Sevilay Çelenk
Sevilay Çelenk

CHP yine AKP ile anlaştı...

Perşembe, 10 Ekim, 2019
Tam da bugün ekonomi ve diğer birçok şey baş aşağı giderken ve KONDA AKP’nin çekirdek oyunun %30’un altına düştüğünü açıklamışken, yakın tarihinin en büyük seçim galibiyetini yaşamış olan CHP bunu kesinlikle yapmazdı. Yani TSK'ya sınır ötesi operasyon yetkisi veren savaş tezkeresinin uzatılmasına içi sızlaya sızlaya “evet” diyeceğine, göğsünü gere gere “hayır” derdi. Ama işte Kürtler...

Gazete Duvar’ın “çok okunanlar” sıralamasında on gündür bir haber mütemadiyen en tepelerde yer alıyor: “Dokuz saat porno yayın için özür”. Yeni Zelanda’da bir mağazanın reklam panosunda yanlışlıkla dokuz saat boyunca porno yayın dönmüş. Olay bu yani. Link mink verip fazladan okutturamayacağım. Kusura kalmayın. Okuyucu en çok bu haberi tıklıyor. Oysa ülkecek tam olarak şöyle bir güzergahta at koşturuyoruz. At. Gördünüz değil mi güzergahı? Yazıyı aşağılara doğru kaydırıp diğer fotoğraflara da bakın. Uçurumun kıyısı. Haydi atımıza kuvvet, otumuza bereket…

Uçurumun kıyısındayız ve en çok porno haberini tıklıyoruz. Çok da yadırganacak bir durum değil aslında. Haber müptelalığını yüceltmeye ya da ciddi haber, ehemmiyetsiz haber ayrımlarına filan gitmeye de hiç gerek yok. Politik gündemle ilgili onca ciddiyet atfettiğimiz haberlere şöyle beş yılda bir üstünkörü bir göz atsak memleket ahvaline vakıf olabiliriz. Porno ya da değil, siyasi hayatta çevrilen de nihayetinde her gün yeni bir film…

Okumakta olduğunuz bu yazıya “Uçurumun kıyısında porno” başlığını atsaydım muhtemelen yetişkin nüfusun dörtte biri bu yazıya tıklardı. Bu arada söz konusu porno haberini ben de görür görmez tıklamıştım. İnkar edecek değilim. Zira haberi gördüğüm anda dokuz saat pornoyu hangi ülkenin parlamento televizyonu yayınlamış acaba diye merak etmiştim. Sonra da yoksa yanlışlıkla Trump’ın ofisinden mi yapıldı bu yayın filan demiş ve linki tıklamıştım. Meğersem parlamento ya da turump kafanın ofisi değil, Yeni Zelenda’da bir mağaza söz konusuymuş…

Başlıkları genellikle yazının ortalarına filan geldiğimde kararlaştırıyorum. Bugün işte tam da şu noktada “Uçurumun kıyısında porno” mu diyeyim, “CHP AKP ile yine anlaştı mı diyeyim,” ne diyeyim diye epeyce düşündüm. Sonra madem ki müstehcen neşriyat ilgi çekiyor o halde ben de ikinci cümleyi başlık yapayım dedim: “CHP yine AKP ile anlaştı.” Bence bu kesinlikle daha müstehcen.

Zira “müstehcen” Almanya’da bir köy adı değil. Her ne kadar kimi insanlara Münster ya da München gibi isimleri çağrıştırarak bu tür bir duygu verdiği ekşi mekşi sözlüklerden anlaşılıyorsa da “müstehcen” bir köy ya da kent adı değil. Ayrıca müstehcen kelimesi illaki cinsellikle ilgili bir bağlama da işaret etmiyor. Yüz kızartıcı, yakışıksız ve edebe aykırı anlamlarını öne çıkarmak daha doğru olur ki cinsellik değil ama mesela hırsızlık, yolsuzluk veya başkalarının evladının canı üzerinden kahramanlık çok daha yüz kızartıcı işlerdir bana kalırsa.

Ayrıca dileyen uçurumun kıyısında da evinin kuytusunda da pornosunu izler. Porno izlemenin kendi özel bağlamında yakışıksız ya da edebe aykırı olup olmadığını söylemek bana mı kalmış? Neyse işte demem o ki uçurumun kıyısına gelinmişken porno haberlerine sardırmanın yüz kızartıcı olup olmadığından çok emin değilim. Mamafih CHP’nin yine AKP ile anlaşmasının yüz kızartıcı bir tarafı olduğunu kesinlikle düşünüyorum Peki bunun yüz kızartıcı ve yakışıksız, yani müstehcen olduğunu nereden çıkarıyorum. Lafı dolandıra dolandıra açıklamaya çalışayım.

Yakın tarihli bir yazısında Ayşe Düzkan önemli bir soru sormuştu. Orta yerde durduğu halde kimsenin pek de farkındaymış gibi görünmediği bir hakikati dile getiren bir soruydu. Düzkan –büyük harfleri hiç kullanmaksızın- şunu soruyordu:

“türkiye için bu kadar hayati, güncel, adeta bir iç mesele olan suriye savaşı konusunda neden 2000’li yılların ‘ırak’ta savaşa hayır’ kampanyası gibi bir çalışma örgütlenmediğini sormak hakkımız diye düşünüyorum. neden bu savaş konusunda halkla gerçekleri açıklayan, savaş karşıtı tepkiyi örgütleyen, türkiye’nin suriye’deki varlığını sorgulayan, bununla ilgili gerçekleri açıklayan, işgale, savaşa, cihatçılığa karşı çıkan geniş bir örgütlenmemiz niye olmadı? neden bu savaşın her aşamasına hazırlıksız yakalanıyoruz?”

Ayşe Düzkan’ın yazısını bulup bu kısmı alıntılayayım derken, Özlem Akarsu Çelik’in bugün yazdığı “2003’te ‘Savaşa Hayır’ diyen gazeteciler vardı” başlıklı yazıya denk geldim. Aynı konuyu etraflıca değerlendirmiş, savaşa hayır diyebildiğimiz 2003 konjonktürünü gazetecilik pratiği, gazetecilerin sorumluluğu ve medyayı merkeze alarak çok iyi anlatmış bir yazı. Gazete Duvar’da bu yazıyı okurken gördüm ki porno yayın için özür konulu dandirik haber on birinci gününde de çok okunanlar listesinin en tepesinde oturmaya devam ediyor. Sorun yok. Demek ki insanların bu tür hafif haberlere de ihtiyacı var. Ama diğer yazı ve yorumları da atlamamak lazım. İki gündür Aydın Engin, Aydın Selcen, Fehim Taştekin ve Kemal Can gibi isimler farklı mecralarda Suriye sınırındaki savaş hazırlıklarını, ABD ile ilişkileri ve Suriye politikasındaki yeni gelişmeleri değerlendirmeye yönelik çok iyi yazılar yazdı. Benim okuduklarım bunlar. Başka yazılar da muhakkak vardır. Kaçırmayın. Kapıda savaş var…

Dağıldık yine. Ayşe Düzkan’ın savaş karşıtı seslerin neden güçlenemediği sorusuna dönecek olursak, lafı hiç dolandırmadığımızda söyleyebileceğimiz şey şudur; “Çünkü Kürtler…”. Ortadoğu’nun “batak” tabir olunan havzasının laiklik, eşitlik ve demokrasi bilinci yüksek, mücadele geleneği güçlü toplumu olarak Kürtler… Orada Kürtler var. Tecavüzcü IŞİD katillerini diriltme ve semirtme pahasına da olsa başlarının ezilmesine adeta yemin edilmiş Kürtler… Savaş karşıtı güçlü bir kamunun oluşamıyor olmasının, barış isteğinin bir kampanyaya dönüşemiyor olmasının nedenlerini düşünürken sanki diğer şeyler yanında bu noktada durup epeyce bir düşünmek gerekiyor. Bana kalırsa böyle olmasaydı, tam da bugün ekonomi ve diğer birçok şey baş aşağı giderken, KONDA AKP’nin çekirdek oyunun ilk defa yüzde 30’un altına düştüğünü açıklamışken ve CHP yakın tarihinin en büyük seçim galibiyetini daha üç buçuk ay evvel yaşamışken bunu kesinlikle yapmazdı. Yani TSK’ye sınır ötesi operasyon yetkisi veren savaş tezkeresinin uzatılmasına içi sızlaya sızlaya “evet” diyeceğine, göğsünü gere gere “hayır” derdi. Ama işte Kürtler…

Kısacası bütün bunları düşündüğümde olan biten bana çok müstehcen geliyor. AKP ile anlaşan –anlaştılar anlaşacaklar diye diye kuyusu kazılıp duran HDP ve Kürtler değil de- CHP olunca, insan kaçınılmaz biçimde bir “müstehcenlik” hissiyatı yaşıyor. Zira yaşamsal konulardaki hiçbir politikasını doğru bulmadığı, demokrasiyi, özgürlükleri, hakları ve yurttaşlık kültürünü her gün yeniden ayaklar altına aldığından bir an bile kuşku duymadığı bir iktidara “evlatlarımızı al ve git Suriye’de savaş” diyor…

İmkan bulsa etrafında yeni bir umut halesi örgütleyen İmamoğlu’ndan, Kaftancıoğlu’na ve de Kılıçdaroğlu’na varıncaya dek “bütün oğullarını” ve de kızlarını müebbet hapse mahkum edecek bir siyasal örgütlenmeye tezkereyi uzatarak millet adına savaş yetkisi veriliyor. Varlığımıza yönelik hakiki bir tehdidin bugünkü koşullarda ve bu coğrafyada İslâmcı radikalizm ve her türlü dinsel fanatizm olduğu bu denli açıkken siyasi iktidarın kendi bekasına iliştirilmiş farazi bir “beka” söyleminin peşinde savaşa gidiliyor. Kamplarda tutulan IŞİD’lilerin sorumluluğunun da ona verilmesinde beis görülmüyor. Ne yapayım, buraya da o hiç sevmediğim ünlemlerden mi koyayım?

Neredeyse yirmi yıla yaklaşan ömrünün gelip durduğu noktada adaletin “a”sı ve hakkaniyetin “ha”sıyla ilgisi kalmamış bir siyasi iktidarın Suriye’ye “bütünlük” ve “adalet” götürebileceğine ve sınırlarımızı koruyabileceğine güveniliyor. Dokunulmazlıkların kaldırılmasına –anayasaya aykırı ama- “evet” diyerek geldiğimiz nokta ortadayken ve AKP ile sağlanan “milli mutabakatların” hiçbir zaman bu ülkenin demokrasi güçlerinin lehine işlemediği bu kadar aşikarken, “Savaşa evet” denmiş oluyor. CHP “yine” AKP ile anlaşıyor.

Müstehcen bu değilse nedir?

 


Sevilay Çelenk kimdir?

Sevilay Çelenk Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema bölümünde öğretim üyesi iken barış imzacısı olması nedeniyle 6 Ocak 2017 tarihinde 679 sayılı KHK ile görevinden ihraç edildi. Lisans eğitimini aynı üniversitenin Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler bölümünde 1990 yılında tamamladı. 1994 yılında kurulmuş olan ancak 2001 yılında kendini feshederek Eğitim Sen'e katılan Öğretim Elemanları Sendikası'nda (ÖES) iki dönem yönetim kurulu üyeliği yaptı. Türkiye'nin sivil toplum alanında tarihsel ağırlığa sahip kurumlarından biri olan Mülkiyeliler Birliği'nin 2012-2014 yılları arasında genel başkanı oldu. Birliğin uzun tarihindeki ikinci kadın başkandır. Eğitim çalışmaları kapsamında Japonya ve Almanya'da bulundu. Estonya Tallinn Üniversitesi'nde iki yıl süreyle dersler verdi. Televizyon-Temsil-Kültür, Başka Bir İletişim Mümkün, İletişim Çalışmalarında Kırılmalar ve Uzlaşmalar başlıklı telif ve derleme kitapların sahibidir. Türkiye'de Medya Politikaları adlı kitabın yazarlarındandır. Çok sayıda akademik dergi yanında, bilim, sanat ve siyaset dergilerinde makaleleri yayımlandı. Birçok gazetede ve başta Bianet olmak üzere internet haberciliği yapan mecralarda yazılar yazdı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI