İnsan garip bir şey

Pazar, 6 Ekim, 2019
Makinelere filan bulaşmadan, yani patronlara değmeden pek, trafik polislerine aldırmadan, mavi bir gökyüzünün altında olmanın tadını çıkarta çıkarta yürüdüm diyordum. Kaslarım ağrıyor, sol bacağım çekiyordu. 40 kilometre olmuş diyordum.

Bir İspanyol kasabasıydı ‘Camino da Santiago’, yürüyüş yolunun üzerinde. 850 kilometreydi yol. Sabah henüz hava karanlıkken yola çıkmam iyi oluyordu. Günlük 35-40 km. kadar yürüyordum. İnsan kendini zorladıkça kendinin farkına varıyordu. Öyle çok bilmiş yaşam koçları gibi konuşmak istemiyorum ama çok güçlü bir şey insan.
Çoğu zaman yolu düşünmüyordum. Bazen yazı yazıyordum kafamda, bazen bir senaryo filan ama her zaman entelektüel şeyler değil tabii ki mesela bazen bir kahve, portakal suyu ve küçük bir sandviç vardı aklımda. Ekmeğin içinde ne olsa meselesi iki üç kilometre benimle birlikte yürüyordu. Sonra küçük bir köyün küçük bir barında hiç oturmadan bunları yiyordum. En fazla bir dakika sürüyordu, kahve dahil. Oturursam bacaklarım kilitleniyordu çünkü. Bu arayı vermek için en az dört saat yürümüş oluyordum.

“Mümkün mertebe az oturmalı; açık havada yürürken doğmayan, şenliğine kasların da katılmadığı hiçbir düşünceye güvenmemeli. Önyargıların hepsi bağırsaklardan gelir. Daha evvel de söylediğim gibi Kutsal Tin’e karşı işlenen günah yerinden kıpırdamamaktır.” diyordu Nietzsche-

Çok görmüyorduk otomobilleri. Bazen otoban kenarlarına düşüyordu yol. Daha doğrusu otoban gelmişti çok sonra. Hıza ve metal kutulara tutsak insanlar, mesai saatlerine yetişebilmek, yıllık izinlerinin kırıntılarını kaçırmamak, daha fazla benzin alabilmek için daha fazla çalışmak, daha hızlı bir araç kullanabilmek için daha fazla çalışmaya gidiyorlardı. Onlardan bazılarına bahşedilmiş biraz daha fazla boş zamanda koşu bantlarında yürüyorlardı mesela. Pek bizim farkımıza varmıyorlardı.

“Ey burjuvazinin devrimci ilkelerinin sefil başarısızlığı! Ey tanrısı ‘İlerleme’nin iç karartıcı armağanı! İnsanseverler, miskinlik ederek zenginleşmek için yoksullara iş verenleri insanlığın velinimeti diye alkışlıyorlar. Kırsal bir yerleşimin orta yerine fabrika dikmektense veba tohumu ekmek, su kaynaklarını zehirlemek daha iyidir.

Fabrikada çalışmayı başlatın, neşeye, sağlığa, özgürlüğe elveda deyin; hayatı güzel ve yaşamaya değer kılan her şeye elveda” diyordu Lafargue…

Sonra başını geri çevirip, yürüdüğün yere bakıyordun. Makinelere filan bulaşmadan, yani patronlara değmeden pek, trafik polislerine aldırmadan, mavi bir gökyüzünün altında olmanın tadını çıkarta çıkarta yürüdüm diyordum. Kaslarım ağrıyor, sol bacağım çekiyordu. 40 kilometre olmuş diyordum. Manyak mısın yeter bu kadar diyordum. Yarınki tren saatlerine bakarken uyuyakalıyordum…

Bir gün sonra kaldığım yerden devam ediyordum. Dedim ya insan garip bir şey ve inatçı…

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI