Ümit Kıvanç
Ümit Kıvanç

Ordu kuruldu, okul kuruluyor, sırada ne var?

Cumartesi, 5 Ekim, 2019
Türkiye Cumhuriyeti, Suriye Arap Cumhuriyeti’nde yüksek okullar kuruyor. Bu nasıl oluyor? Bir devlet, nasıl oluyor da başka devletin sınırları içinde, giderek üniversite bünyelerinde toplanacağını kestirmenin zor olmadığı yüksek okul birimleri kurabiliyor? Nasıl bir anlaşmayla veya yetkiyle?

Suriye’deki içsavaşın Türkiye’nin “iç meselesi” olduğu, henüz Ahmet Davutoğlu büyük fikir ve siyaset adamı rolünde ortalıkta dolaşıyorken ilân edilmişti. Davutoğlu iktidardan düşmekle kalmadı, partisinin de dışına düştü, yeniden bir yerlere çıkmak için siyasî faaliyete geçti, fakat şu “iç mesele” tespiti değişmedi. Demek bu tespit, cehalete dayalı kof özgüven ve mesnetsiz kibrin kifayetsiz muhterislik yağına bulanmasıyla elde edilen ve İslâmî ambalajda servis edilen milliyetçilik hezeyanının ürünlerinden değilmiş sadece. Devlet politikasıymış.

“Mış” dememiz lafın gelişi. Başından beri, devlet içerisinde Suriye ile ilgili hem “geniş” hem “derin” planlar yapan birilerinin giderek etkinlik kazandığına işaret ediyoruz; Suriye’de olan biteni ve Türkiye Cumhuriyeti adına orada kalkışılan işleri izlemeye gayret edenler. Buradaki “geniş”i arazi yüzölçümü anlamında, “derin”i hem sınırdan içeri dalınacak mesafe hem de ekonomik-toplumsal etkinlik ve örgütlenme anlamında düşünmeliyiz.

Bu sonuncu fasıl açısından fazlasıyla önemli bir adım atıldı, 3 Ekim günü, 1616 sayılı “Cumhurbaşkanı Kararı” ile. Resmî Gazete’de yayım tarihi, 4 Ekim 2019 Cuma. Karar şöyle: “Gaziantep Üniversitesi Rektörlüğüne bağlı olarak Suriye’de İktisadî ve İdari Bilimler Fakültesi (El-Bab), İslami İlimler Fakültesi (Azez) ve Eğitim Fakültesi (Afrin) kurulmasına 2809 sayılı Yükseköğretim Kurumları teşkilatı Kanununun ek 30 uncu ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun ek 39 uncu maddeleri gereğince karar verilmiştir.” İmza: “Recep Tayyip Erdoğan – Cumhurbaşkanı”.

Ne demek? Türkiye Cumhuriyeti, Suriye Arap Cumhuriyeti’nde yüksek okullar kuruyor. Bu nasıl oluyor? Bir devlet, nasıl oluyor da başka devletin sınırları içinde, giderek üniversite bünyelerinde toplanacağını kestirmenin zor olmadığı yüksek okul birimleri kurabiliyor? Nasıl bir anlaşmayla veya yetkiyle?

Konunun muhtemelen daha ziyade savaş hukukunu ilgilendiren yönü şüphesiz asıl patırtılı fasıl. Ben daha mütevazı bir soruyla yetinmek istiyorum: TC neden böyle bir girişimde bulunuyor? Ne öngörerek, nasıl bir hedef güderek, hangi hedefe giden yolun etaplarından sayarak, TC, bizzat kendi iddiasına göre “geçici olarak” denetlediği Suriye topraklarında üniversite kurmaya girişiyor?

Cevap herhalde, “PTT binası yalnız kalmasın diye” veya “boşuna mı buradan elektrik çektik?” gibisinden bir şey olamaz. Bu cevap, nasıl ifade edilirse edilsin, TC’nin o topraklardaki toplumsal yaşamı uzun süre daha denetleme niyetinde olduğunu içerecektir. Bu da, Suriye’deki “savaş durumu”nun, iç dinamiğinden bağımsız olarak, bizzat bu niyet nedeniyle sürdürülebileceği anlamına gelir.

