Yargı reformu paketinden kötü sürpriz çıkar mı?

Perşembe, 19 Eylül, 2019
Mecliste tecavüzcü affı için önerge vermekten, verdirmekten utanmayanlar, taleplerinden vazgeçmedi. Cinsel istismar ile kız çocuklarını mağdur etmiş olanlara "mağdur kocalar” adı verilip, hakikat tersine çevrilerek kamuoyu oluşturma çabalarını sürdürdüler. Yargı reform paketine infaz kanununda değişiklik içeren düzenlemeler de girecek olursa tecavüz affı yeniden karşımıza çıkabilir.

Aylardır, kamuoyu beklentisini yükseltmek ister gibi iktidar çevrelerinin dilinden düşmeyen yargı reformu paketi, nihayet belirginleşmeye başladı. İçerik bakımından konuşmak için henüz yeterli bilgiye sahip değiliz. İktidar kamuoyunu bilgilendirme yönünde tavır sergilemediği için ancak mecliste grubu olan muhalefet partilerine dosya iletildiğinde, bilgilenme şansı bulup somut tartışmalara girişebiliriz. Şu an için Nergis Demirkaya’nın geniş haberindeki küçük mesajlarla, paketin içinde hangi konuların yer almadığı kısmı, reform paketinin en önemli yanı. Haberden, yoksulluk nafakasının sınırlandırılması talepleri ve İstanbul Sözleşmesi’ne kesinlikle aykırı düşen aile arabuluculuğu gibi medeni kanunda değişiklik gerektiren düzenlemelerin yer almayacağını, öğreniyoruz. Ceza İnfaz Kanunu’nda değişiklik yapılması taleplerinin de şimdilik kaydıyla pakette yer almasının düşünülmediği anlaşılıyor. Af yok yani. Bu güzel haber ama yazık ki entelektüel çevreler bile gazetecilere, yazarlara, muhalif görüşleri dolayısıyla ceza evinde olanlara af beklentisinde. Bana kalırsa ifade özgürlüğünün kısıtlanması nedeniyle hapiste olanlar için af çıkması bile zül sayılır. Terör suçlarının kapsamı daraltılıp, AB standartlarına kavuşturularak davaların düşürülmesi gerekir. Pakette bunların olup olmadığını henüz bilmiyoruz ama tecavüzcülere af ihtimalinin şimdilik pakette olmadığını öğrendik.

Yapılacak ufak tefek işlere büyük isimler takmayı seven, icra edilen işin kendisinden çok ismini önemseyen Türkiye siyasetinde açıklanan her reform paketinin fos çıkmasına alışığız. Reform paketi isimli nice düzenleme gördük içinde reform sayılmasını gerektirecek değişiklik barındırmayan. Çoğu zaman bîzar olsak da bu sefer -şimdilik kaydıyla tabi- bu yargı reformu paketi, içeriğinden bağımsız olarak içermedikleriyle peşinen başarılı sayılabilir. Ve lamı cimi yok, bu başarı kadınlara ait. Küçük yaştaki kız çocuklarıyla evlendikleri için tecavüz suçundan mahkum olanları affedecek düzenlemeyi, anında tepki vererek önleyen her kesimden örgütlü, örgütsüz kadınlar, bu başarıda pay sahibi.

2016 Kasımı’nda bir gece yarısı önergesiyle “erken evlilik mağduru” adı takılarak, evlilik kılıflı çocuk istismarına af getirecek önergenin iptalini sağlayanların başında o dönem AKP kadın milletvekilleri geliyor. Kendi partilerinden verilen önergeyi oylamak yerine refleksif tavırla hemen genel kurul salonundan ayrılmaları çok önemli bir adımdı. Oylama yapıldığı anda bir CHP vekilinin kadın vekillerin çıkışına dikkat ederek oylama yeter sayısı olmadığı itirazı ve yoklama istemesiyle değişti her şey. Hatırlayanlar vardır, yoklama sonucu kabul için gerekli toplantı yeter sayısının olmadığı anlaşılınca geçersiz kalmıştı o önerge. Yeniden oya sunulması aşamasındaysa muhalefetin kadın milletvekillerinin kadın örgütlerini önergeden haberdar edişiyle Türkiye ayağa kalkıvermişti o gece yarısı. Başlayan örgütlü mücadeleye KADEM’in desteği de gelince Cumhurbaşkanı talimatıyla geri çekildi teklif.

Bilindiği gibi o gün bugündür mecliste tecavüzcü affı için önerge vermekten, verdirmekten utanmayanlar, taleplerinden vazgeçmedi. Cinsel istismar ile kız çocuklarını mağdur etmiş olanlara “mağdur kocalar” adı verilip, hakikat tersine çevrilerek kamuoyu oluşturma çabalarını sürdürdüler. Yargı reform paketine infaz kanununda değişiklik içeren düzenlemeler de girecek olursa tecavüz affı yeniden karşımıza çıkabilir. AKP yetkililerinin şimdilik infaz yasasına ilişkin değişikliklerin pakette yer almasının düşünülmediği yönündeki beyanları bu nedenle hem sevindirici hem ürkütücü etkiye sahip. Gerçi yasa çıkmadığı halde üç yıldır bu şekilde bir beklenti yaratılmış olması nedeniyle kamu kurum ve görevlileri, erken evlilik bildirim yükümlülüğüne ilişkin sorumluluklarını yerine getirmez olmuş, hastaneler çocuk yaşta anne olan kadınların kayıtlarını, emniyete iletmemişlerdi, pek çok haberde görüldüğü gibi. Yani bu konuda af söylentileri bile kız çocuklarının hayatı ve geleceği açısından tehlike yaratıyor. Her hak ihlali gibi kadın haklarının ihlali ve çocuk haklarının ihlali olan erken evlilikler de sadece bu suça uğratılan çocukları değil aynı zamanda ülkenin bütün kadın ve çocuklarını tehdit altında yaşamaya itiyor. Bu nedenle pakette şimdilik olmayışı bile güzel ama o üç yıl önceki refleksi yeniden sergilemeye hazır olmakta sonsuz yarar var.

Yoksulluk nafakası ise tamamen örgütlü kadın mücadelesinin direnci sayesinde bu pakete girmedi. Nergis Demirkaya’ya verilen bilgiler doğruysa –ki umarım öyledir- yoksulluk nafakasına süre sınırı gibi ülke gerçekleri ve kadın haklarıyla örtüşmeyen, ataerkin çıkarlarına hizmet ederek kadını erkeğin kölesi haline dönüştürecek taleplerden bu defa da yasaların koruyuculuğuyla kurtulmuş sayılabilir kadınlar. Gerçekte iktidarın yapması gerekense anayasanın 10. maddesi doğrultusunda kadınlara yönelik pozitif ayrımcılığın, ayrımcılık sayılmayacağı hükmünü işaret ederek, kadının nafakasına göz dikenleri peşinen susturmaktı. Talepler yükseldiği andan itibaren bu gerçeği dile getirmeleri gerekirken aslında bu taleplerin oluşturulup, seslendirilişini cesaretlendirenler, iktidar partisi içindeki çeşitli güç odaklarıydı. Parti içi güç odakları arasındaki çatışmanın hayli gün yüzüne çıktığı şu günlerde Erdoğan’ın böylesi ayrıştırıcı bir konuya girmekten kaçınması bekleniyordu. Muhalefetin bu konudaki tutumu da belliyken her pragmatist politikacı gibi tartışmaları bir kere daha ötelemeyi seçmesi şaşırtmıyor.

Şaşırtmıyor ancak rehavete de düşürmüyor. Her öteleme kadınların tepesinde Demokles’in kılıcı gibi sallanan bir tehdit unsuruna dönüştürdü, yoksulluk nafakası hakkını. Ekonomik şiddet eril şiddet türleri içinde en yaygın görülenlerin başında gelir. Ekonomi pastasından aldığı pay çok düşük olan kadınlara evlerinde babaları, kocaları “harçlığını kesme tehdidiyle” şiddet uygularken iktidar da yıllardır yoksulluk nafakasını sınırlandırma taleplerini gündemde tutarak ev içi ekonomik şiddeti, ülke çapında tüm kadınlara yansıtarak sürdürmüş oluyor. İktidarın şiddeti yaygınlaştırarak sürdüren bu tutumuna karşılık yakın zamana kadanr sessiz kalan muhalefet partileri, Nafaka Hakkı Kadın Platformu’nun girişimleri sonucu açık tavır almaya yönelir oldu. AKP yöneticileri ile iki bakanlık (Adalet, AÇSH) ve MHP halen randevu taleplerine cevap vermedi. Ancak muhalefet partileriyle görüşüldü. CHP ve İYİ Parti ile lider düzeyinde görüşmeler de gerçekleştirildi. Yoksulluk nafakasının ekonomik haklarla ilişkisi ve kadınları güçlendiren yönü üzerinde mutabık kalındı. Yoksulluk nafakası hakkında değişiklik yapılmasının yeni hukuki, toplumsal ve siyasal sorunlar yaratacağı yönünde hem fikir olundu. Anayasa Mahkemesi’nin, Kestel Hakimi’nin itirazı üzerine verdiği, 2012 tarihli kararın gerekçesinde ifade edildiği gibi yoksulluk nafakası eşitlik ilkesine aykırı değil bilakis anayasal eşitlik ilkesinin hayata yansıması için gerekli hukuki düzenlemelerden birisi. Ve ülkede halen iktidar bu gerçeği ifade etmiyor olsa da demokratik siyasetin muhalefet kanadı, kadınların örgütlü mücadelesi ve etkin iletişimiyle siyasi tutumlarını kadın hakları lehine belirginleştirmekteler.

Bitirirken yazımın başına dönecek olursam muhalefete dosya ulaştıktan sonra içeriği öğrenme şansı bulacağımız bu dosya hakkında muhalif partilerden beklentinin, bilgi edinmenin ötesinde önem taşıdığını söylemek isterim. İktidarın kadın örgütlerinin görüşlerini almadığı ve doğrudan kadın haklarıyla ilişkili bu konularda muhalefet partilerinin siyaseten inisiyatif alabilmesinin yolu kadın örgütleriyle işbirliğinden geçiyor. Yargı reformu paketinin parlamento sürecine ilişkin her aşamasında etkin işbirliği kötü sürprizlerle karşılaşmayı önlemek için gerekli.


Berrin Sönmez kimdir?

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi mezunu. Aynı üniversitede araştırma görevlisi olarak akademiye geçti. Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na giriş süreci üzerine yüksek lisans tezi yazdı. Halkevi ve kültürel dönüşüm konulu doktora tezini yarıda bırakarak akademiden ayrılıp öğretmenlik yaptı. Daha sonra tekrar akademiye dönerek okutman ve öğretim görevlisi unvanlarıyla lisans ve ön lisans programlarında inkılap tarihi ve kültür tarihi dersleri verdi. 28 Şubat sürecindeki akademik tasfiye ile üniversiteden uzaklaştırıldı. Dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağımlı yargısı, akademik kadroları “rektörün takdir yetkisine” bırakarak tasfiyeleri gerçekleştirdiği ve hak arama yolları yargı kararıyla tıkandığı için açıktan emekli oldu. Sırasıyla Maliye Bakanlığı, Ankara Üniversitesi, Milli Eğitim Bakanlığı ve Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde ortalama dört-beş yıl demir atarak çalışma hayatını tamamladı. Kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunucusu, feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI