülmüş boyalarına, yırtıklarından mahrem yerlerinin olduğu gibi görünmesine rağmen ortaya sürülen “mevcut delil durumu” kavramı, zalimâneliği bir yana, müthiş vurdumduymazlık içinde, memleketin yarını hiç düşünülmeden hoyratça sürdürülen hukuku ilga, adaleti imha sürecinin simgesi olarak tarihe geçecektir.

8 Ekim günü Silivri’de “duruşma” adı altında yürütülen etkinlikten notlarla devam edeceğim.

YAZARIN DİĞER YAZILARI