‘ULUSAL ORDU’

Yüksek okullar kurma girişiminin hem askerî hem siyasî başka bir hayatî girişimle aynı günlere denk gelişi, bu yöndeki endişeleri ve yorumları haklı olarak besleyecek. İdlib’te Heyet Tahrir el-Şam tarafından paramparça edilen ve etkinlikleri ya sıfırlanan ya çok sınırlanan ezcümle silahlı örgüt, mâzide kalmış itibarları üzerine, cam bile takamadıkları binalar kurma hayallerinden tamamen vazgeçtiler, Ankara’nın komuta ettiği, eğittiği, donattığı ve mensuplarına maaş ödediği Ulusal Kurtuluş Ordusu bünyesine katıldılar. Bu orduya, sahada herhangi etkinliği bulunmayan, yalnız Ankara’yı temsilen ortaya sürüldüğü için şahsiyeti varmış gibi takdim edilen Suriye Geçici Hükümeti’nin “Savunma Bakanı” komuta edecek.

İlginç bir ayrıntı, güvenlik-strateji uzmanı sûretinde TC hükümeti adına propaganda faaliyeti yürüten kimselerden birinin söz konusu şahsı (Salim İdris) “ABD’nin desteklediği bir kişi” diye tanıtması. YPG’ye desteğinden ötürü fena halde kızılan ve sık sık posta konan ABD’nin desteklediği şahsı kurduğun ordunun başına geçirmekle övünmek nasıl bir psikolojik-ideolojik sallantının ürünüdür, tahlil etmeyi uzmanına bırakıyorum. Yine de merak etmeden duramıyor insan: Sırf şuursuzluk gibi gözüken bu takdimin gerisinde acaba, Fırat’ın doğusuna falan değil, düpedüz Suriye’nin kalbine yönelik bu girişimde Ankara’nın yalnız olmadığını, Washington’la birlikte, en azından onun desteğiyle davranacağını belli edip caka satma güdüsü mü var? Böylelikle, Fırat’ın doğusunda kalkışılacak işler için de belli bir uyumun sağlandığı izlenimi mi yaratılıyor? Yoksa Suriye’nin batısında kurumlar kurmaya girişmiş bir Ankara’nın, Suriye’nin doğusunda da bazı toprak parçalarında yüksek öğretim ve posta hizmetleriyle ilgilenmesi Washington’a mâkûl mü görünmeye başladı?

“Ya Moskova?” demeyeceğim, zira şu anda yalnız Ankara’nın niyetleri üzerinde duruyoruz. Niyetler ya da hedefler, atılan adımlardan hareketle tarif edilebilir sanıyorum. Burada çok tehlikeli belirtiler görülüyor. Belirti olmanın da çok ötesindeler aslında.

KONUMLAR, ANLAMLAR…

İlkin: Postaydı, elektrikti, yerel işlere karışmaktı, kaymakam yollayıp oraları fiilen idare etmekti, bunlar elbette yeterince niyet ve hedef belirtici işler. Zaten. Ama yüksek öğretim kurumu kurmak daha ileri adım. “Yerleşmeye niyeti var”ın ötesine bâriz sıçrayış bu. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda “güvenli bölge” adı altında gösterilen haritanın oradaki bütün delegelerce bir tür ilhak planı gibi algılanmış olması büyük ihtimal. El-Bab, Azez ve Afrin’e yüksek okul kurma kararıyla birlikte, böyle bir şüphe yeni zemin kazanacak. Bu, Ankara’nın uluslararası arenadaki genel konumunu ve özellikle Ortadoğu halkları nezdindeki algılanışını şekillendirecektir. Veya kimi kötü niyetlilerin başından beri haykırdığı endişeleri doğrulayacaktır. Özellikle kollarını açmış kurtarıcısı Osmanlı’yı beklediği vehmedilen Ortadoğu Müslüman/Arap halkları açısından bu yeni agresifliğin nasıl yeni anlamlar ifade edeceği tahmin edilebilir. Çünkü bunlar pek yeni anlamlar olmayacak muhtemelen.

İkinci olarak: -ABD’nin terör örgütü saydığı- HTŞ hariç istisnasız bütün kayda değer muhalif silahlı güçleri bünyesinde toplayan ordunun patronu sıfatıyla Türkiye Cumhuriyeti, Suriye İçsavaşı’nı bitirme yönündeki inisiyatifin aslî unsurlarından biri, çözüm için garantör konumunu yitirecek. Savaşın sürdürücüsü konumuna geçecek. Zira Suriye ordusu ve Rusya -ve, her ne kadar son dönemde azıcık kenarda kalmış sayılsa da, tabiî İran- artık doğrudan fiilen Ankara komutasındaki orduyla savaşıyor olacaklar. “Suriye Geçici Hükümeti”nin kendi başına hiç olduğunu elbette herkes biliyor ve birilerinin bunun aksine inanacağını vehmederek sürekli boş laf ve manipülasyon pompalayan uzman kılıklı propagandacılar ancak meseleye uzaktan şöyle bir bakanları kandırabilir, Osmanlıcı-Türkçü hayallerle yeni topraklar zaptetme hayali peşinde koşan fetihçilerin yüreğine su serpebilir. Rusya jetleri bombaladığında fiilen Ankara’nın saha içindeki kuvvetlerini bombalamış olacak -ki halen öyle. Suriye topçusu vurduğunda, kezâ, Ankara’nın kuvvetlerini vuracak -ki halen öyle. E, madem öyle, ne değişecek? Zımnen varsayılan, bu haliyle de yeterince büyük sorun oluşturan fiilî durumu allayıp pullayıp resmîleştirmek ve meydan okuyarak ilan etmek şüphesiz farklı muamelelere kapı açacak, konuşurken konuşanın sıfatını değiştirecek.
Bütün bunları Fırat’ın doğusunda ille de askerî harekât yapma takıntısı ve ısrarıyla birlikte düşününce, bizimle ilgili mevzularda asla tamamen kenara atılmaması gereken şuursuzluk ihtimalini yok saymamak kaydıyla, şöyle bir hükme varabiliriz sanıyorum: Günlük işlerde sıradan faşistlerin, büyük işlerde Türkçü-İslâmcıların, devletin geleneksel ayrımcı ve baskıcı felsefesinin sınırları içerisinde iş gördüğü, hem idare hem toplumsal temsil bakımdan tekçi, baskıcı, hukuksuzluğa dayalı mevcut iktidar yapısı sürebilsin diye, “uzatılmış” savaş ortamı öngörülüyor. Güya çözüm aranan “Kıbrıs meselesi”nin değişik versiyonuyla yaşatmaya çalışacaklar bizi. Arada çatışmaların olduğu, zaman zaman şehitlerin geldiği, giderek belki doğrudan yeni “fetih” efsanelerine meydan yaratacak, her şeyi ve her yeri kaplayan, aykırı hareket edenin tepesine binmeyi baştan meşru kılan yeni bir “millî dava”…

Savaş karşıtlığı bu yüzden, Türkiye’de sahici demokratik muhalefetin mecburî ekseni olmaya aday. Ne yazık ki, geleneksel muhalefet, “terörist” lafı geçtiği anda her türlü askerî-siyasî dümene destek sunmaya hazır ve artık kendisinden çok daha fazla birşeyleri ifade eden “Suriye” başlığı altında yalnız mültecilerden bir an önce kurtulma bahsini ele almaya istekli.

Oysa gidişat, savaş bahanesiyle şimdiye kadarkilerden (1960, 1970, 1980…) daha acımasız, daha mutlakçı bir sıkıyönetim rejimine varabilir, savaş karşıtlığı eğer kuvvetler ayrılığına dayalı, seçimli, parlamentolu hukuk devleti mücadelesinin eksenine oturtulmazsa.

(Aydın Engin de T24’teki “Demokratların takvimi” başlıklı yazısında, buna işaret ediyor, “Kapıya dayanmış ve ‘bir gece ansızın’ karşılaşacağımız bir savaş tehlikesi var,” diyordu, “ve takvimimizde sanki o işaretlenmemiş.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI