Rıza Oylum
Rıza Oylum

Kuruluşunun 70. yılında Doğu Almanya sineması

Cumartesi, 28 Eylül, 2019
Antifaşizm, Nazi eleştirisi, İkinci Dünya Savaşı, Yahudi soykırımı üstüne çok sayıda film yapıldı. Bununla birlikte bir kısmı çeşitli aşamalarda yasaklanan yapımlarda; bireysel sıkıntılar, kadın erkek ilişkileri ve psikolojik filmler de bu ülke sinemasında kendine yer buldu. Doğu Almanya'nın öne çıkan filmleri...

Doğu Almanya olarak bilinen, tam adıyla Demokratik Almanya Cumhuriyeti, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya’nın Sovyet kontrolünde olan illerinde kurulmuştu. 7 Ekim 1949’da kurulan, 3 Ekim 1990’da tarih sahnesinden silinen Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nin, Batı Almanya’dan ve öteki sosyalist ülkelerden farklı, kendine has bir sineması vardı.

SAVAŞIN YIKINTILARINDA SİNEMA

Doğu Almanya’da, sinema hareketleri Federal Almanya’dan daha hızlı gelişmeye başladı. Batı’da işgalci devletlerin ağır denetim mekanizmaları yerli yerindeyken, Doğu’da film çekme çalışmaları Sovyet desteğiyle hızlıca ortaya çıkmaya başlamıştı.

Doğu Almanya’da yapılan ilk filmlerden biri devlet henüz kuruluş aşamasındayken, 1946 yapımı Wolfgang Staudte’nin Sovyetler Birliği izniyle çektiği Die Mörder sind unter uns (Suçlular Aramızda) filmiydi. Filmde, savaş döneminde gördüklerinden ötürü alkolik olan askeri doktor Hans Mertens’in, savaştaki katliamlardan birine imza atmış olan Yüzbaşı Brückner’i öldürmeye çalışmasıyla yaşananlar anlatılır. Bir Noel akşamı Hans Mertens ve eski Nazi subayı karşılaşırlar. Hans Mertens, yüzbaşıyı öldürmek yerine adalete temsil eder. Geçmişle bireysel olarak hesaplaşmak yerine, yeni bir ülke kurmanın önemi filmin temel mesajıdır.

1946’da Gerhard Lamprecht’ın çektiği Irgendwo in Berlin filmi de savaş sonrasının yıkıntılarında yeni bir hayat kurmak isteyenlerin geçmişle muhasebelerine eğilir. Bu filmlerde geçmişin hezeyanları gösterilmekle birlikte geleceğe umutla bakmakla da es geçilmez. Irgendwo in Berlin filminin sonunda 10 yaşındaki çocuk, babasını hava saldırılarında yerle bir olmuş işyerlerini onarmaya ikna eder. Mutlu bir gelecek teması filmlerin birçoğunda vardır.

1947 yapımı Kurt Maetzig’in çektiği Ehe im Schatten filmi Yahudi tiyatro oyuncularının Nazi zulmünde yaşadıklarını beyaz perdeye taşımıştı. 13 milyona yakın biletli izleyiciye ulaşan film, savaş sonrası ilk dönemin en nitelikli örneklerden biriydi.

Alternatif konularda çekilen filmlere örnek olarak Richard Groschopp’un çektiği Familie Benthin-Benthin Ailesi ve The Bianka Pattern filmlerini sayabiliriz. 1950 yapımı Familie Benthin’de Biri Doğu’da biri Batı’da olan iki kardeşin iki devlet arasında yaptığı kaçakçılığı eleştirel gözle anlatan bir yapımdı. 1951 yapımı The Bianka Pattern ise iki devletin bir arada çalışmasının önemi vurgulanıyordu.

Bu dönemin önemli yönetmenlerinden biri Wolfgang Staudte’dir. Yönetmen hem Doğu hem de Batı Alman devletinde filmler yapıyor, Doğu Almanya’daki devlet desteğinin olumlu taraflarını yansıtmış oluyordu.

1950’lerden sonra Doğu Alman yönetimi filmlerin konu çeperini genişletmeye karar verdi. İzlenme oranı daha yüksek toplum tarafından kabul gören filmlere imza atılmasını istiyorlardı. Böylece Nazi dönemi eleştirisi, sosyalist geleceğin umudu, savaş döneminin kahraman direnişçilerini anlatan filmlerin dışında kalan filmler çoğalmaya başladı. Savaş öncesinin yıldızlarından Henny Porten’la yurtdışı ortaklı yapılan Das Fräulein von Scuderi isimli film bu anlayışa örnek gösterilebilir. 1960’ların ortalarına kadar devam eden bu 15 yıla yakın dönemde; edebiyat uyarlamaları, müzikaller ve komedi filmleri yapıldı.

KATLEDİLEN ÖNDER ERNST THALMANN İÇİN FİLMLER

1954 ve 55’te Doğu Almanya başarılı iki filmlik prestij bir çalışmaya da imza attı. Savaş öncesinde 1933 yılında Nazilerce tutuklanan Alman Komünist Partisi’nin meşhur lideri Ernst Thälmann üstüne iki filmin çekilmesini organize etti. Ernst Thälmann 1933’te tutuklanmış 11 yıl ağır şartlarda tutuklu kalmış ve Buchenwald Toplama Kampı’nda kurşuna dizilmişti. Ölümünün 10. yılında Kurt Maetzig tarafından Ernst Thälmann – Sohn seiner Klasse (Ernst Thälmann-Sınıfının Oğlu) ve bir yıl sonra Ernst Thälmann – Führer seiner Klasser (Ernst Thälmann-Sınıfını Lideri) filmleri yapıldı.

1965 SONRASI SANSÜR SIKILAŞIYOR

1960’ların başında Doğu Almanya’daki insan ilişkileri, sosyal hayat ve kadınların sosyal hayattaki yeriyle ilgili birçok film yapıldığı görülüyor. Ralf Kirsten’in 1962 tarihli romantik komedisi Auf der Sonnenseite, 1963’te çektiği Beschreibung eines Sommers ve Konrad Wolf’un 1964 tarihli Wolf’s Der geteilte Himmel filmleri bu temaların hakim olduğu filmlere örnek gösterilebilir.

1965 yılında bu film çeşitliliğini ve kültür hayatındaki çoğulcu ortamı bitiren bir gelişme yaşandı. Hiç beklenmedik bir atmosferde devletin merkez karar yürütme organının 11. oturumunda ekonomik gelişmelerin masaya yatırılacağı sanılırken ülkenin kültür ortamıyla ilgili konular gündeme alındı. Bu toplantıdan; filmlerin ve kitapların önemli bir kısmının devlet ve sosyalizmi hedef aldığı sonucu çıktı. Bu karardan sonra çok sayıda film yasaklandı, birçok romanın basılması engellenmeye başlandı. Yasaklılar listesi olarak bilinen birçok kültürel yaratım, yıllarca vatandaşlara sunulma imkânından mahrum kaldı. Bu çalışmalar, 1990 sonrasında sonra izleyiciyle buluşma imkânına kavuştu.

Bu yapımların en meşhurlarından biri 1965 yapımı Das Kaninchen bin ich-Tavşan Benim filmiydi. Filmde Ağabeyini hapse mahkûm eden yargıca âşık olan genç bir kadının yaşadıkları anlatılıyordu. Film ülkenin adalet sistemine bariz bir eleştiri barındırıyordu. 1990’da gösterim şansı bulduğunda Berlin Film Festivali’nde FIPRESCI Onur Ödülü almıştı. 1965 yapımı Jahrgang 45-45 Doğumlu ise çekimleri sürerken yasaklanır. Film, 1990 yılında Berlin Film Festivali’nde görülebilmişti. Filmde, Berlin’de yaşayan yeni evli bir çiftin boşanmaya karar vermesiyle gelişen olaylar anlatılır. Alfred boşanma kararından sonra kafasını dağıtmak için Berlin’de dolaşmaya başlar. Böylece 1960’ların Doğu Berlin’den gündelik hayatın filmin görselliğini oluşturur. Frank Beyer’in 1966’da çektiği Spur der Steine de 1990’da görücüye çıkabilen filmlerden. Gösterildiğinde FIPRESCI Onur Ödülü alan film, 1960’larda gündelik hayat ekseninde gelişen bir aşk hikâyesinin beyazperdeye taşıyordu.

DOĞU ALMANYA’NIN UNUTULMAZ FİLMİ: 19 YAŞINDAYDIM

Doğu Alman sinemasının en başarılı yapımlarından biri 1968 yılında gerçek bir hikâyeden hareketle çekilen Konrad Wolf’un hayatından oldukça benzer izler taşıyan Ich war neunzehn-19 yaşındaydım isimli filmdi. Çocukken ailesiyle Nazilerden Sovyetler Birliği’ne kaçan Gregor Hecker, zafer kazanan Sovyet taburlarıyla birlikte 1945’te Almanya’ya döner. Şimdi on dokuz yaşındadır ve bir askerdir. Ülkenin durumuna tanık olup Almanlarla karşı karşıya geldikçe Kızıl Ordu askerlerinden farklılaşır, çünkü bu yenik ülke aynı zamanda onun anavatanıdır. Yavaş yavaş, bu insanların vatandaşları olduğunu ve kendisinin hem galipler hem de mağluplar tarafında yer aldığını anlar.

DOĞU ALMAN WESTERNLERİ

Sıkı denetim döneminde Doğu Alman sineması, politik konulardan alternatif konulara doğru yelpazesini genişletti. Bu dönemde, Batı Almanya’da oldukça popüler olan iki türü adeta devşirerek kendi bünyesinde yeniden inşa etti. Alman yazar Karl May’in 1800’lerin sonunda yazdığı Western hikâyelerinden hareketle sinemada başlayan Alman Westerni furyası Batı Almanya’dan Doğu’ya taşınmaya başladı. Winnetou ismiyle bilinen bu çalışmalarda Doğu ve Batı ürünlerinin konuya bakışlarında politik bir fark da göze çarpar. İkinci Dünya Savaşı sonrası kültürel olarak Amerikan emperyalizminin adeta istilasına uğrayan Batı Almanya’nın Western filmlerinde Kızılderililer barbar ve haksız görülebiliyorken; Doğu Alman yapımları Kızılderililerin hakkını teslim eden yapımlardı. Indianerfilme olarak bilinen bu filmlerden bazıları şunlardır: Die Söhne der großen Bärin, Chingachgook (1967), Die große Schlange (1967), Spur des Falken (1968), Weiße Wölfe (1969), Tödlicher (1970) Irrtum(1971), Osceola (1971),Tecumseh (1972), Apachen (1972), Ulzana (1974), Kit & Co (1974), Blutsbrüder (1975), Severino (1977)

Batı Almanya’dan adapte edilen ikinci tür müzikallerdir. Müzikallere politik göndermelere ve soğuk savaşın etkilerinin görülmediği ender alanlardan biri olarak sayabiliriz. 1968’de yapılan Hochzeitsnacht im Regen ve Heißer Sommer gibi müzikaller; politik kaygılardan uzak, müziğin öne çıktığı projelerdi.

Erich Honecker’ın 1971’de Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nin başına geçmesinden sonra film konularında çeşitliliğin arttığı gözlemleniyor. Erich Honecker, ekonomik olarak yaptığı uluslararası anlaşmalarla refah düzeyini artırmakla birlikte sosyal hayatta baskıcı olmakla suçlanmıştır. Buna karşın bu dönemde filmlerin daha özgürlükçü konuları olduğu da görülebiliyor. Heiner Carow’un çektiği 1973 yapımı Die Legende von Paul und Paula filmi sistemin görmek isteyeceği profilden uzak iki insanı resmeder. Paul mutsuz bir evliliği olan devlet bürokratı, Paula ise devlet politikalarının kendisini özgür hissettirmediğini düşünen boşanmış çocuklu bir kadındır. İkisinin yasak ilişkisi filmin temel konusudur. Filmde çıplaklık da daha önceki filmlerde olmadığı kadar fazladır. Film Doğu Almanya’nın en çok gişe yapan filmi oldu. Bu dönemin alternatif insan profilleri başka filmlerde de karşımıza çıkar. Konrad Wolf’un Goya (1971) filmi, sanatçı ve devlet arasındaki gergin ilişkiyi masaya yatırır. Beyer’in Das Versteck (1977) filmi, bencil eski kocasıyla bir kadının kurduğu iletişime odaklanır. Solo Sunny (1980) filmi ise şarkıcı olmayı arzu eden bir bireyin, Berlin’de yaşam mücadelesini beyaz perdeye taşır.

DOĞU ALMANYA’DAN HOLLYWOOD’A: YALANCI JAKOP

Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nin Oscar’a aday olan tek eseri Polonya’da Yahudi gettosundaki hayatı yansıtan Frank Beyer’in yönettiği Jakob der Lügner-Jakop’un Yalanları filmiydi. Film, 1975 Oscar adaylarından biriydi. Polonyalı bir Yahudi olarak savaşta annesini toplama kampında kaybeden Jurek Becker’in, Türkçeye de çevrilen romanından uyarlanan yapımda, Polonya’da Yahudi gettosunda insanlara umut vermek için radyoda doğru olmayan, umut dolu haberleri çevresine yayan Jakop’un yaşadıkları anlatılıyordu. Film Peter Kassovitz tarafından Amerikalı oyuncularla 1999’da tekrar çekildi.

Seksenlerde film sayıları azaldı. Bu dönemde Frank Beyer’in 1982’de çektiği Der Aufenthalt ve 1989’da çektiği Der Bruch isimli yapımlar Almanya’nın geçmişini sorgulayan, adından söz ettiren yapımlardan.

KÜLT FİLM NEKROMANTİK

1987’de Jörg Buttgereit’in çektiği Nekromantik, Doğu Almanya’nın tarihten silinmesine birkaç yıl kala sinema tarihine armağan ettiği oldukça avangart bir yapımdır. Filmde nekrofil Robert ölen insanların cesetlerini kaldıran bir şirkette çalışıyordur. Onunla aynı durumda olan kız arkadaşının Robert’i terk etmesinden sonra ortalık iyice karışır. İzlenmesi son derece zor sahneleri olan filmin, birçok ülkede gösterimi yasaklandı. Yönetmen 1991’de filmin devamını da çekti. Kariyerini de bu tarz b tipi korku filmleriyle sürdürdü.

DOĞU ALMANYA YÖNETMENLERİ

Doğu Almanya’nın en önemli yönetmenleri olarak Egon Günther, Iris Gusner, Kurt Maetzig, Siegfried Kühn ve Konrad Wolf isimlerini sayabiliriz. Egon Günther’in Weimar’daki Lotte adlı filmi 1975’teki Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’a aday gösterildi. 1985 yılında, Moringa adlı filmi, 35. Berlin Uluslararası Film Festivali’nde Altın Ayı adayı oldu. Kurt Maetzig, Doğu Almanya’nın ses getiren ilk yapımlarına imza attı. Yurtdışında Doğu Almanya’yı temsil etti. Moskova Film Festivali’nde bir çok kez jüri üyesi oldu. Konrad Wolf, Nazi iktidarıyla birlikte uzun süre Rusya’da kalarak VGIK’te sinema eğitimi aldı. Daha sonra yurduna dönüp DEFA’da film yönetmeni olarak çalıştı. 1965’ten 1982’deki ölümüne dek GDR Sanat Akademisi’nin müdürlüğünü yaptı. Kontrad Wolf ve Kardeşi Doğu Alman istihbaratını yöneten Marcus Wolf’un efsanevi yaşamları ayrı bir yazı konusu olacak kadar ilginç.

İki devletin bir araya gelmesinden sonra kendilerine yapımcı bulabilen Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nin yönetmenleri filmler çekmeyi sürdürebildiler. Birçoğu televizyon projelerinde yer alan bu isimler arasında en istikrarlısı Doğu Almanya’nın son yılarında kısa filmler çekerek sinemaya adım atan Andreas Dresen’dir. Dresen’in, Clemens Meyer’ın romanından uyarladığı 2015 yapımı Biz Rüya Görürken isimli filmi Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla kısıtlı imkanlar içindeki bir grup Doğu Almanyalı gencin birleşik Almanya’nın ışıltılı ama yozlaşmış dünyasında kendilerini ve yeni dönemi keşfetmelerini anlatır. Romanın yazarı Clemens Meyer ve filmin senaristi Wolfgang Kohlhaase de Andreas Dresen gibi Doğu Almanya’da yetişmiş isimlerdi.

EŞCİNSEL FİLMİYLE DOĞU ALMANYA’YA VEDA

Heiner Carow’un Berlin Duvarı yıkılmadan önce 1989’da çektiği Coming Out filminin gala gösterimi Berlin Duvarı’nın yıkıldığı güne denk geldiği için Demokratik Almanya’nın son yapımı sayılır. Film eşcinsel bir bireyin yaşamına odaklanan bir yapımdı. Filmde dönemin insan ilişkilerini, eşcinsellerin yaşam pratiklerini ve Doğu Berlin şehrinin geniş çekim görüntülerini görmek mümkün. Filmde görülen kültürel ortamın canlılığı da dönemin Doğu Almanyası için fikir verir.

DEFA: NAZİ MİRASINDAN SOSYALİST ANLAYIŞA

Almanların meşhur film stüdyosu UFA, Doğu’da kaldığı için Doğu Almanya, kısmen sinema namına daha şanslıydı. UFA bu dönemde DEFA ismini aldı ve Doğu Almanya sineması DEFA stüdyolarında varlığını inşa etti. Resmi kaynaklara göre 1946’dan 1990’a kadar DEFA bünyesinde; 750 civarı uzun metraj film, 40’a yakın çoğunluğu öteki sosyalist devletlerle olmak üzere yurtdışı ortaklı film ve 750 animasyon olmak üzere, belgesel, haber görüntüsü ve kısa filmlerle toplamda 7500 filmlik bir arşiv oluşmuş durumda.

Konu olarak bakarsak; Antifaşizm, Nazi eleştirisi, İkinci Dünya Savaşı, Yahudi soykırımı üstüne çok sayıda film yapıldı. Bununla birlikte bir kısmı çeşitli aşamalarda yasaklanan yapımlarda; bireysel sıkıntılar, kadın erkek ilişkileri ve psikolojik filmler de bu ülke sinemasında kendine yer buldu.

Doğu Almanya üstüne Batı’da ve Hollywood’da çekilen filmlerde ülke bir kötülük imgesidir. Kaotik bir atmosfer içinde resmedilir. Ülkedeki yaşam deneyiminden haberdar olunması ve geçtiğimiz yüzyılın en başat konusu olan soğuk savaşı tek merkezin ürünlerinden görerek manipülasyona maruz kalmamak için Doğu Almanya filmleri keşfedilmeyi bekliyor. Doğu Almanya’yla ilgili geniş kitlelerin en önemli referansının Florian Henckel Von Donnersmarck’ın 2006 yapımı filmi Başkalarının Hayatı- Das Leben der Anderen olduğunu hesaba katarsak bu gerçeklik daha da netleşir. Özellikle son yıllarda eski Doğu Almanya vatandaşlarıyla yapılan anketlerde ilk yılların büyük beklentili illüzyon döneminin aksine, geçmiş dönemdeki yaşam kalitelerinin daha müreffeh olduğunu belirtenlerin oranları giderek artıyor. Belki bu filmler keşfedildiğinde; konut, kreş, eğitim ve işsizlik sorunlarına çözüm üretmeyi görevi sayan ancak görünüm olarak hiç de parlak olmayan, gri tonlu bu mütevazı eski dünya devletine olan özlem daha iyi anlaşılabilir.


Rıza Oylum kimdir?

1984 İstanbul doğumlu. İstanbul Kültür Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde lisans, Trakya Üniversitesi’nde aynı alanda yüksek lisans eğitimi aldı. Varlık, Virgül, Agora, RadikalGenç, Birgün, Cumhuriyet Kitap, Film Arası, Kitapçı, Sendika.org, ve Edebiyathaber.net gibi farklı mecralarda sinema ve edebiyat merkezli metinler yayımladı. Uzakdoğu Sineması, Rus Sineması, Alman Sineması, Ortadoğu Sineması, Dünya Yönetmenlerinden Sinema Dersleri, Doksanlar, Dünya Yazarlarından Yazarlık Dersleri ve İran Sineması kitaplarını yazdı. Ulusal ve uluslararası festivallerde jüri, küratör ve yayın editörü görevlerinde bulundu. Türkiye’de ve yurtdışında ülke sinemaları üstüne konferanslar verip workshoplar yaptı. Halihâzırda bir vakıf üniversitesinde sinema tarihi dersleri veriyor. Seyyah Kitap’ın genel yayın yönetmenliğini sürdürüyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI