Irmak Özer
Irmak Özer

Neye bakıyorsak onu görmenin ayrıcalığı

Cumartesi, 5 Ekim, 2019
Altan Gürman, insan özgürlüğünü ve sanatın hayatla ilişkisini; hazır, tanıdık malzemeler kullanarak dekupaj, montaj, baskı, kesme ve yapıştırma gibi farklı tekniklerle sorguluyor. Sanatın daha az kutsal ve yaşama daha yakın olması gerektiğini savunuyor. Onu “Fransız” bulsalar dahi, o, aslında güncel ve gerçek meselelerle uğraşıyor.

“Beni tanıyan herkesin size söyleyeceği gibi, makbul biri değilim. Kötü adamı sevdim hep, kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinek kaydı tıraşlı, kravatlı tiplerden hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim, dişleri kırık, usları kırık, yolları kırık adamları. İlgimi çekerler. Küçük sürpriz ve patlamalarla doludurlar. Adi kadınlardan da hoşlanırım; çorapları sarkmış, makyajları akmış, sarhoş ve küfürbaz kadınlardan. Azizlerden çok sapkınlar ilgilendiriyor beni. Serserilerin yanında rahatımdır, çünkü ben de serseriyim. Kanun sevmem, ahlak sevmem, din sevmem, kural sevmem. Toplumun beni şekillendirmesinden hoşlanmam.”

“Biliyor musun Meg, kötü olanla, bize kötü olduğu öğretilenler farklı şeyler olabilir? Toplum bize bazı şeylerin kötü olduğunu öğretip bizi köleleştirmeye çalışır.”

Charles Bukowski

İş hayatından (belki de hayattan demeliyim) öğrendiğim iyi şeylerden biri, bazen büyük laflar etmekten, her zaman büyük hayaller kurmaktan korkmayacaksın. Aza tamah etmek atalarımıza kalsın…

Şöyle kenarda durayım, bu kadarıyla yetineyim dersen, hayat boyu o kenarda kalırsın. Ya da seni desteklemiyorlar diye vazgeçersen, onlar gibi olursun. İster seni anlasınlar, ister anlamasınlar, deneyeceklerinin, yürüyeceğin yolların sınırı yoktur bu hayatta. Bunu bilmek bile insanı heyecanlandırır, insana umut verir. Bu yürüme, aşma hevesi, kabına sığmama hali, toplumun çok da hoşuna giden bir şey değildir, ki bu konuda sayısız sosyolojik çalışma vardır. Dışlanırsın, çatışma yaşarsın, göz ardı edilirsin ama bak tarihe, hep bu insanlar kalır akıllarda. “Onların” yaptıkları fark yaratır, ufuk açar, dünyayı değiştirir.

Hazırlayanlar: Başak Doğa Temür ve Süreyyya Evren
Kitap Tasarımı: Emre Çıkınoğlu, Eylül 2019, 220 syf.

Türk çağdaş sanatının göz ardı edilen ve ancak 2000’lerde hak ettiği itibarı kazanabilen Altan Gürman’ın 1965-1976 arasındaki tüm yapıtları ile tam 28 yıl sonra Arter’in Dolapdere’deki yeni mekanında buluşuyoruz bu sezon. Arter’de “Narni Köprüsü” adlı eserinin önüne ilk kez geldiğimde içimi mutlulukla dolduran bu büyük ustayı, kenarda durmayı kabul etmeyerek ve aslında pek de haddim de olmayarak kaleme almaya karar verdim bugün. Arter’in bu sergi için hazırladığı harika kitaptaki makalelerin yönlendirmeleriyle, size kısa bir “giriş” yapacağım insana özgür gökleri düşündüren Gürman için.

Narni Köprüsü

TARİHİN KÖR NOKTASI

Dedim ya, toplum aykırılıkları, kendinden farklıları sevmez, Altan Gürman da bu hoşa gitmemenin bir örneği olmuş sanat yaşamı boyunca. Hepimiz bir Fikret Mualla, bir Bedri Rahmi, bir Nuri İyem biliriz. Farklı sergilerde, müze koleksiyonlarında resimlerini görmüş, adlarını duymuş, hatta reprodüksiyonlarını, posterlerini almışızdır. Peki ya Altan Gürman? Barış Acar, “Türkiye Avangardı İçin Bir Giriş Denemesi: Altan Gürman” yazısında, sanat tarihi denilen kurgunun nasıl da akıp gittiğine inandırıldığımıza dikkat çekiyor. Parçalar birbirine uymasa dahi, Paleolitik dönemin mağaralarından başlayıp Sümer’e, Rönesans’tan Barok’a, Fütüristlerden Genç Britanyalı Sanatçılar’a sanat denilen olgunun bir çizgi izlediğini, bir akımdan sonra diğerinin geldiğini kabul ediyoruz. Halbuki diyor Acar, bu çizgide çizgiyi bozan öyle kör noktalar vardır ki, bunlar birer kara delik misali sizi kendine çeker. Bu kör noktalar “düzen bozdukları” için sanat tarihinin dışında bırakılır, görmezden gelinir. “Türk sanat tarihindeki kör noktalardan biri Altan Gürman’dır… Kör nokta hikayenin bütünlüğünü emişiyle hikayeyi – süreklilikler değil kesintiler üzerinden- yeniden kurgulama gücüne sahiptir.”

Gürman’ın başı, sınırların dışına çıkması sebebiyle hep dertte olmuş. Bora Gürdaş, “Sanat Eleştirisi ve Altan Gürman” yazısında tam Türk sanatı rayına oturdu, bir yere gidiyor denirken bu raydan çıkan Gürman’a çağdaşları tarafından yapılan eleştirilerden bahsediyor mesela. Gürman’ın Fransa’da yaşadığı dönemde, Amerikan pop-art akımından etkilenerek natürmort yerine düşünsel çerçevelere geçmesi, hazır imge kullanması, kolajlar üretmesi Türkiye sanat dünyası tarafından hoş karşılanmıyor. Eşi Bilge Gürman, bu dönemin aslında sanatsal açıdan Gürman için ne kadar kritik olduğunu, “resim yapmanın başka yollarını araştırma, bütün el alışkanlıklarını unutmak isteyerek yeniden resme başlama dönemi” olduğunu anlatarak açıklıyor. Ahu Antmen, Türk sanat ortamının kırsala bakışı nakış, çorap, kilimden oluşurken Gürman’ın farklı açıdan (ve aslında tam da kırsala yakın) bakarak bu simgeler yerine patates, musluk, mısır, şekerpancarını sanatına konu etmesinin yerel çevrede “Fransız” algılandığından bahsediyor.

Sonuç olarak Gürman öyle ya da böyle Türk meslektaşları tarafından pek de hazzedilmiyor; ülkeye döndükten sonra çalıştığı Akademi’de de dışlanmaya devam ediyor ve 1974’te Paris’te gerçekleşen “Günümüz Türk Resmi” sergisine işleri seçilmiyor. Birkaç hafta önce yazdığım yazıda (Fakirlerin gözü sanata değmesin) Türk çağdaş sanat dünyasının ana sorunlarından birini kaba tabirle adam kayırmacılık, nazik tabirle her sergiye, koleksiyona eşi dostu dahil etme, başka sanatçılara yer verme ihtiyacı hissetmeme sorunu olduğunu yazmıştım. Bu sorun, belli ki DNA’mıza işlemiş, kronik bir hastalık ki 1974’te Gürman aynı konulara kızgınlığını, işlerini Paris’teki sergiye dahil etmeyen komiteye şu sözlerle seslenerek kaleme alıyor:

“… herhangi bir sanat politikasının konusu olan ve malzemesini üreten sanatçıyı güçsüz, desteksiz ve tek başına yenemeyeceği güçlüklerle baş başa bırakmamalıdır… Özellikle ve özellikle suyun başına yakın oturduğu için kendini daha güçlü sanan başka sanatçılar tarafından ezilmesine izin vermemelidir. Niteliği ne olursa olsun, sanat politikası bu türden bir sömürüye alet edilmemelidir…”

… O sayın seçiciler de kendi resimlerini seçmekten utanmalıdır artık. Bunun basit bir ahlak kuralı olduğu bir yolu bulunup onlara anlatılmalıdır her seçimden önce.”
Gürman, akademiye olan bu kızgınlığını yalnızca yazıya değil, (tahminlere göre) “Kapitone” işiyle sanatına da yansıtıyor. Devlet yetkililerinin masalarının arkasında bulunanlara benzer, suni kırmızı deriden kapitone bir panonun üzerine kontrplaktan oyduğu bir insan ve telefon figürünü monte edip altına da “KAPİTONE……….ALTAN. 1976” yazıveriyor. Alın size istediğiniz memur. Bütün gün telefonun başında pineklesin; sanat üretimi beklesin.

Kapitone

‘SANAT DAHA AZ KUTSAL, YAŞAMA DAHA YAKIN OLMALIDIR’

Altan Gürman, insan özgürlüğünü ve sanatın hayatla ilişkisini; hazır, tanıdık malzemeler kullanarak dekupaj, montaj, baskı, kesme ve yapıştırma gibi farklı tekniklerle sorguluyor. Sanatın daha az kutsal ve yaşama daha yakın olması gerektiğini savunuyor. Onu “Fransız” bulsalar dahi, o, aslında güncel ve gerçek meselelerle uğraşıyor. Evet, kilim, nakış simgelerini kullanmıyor; ama 60’lar Türkiye’sinin ana konularından olan tarımsal faaliyeti, askeriyeyi konu alıyor. O dönemin baskın askeri düzenini ve köylü-üretici çoğunluktaki ülkesini dikenli teller, patates, mısır, şekerpancarı ile anlatıyor. Öyle ki, bugün bile baktığınızda o ülkenin kim olduğunu (sen, ben), o bilindik baskın düzenin, dikenli tellerin, bariyerlerin, arkasındaki mavi gökyüzü özlemini tanıyorsunuz.

Gürman’ın bu özgürlüğü hissettiren kolajlarından en çok da “Narni Köprüsü” beni mutlu etti. O kadar yalın ve o kadar derin… Bazen arkadaşlarım dalga geçer; biri tuvale iki renk attığında sanat deyip alkışlıyorsunuz, sen de deli deli paylaşıp övgüler yağdırıyorsun, derler. İşte Altan Gürman’a da tam böyle denilmiş 60’larda. Ama bunu diyenler bir ofiste sanatla pek de bir bağı olmayan, kübiklerde çalışan 2010’ların beyaz yakalıları değil, bizzat o dönemin sanatçıları, eleştirmenleriymiş. Ve Gürman, pes etmemiş, vazgeçmemiş, yolundan dönmemiş. Bakış açısından taviz vermemiş ve işte, sürüden ayrılan kuzu, yıllarca böylece saklı kalmış.

Altan Gürman’ın bakış açısını anlatan en güzel cümleleri, Ahu Antmen’in “Karton Üzerine Selükozik Boya: “Daha Az Kutsal” Bir Sanat ve Altan Gürman” yazısında buldum, sizin için de buraya bırakıyorum: “ (Altan Gürman) resim sanatının geleneksel temsil ve algı alanının sınırlarını oluşturan nesneye ayrı bir anlam yükler… Gürman bana göre yalnızca gökyüzünü ve özgürlüğü simgelemekle yetinecek kadar yüzeysel bir bakış açısına sahip değildir. İzleyiciye esas olarak imal ettiği bir çerçeveyi gösterir, çünkü bazen neye bakıyorsak yalnızca onu görmenin çok büyük bir çaba gerektiren bir eylem olduğunu keşfetmiş bir sanatçıdır.”

ARTER İLE BELLEK OLUŞTURMA

Altan Gürman, kabul görmüş sanat anlayışlarını sorgularken eleştirilmesine eleştirilmiş ama aslına bakarsanız göz ardı edilmesi daha kuvvetli olmuş. Gürman’ın işleri üzerine, döneminde onlarca yazı çıkmamış mesela. Biraz eleştirip, gereksiz sıra dışı hatta yer yer (batı) özenti(si) bulup sonra da dümdüz görmezden gelmişler Gürman’ı. Türkiye’de göz ardı edile dursun, sanatçı, işlerini Venedik Bienali (1962), Sao Polo Bienali (1969) ve Hindistan Trienali’nde (1971) sergileme fırsatını neyse ki bulmuş.
Bugün Arter, “Türkiye çağdaş sanatına dair bellek oluşturma misyonu” ile Gürman’ı tekrar ne mutlu ki, bizlerle buluşturuyor. Sergi paralelinde Arter Arşivi’nde yer alan Altan Gürman’ın sanatı ve yaşamıyla ilgili belge ve materyallerden oluşan Altan Gürman Arşivi, SALT’ın internet sitesine işlenerek araştırmacıların kullanımına açılacakmış

Neo-Klasissizmin Rüyası

Altan Gürman’ın sanatına bu acemi giriş yazısını, serginin küratörü Doğa Başak Temür ve Ahu Antmen’in Gürman’ın 70’lerde tutucu sanat ortamı ile yaşadığı mücadeleleri konu ettiğine inandıkları “Neo-Klasissizmin Rüyası” resmi ile bitiriyorum: Resimde akademik sanat geleneğinin içine, bir çerçeveye hapsolmuş neo-klasik Ingres portresi hep aynı rüyayı görmekteyken; resmin tepesinde, tek başına da kalmış olsa Altan Gürman yüksekte, bulutların arasında başka dünyalarda, özgürlüğü soluyor…

Bulutların arasında tek başına olmaktan, özgürlüğü solumaktan korkmamak dileğiyle…

 

 


Irmak Özer kimdir?

Sabancı Üniversitesi Toplumsal ve Siyasal Bilimler bölümünden mezun oldu. Atina Üniversitesi’nde Güneydoğu Avrupa Çalışmaları, London School of Economics and Political Science’ta Uyuşmazlık Analizi-Karşılaştırmalı Politika yüksek lisansları yaptı. Bugüne kadar hurriyet.com.tr, The Magger, Artisans, Art50 gibi yayınlara kültür-sanat yazıları ile katkıda bulundu. Halen İstanbul Üniversitesi Kültürel Miras ve Turizm bölümüne devam etmekte ve özel sektörde Kamu İlişkileri alanında çalışmaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI