Aydın Ördek
Aydın Ördek

Yeni bir toplumsal sözleşmenin imkânları

Çarşamba, 9 Ekim, 2019
Türkiye’nin temel açmazlarını dünya kapitalist sistemi ve Akdeniz havzasındaki yerini esas alarak kavramak ve söz konusu açmazlara çözüm önerilerini bu doğrultuda biçimlendirmek, kökendeki yapısal faktörleri ıskalamamanın koşullarıdır.

Türkiye toplumunun birçok bakımdan rezaletin son perdesini yaşadığına kani olanların sayısının arttığı genel bir kabule dönüşmüş gibi görünüyor, zira yirmi yıla yaklaşan tek parti iktidarının sonrasına yönelik hazırlıklar ivmelenmiş durumda. İstikrarın önkoşulu kabul edilen tek parti iktidarının yarattığı istikrarsızlık öyle bir seviyedeki topluma ait tüm kaynakların (gelirlerin, servetin, borçlanma biçimini alan gelecekteki gelirler ve servetin) Cumhuriyet tarihi boyunca hep yapıldığı gibi yağmalanmasına ortak olanlar da dâhil, artık kimse önünü göremiyor. Tüm çıkar şebekeleri yeni bir toplumsal sözleşmeye varılmasının içgüdüsel hesabı içinde: Yağmanın büyük ortağı büyük burjuvazi, küçük ortak orta sınıflar, kendi payına düşecek için çırpınan alt sınıflar. Her kesim yeni dengesine bir türlü ulaşamayan siyasal sistemin, başına çökecek olmasından endişeli. Bir yandan da her şey olağan seyrinde akıp gitmekte, öncelikli olarak pozisyonların korunması gayretiyle sistemik boşlukları gözeten aktörler fırsatçılığın olanca çirkinliğiyle yapıyı, birbirlerini yokluyorlar: Kemalistler Cumhuriyet’i başlangıç ayarlarına döndürerek yeniden yapılandırmaya çalışıyor; tekleştirici, soyutlayıcı ideolojilerinin mevcut dünyada hiçbir kamusal düzene yol açamayacağı ortada olan Milliyetçiler üzerini hamasetle örttükleri maddi çıkar şebekelerini güçlendirmeye, kamu kaynakları üzerindeki hakimiyetlerini korumaya çalışıyor; üzerlerindeki kurucu baskı nedeniyle sürekli olarak savunmada olan Aleviler, Araplar, Çerkezler, Ermeniler, Eşcinseller, Kadınlar, Mülteciler, Romanlar, Rumlar, Süryaniler vb. hukuki statüler kazanmaya çalışıyor; karşı karşıya oldukları büyük aktörler tarafından mecbur bırakıldıkları ve ağır bedeller ödemelerine yol açan pragmatizme mağlup olmaları kaçınılmaz olan Kürtler nihai olarak siyasi bir statüye dönüştürmek istedikleri hukuki ve kültürel tanınma için çalışıyor; Kemalist taassubun kazanım kabul ettikleri İslami simgelerin kamusallaşmasına, daha da önemlisi kamu kaynaklarının özünde birer şirket olan cemaatlere aktarılmasına engel olmasının önüne geçmeye çalışan siyasal İslamcılar yarattıkları yağma düzeninin ve ortak oldukları bölgesel tahribatın yol açtığı itibar kaybını telafi etmeye çalışıyor; bürokratik yapıları, ütopyalarının fedakârlık ve acı dolu geçmişlerinin içinde yitmesi yüzünden kapitalizmi aşma perspektifinin geçen yüzyıl başındaki değerlerce domine edilmesi ve elbette karşılarındaki siyasal-iktisadi kompleksin seferber ettiği kaynakların büyüklüğü nedeniyle solcular bir yandan geleneksel mücadele biçimlerinin yarattığı fırsatları birer ivmelenme vesilesi kılmaya, bir  yandan yeni mücadele alanlarını yeni kamusallık biçimleri oluşturmanın aracı kılmaya, bir yandan da kuramsal ve pratik düzeyde ütopyalarının yeniden inşasına çalışıyor. Elbette tüm pozisyonlar ve gayeler iç içe geçmiş durumda. Örneğin bir büyük burjuva, Kemalist ve milliyetçi olabileceği gibi siyasal İslamcı ve milliyetçi ya da Alevi, Rum, Kürt, eşcinsel olabiliyor.

Her aktör nihayet menfaatinin gerektirdiği kimlikler arasında kurduğu dengeye göre pozisyon alıyor. Bu bakımdan genel kanıya göre birbirleriyle hiç alakaları olmayan aktörlerin nasıl olup da bir araya gelebiliyor oldukları sorusuna verilecek yanıtlar esasen söz konusu kimlik dengesini gözetmek zorundadır. Bununla birlikte siyasal İslamcı tek parti iktidarının politika tercihleri, öyle bir istikrarsızlık sarmalına yol açmıştır ki aktörler kimlikleri arasında denge kuramadıkları gibi, kamusal var oluşlarını mümkün kılan başlıca kimlikler için bile tam bir geleceksizlik tuzağına düşmüşlerdir, oyun böyle sürdükçe kimsenin ihya olmasının imkânı yok.

Olacak şey açık: Zor ve paranın gücüyle sürdürülen yağmacılık, daha mutedil, herkesin hakkına az çok razı olduğu, kimliklerin dengelendiği yeni bir yağmacılık tarzıyla değiştirilecek. Toplumsal aktörlerin gayesi yeni toplumsal sözleşme için masada olmak. Yapılacakların şirket kapitalizmi profesyonelliğiyle mi, yoksa kasabalı kurnazlığıyla mı yapılacağının da pek bir önemi yok. Toplumsal aktörlerin birinin ya da birkaçının, en azından orta ve uzun vadede diğerlerini kendilerine tabi kılamayacakları ortadayken çoğunun devrim diye kodladığı bir hükümet darbesinin gerçekleşeceğini düşünmek akla yatkın görünmüyor. Bence ‘demokratik’ de değil. O halde yeni bir toplumsal sözleşmenin yapılması gerektiğini peşinen kabul etmek ve bunu katılımcı bir anlayışla müzakere etmek en doğrusu; zararı olmaz, faydasını da göreceğimiz açık. Öte yandan geçmişte çekilen sıkıntılara bakıldığında, ortada duran sorunların (toplum kesimlerinin ve onların haklı taleplerinin) yok sayılmasının yapısal sonucunun düzenli olarak tekrar eden askeri darbeler olduğunu görmemek için ahmak ya da ahlaksız olmak gerek. Yapılması gereken, dinamik olduklarını bildiğimiz toplumsal sözleşmelerin mütemadiyen yenilenmeyi talep ettikleri kabulüyle ihtimalleri çoğaltmaya çalışmak. Yirmi yıllık siyasal İslamcı tek parti iktidarının, toplumsal aktörleri uğrattığı felci tedavi etmenin ve görece sağlıklı bir bünyeye kavuşmanın yolları nelerdir o halde?

Hangi dünyayı arzuladığımızın bir önemi yok, mevcut durumu tespit edip yapılan tespitlerden yola çıkarak çözüm önerileri yapacaksak, meşrebimizin gerektirdiği bazı ön kabuller yapmalıyız. İlkin nerede, nasıl kurulduğunu bilemediğimiz siyasal oyun gerektiriyor diye yalan söylemeyi bırakmamız gerekiyor. Başka bir ifadeyle çifte standardı, görmezden gelmeyi, kendimizi kandırmayı bırakmalıyız. Örneğin yerli otomobil, uçak, tren, jet, robot, yazılım üretebilecek kapasiteye sahip olmadığımızı kabul etmemiz gerekir. Çok gayret edersek, kaynak ayırırsak yapamayacağımız işler değil bunlar kuşkusuz. Ama üretebilmek kadar, ucuza mal etmek, satabilmek, kalitelisini üretmek gerekir. Bu üretim meselesinde beşerî sermaye açığının başta iyi giden her şeyi er ya da geç terse çevireceğini görmek lazım. Bu konudaki asli kandırmacalardan biri de yapılan işlerin ulusları, hatta şirketleri üste çıkarmak üzere yapılmasıdır, oysa yapılanlardan uzun vadede insanlık zarar görmektedir. Bu alçakça yol sonraki nesilleri baş edemeyecekleri sorunlarla karşı karşıya bırakmak anlamına geliyor. Basitçe buna hakkımız olup olmadığını sorsak, rekabetin büyük bir inkâr, görmezden gelme, kendini kandırma olduğunu görürüz. Ön kabullerin ikincisi kimsenin bir başkasının yaşam hakkını tarif etme, sınırlama hakkına sahip olmadığını kabul etmektir. Varlığımızı tehlikeye atan (saldırgan) toplumsal aktörlerin bile yaşam haklarına ilişkin hüküm veremeyeceğimizi kabul etmek zorundayız. Aksi bizi katil kılar. Doğaya, hayvanlara karşı pervasız katilliğimizde hudutsuzca ortaya çıkan sonuç, insan için söz konusu olduğunda infiale kapılıyoruz nitekim. Oysa bizi asıl dehşete düşürmesi gereken canice işlenen cinayetlere, savaşlara, katliamlara şaşıran insanların varlığı olmalıdır. Biyolojik ve maddi varlığımıza dek uzanan bir ortak yaşam akdi ortaya çıkmak zorundadır. Üçüncüsü, peşinde olduğumuz toplumsal sözleşmenin herkesi olduğu gibi kabul edip kucaklamaya dönük olması gerekir. Yoksa mağduriyet, nihai olarak da elem üretir. Son olarak ne kadar gerçekçi ne kadar kavrayıcı olursa olsun toplumsal dengeyi kuran sözleşmenin nihai olarak bir söylem olduğunu, hatta zamanla spekülasyona dönüşmek zorunda olduğunu kabul etmek zorundayız. Kendi hükmünü kutsallaştırmanın yarattığı yıkım, insanoğlunun dünyaya verdiği zararların en kapsamlısı, en büyüğü olmuştur. Özetle yeni sözleşme, taraflar gerçeğin üstünü örtmediği, yaşam hakkı korunduğu, kimse dışlanmadığı ve sözleşmenin esasen bir söyleme karşılık geldiği, zamanla da spekülasyona dönüşeceği kabul edildiği sürece sorun çözücü dinamik bir karakter arz eder. Bu belirlemeler ışığında Türkiye toplumunun ihtiyaç duyduğu yeni sözleşme neye benzeyebilir?

Türkiye’nin temel açmazlarını dünya kapitalist sistemi ve Akdeniz havzasındaki yerini esas alarak kavramak ve söz konusu açmazlara çözüm önerilerini bu doğrultuda biçimlendirmek, kökendeki yapısal faktörleri ıskalamamanın koşullarıdır. Çünkü Türkiye’ye özgüymüş gibi görünen sorunların kaynaklandığı otoriterlik, siyasal temsil, eşitsizliğin her türü, çevre, kalkınma, yoksulluk, yolsuzluk, göç, iltica, suç ekonomisi, insan kaçakçılığı gibi sorunların kapitalist dünya sistemi ve Akdeniz dünyası cihet kabul edilmezse bırakın çözülmesini, tespit edilmesini bile beklemek doğru değildir. Örneğin Kürt sorunu artık Avrupa’nın da sorunudur yahut siyasal İslam, yoksulluk, göç… Bazı sorunların ülkeye özgü olduğuna çoğunluk kani olsa da söz konusu sorunların ülke ölçeğinde çözümüne olanak yoktur. Örneğin Kürt sorunu, bir adım sonra Arap sorunu, İslami Cemaatler, dini azınlıkların hukuki statüleri gibi sorunlar geçmişte Ahameniş, İskender, Roma, Bizans, Osmanlı’da olduğu gibi kozmopolitan bir Akdeniz ufkuyla çözüme kavuşturulabilirler. Eşitsizlikleri giderici kaynak tahsisi, insanı bütün bağlarından özgürleştirecek bir yaşamın her düzeyde dizayn edilmesi, işlerin robotlara gördürülmesi, çalışma sürelerinin olabildiğince kısaltılarak eğitim, bilim, sanat ve kültürün yaşamın asli meşgaleleri haline getirilmesi ise kapitalizmin aşılmasını gerektirmektedir. Türkiye’nin iktisadi-siyasi egemenleri iki patikayı da varlıklarına tehdit gördüklerinden, sorunlarının şiddetlenerek devam etmesi beklenir. Öyle görünüyor ki Türkiye egemenlerini teşkil eden çıkar şebekelerinin yarattığı gönüllü kulluk düzeninin ortadan kaldırılmasının günümüz için artık ön koşulu haline gelen yeni toplumsal sözleşmenin çekirdeğini yaratıcı, entelektüel kapasitesi en üst düzeye çıkarılmış, eğitime, sağlığa, temel gıdaya, adalete koşulsuz bir biçimde parasız erişebilen yurttaş oluşturacaktır. Bu tür bir sözleşmenin oluşturulması ve hayata geçirilmesinin ilk koşulu hiçbir yöneticinin (atanmış ya da seçilmiş -futbol kulübü başkanından ilkokul yöneticisine, dernek başkanına, muhtara, devlet başkanına kadar…) iki dönemden fazla yöneticilik yapmasına izin verilmemesi olabilir.


Aydın Ördek kimdir?

1979'da İmranlı'da doğdu. ODTÜ İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat bölümünden mezun oldu. Siyasal-iktisadi bir kategori olarak parayı tanımlama sorununu konu alan doktora çalışmasını Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde sürdürmektedir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI