Ne öldüren ne güldüren denge

Çarşamba, 18 Eylül, 2019
Önemli ölçüde işlevsizleşmiş AKP, sistem değişikliği ile kendini imha eden ilk siyasi parti oldu, son tasfiye dalgasıyla iyice tek sesli hale geldi. Buna karşılık Erdoğan’dan ibaret bir dava için teşkilat da taban da bir türlü motive edilemiyor.

Son günlerde AKP içinde başlayan hareketlilik üzerine fazlasıyla yorum yapılıyor. Bir süredir sönümlenmiş olan AKP kulisleri de yine canlandı. Kabine revizyonu iddiaları, “ürküten” araştırmalar, şikayetçi teşkilat söylentileri yeniden dolaşımda. Davutoğlu ve Babacan parti girişimlerinin biraz ittirmeyle de olsa hızlanmış görünmesi merakları kışkırtıyor. Tahminler, fazla erken araştırmalarla desteklenmeye çalışılıyor. “Çözülmenin” işaretleri dikkatle takip ediliyor. AKP için 17 yıldır çok alışık olunmayan bu hareketliliğin, ayarı kaçmış karşılıklı suçlamalarla devam eden hesaplaşmanın, pozisyon kapma mücadelelerinin getirebilecekleri ve olası yeni aritmetik üzerine hesaplar geliştiriliyor. Yıllarca hem iktidar hem muhalefet cephesindeki büyük çoğunluğun alıştırıldığı, epeyce ikna olunmuş “bir şey olmaz” düşüncesi, “acaba…” fikrine doğru hızla yol alıyor. Bu hareketliliğin durup dururken ortaya çıkmadığı daha çok konuşuluyor. “Hareketlenme varsa sonuç yakındır” düşüncesi taraftar topluyor.

AKP’deki -eğer varsa- çözülmenin, bu hareketlilik yanında –belki daha çok- önce başlayan, biraz daha derine giden ve giderek kronikleşen bir hareketsizlikle de ilişkisi var gibi görünüyor. Herkesi askıda bırakan uzun dengenin yoruculuğu, belki de bu alışılmadık hareketlilikten daha fazlasına gebe olabilir. Eğer yeni bir sonuç oluşacaksa, bu sonuçta güncel hareketlilikler ve -araştırmalarda teyit edildiği gibi- iktidar gündeminin hayli dışında biçimlenen memnuniyetsizlik başlıkları kadar, belirsizliği kalıcılaştıran bu durgunluğun önemli payı olacak.

Erdoğan iktidarı, siyasi alanı daraltarak, gündemi sıkıştırarak, sınırları hayli zorlayarak, kendini güvenceye alacak bir durgunluk iklimi yarattı. Uzunca bir süre de bunun avantajlarından yararlandı, yine uzun bir süre muhalefeti de buna dahil edebildi. Fakat iktidarın güvencesi olarak gündeme getirilen sistem değişikliğinin mahsulü ve ayrılmaz parçası olan bu durgun denge, önce bütün siyasi dinamizmi tüketti, ardından da rahatsızlık ve risk üretmeye başladı. Şimdi de başta iktidar olmak üzere geniş bir çevrede tatminsizlik yaratıyor. Resme bir bakalım:

Sistem değişikliği ile merkezi ve kişiselleştirilmiş iktidar en geniş yetkilere ve büyük bir sorumsuzluk kalkanına kavuşturuldu. Buna karşılık yönetim etkinliği, hızlı müdahale yeteneği ve “idari istikrar” sağlanamadı, sistem kendi hatalarını çözmeye çalışırken çarklar herkes için yavaşlıyor. Merkez Bankası dahil bütün ekonomik karar mekanizmaları emir komuta altına alındı, “yapısal reform” mızırdanmaları da, “demokrasi ihtiyacı iddiaları” da hayli cılızlaştırıldı. Buna karşılık iddia edilen “dengelenme”, herkesi rahatlatacak bir iyimserlik ve güveni bir türlü yaratılamıyor. Çok önce çıkmaza girmiş Suriye politikası, farklı önceliklerle hem ABD hem Rusya ile kapışma-çatışma yaşanmadan uzatılabiliyor, Erdoğan alanda kalabiliyor. Buna karşılık ne beklenen zaferin, ne de güvenli bir çıkış planının açık işareti gösterilemiyor. Yargıda tam kontrol sağlandı, mahkemeler siyasi intikam davalarının infaz bürolarına dönüştü. Buna karşılık hukukun “teferruat” sayılması herkese kabul ettirilemedi, taktik gereklerle de olsa mecburen “geç adalet” örnekleri kaçınılmazlaşıyor.

Laiklik, cinsiyet ayrımını azaltma çabaları hem fikren hem fiilen geriletildi, alanları daraltıldı, hatta ötekileştirildi. Buna karşılık dindarlık resmi mecburiyete dönüşmesine rağmen artmıyor geriliyor, İslamcılık ideolojik iddiasını kaybederek geri çekiliyor. Medyada iktidar kontrolü sınır tanımaz biçimde genişledi, hatta denetimden öteye geçilip doğrudan sahiplik aşamasına ulaştı. Buna karşılık iktidar kontrolündeki medyanın itibarı, izleyeni ve etkinliği dramatik biçimde azalıyor. Kültürel iktidar kurulamadığı gibi, bilgi kontrolü de sağlanamıyor. Zaten önemli ölçüde işlevsizleşmiş AKP, sistem değişikliği ile kendini imha eden ilk siyasi parti oldu, son tasfiye dalgasıyla iyice tek sesli hale geldi. Buna karşılık Erdoğan’dan ibaret bir dava için teşkilat da taban da bir türlü motive edilemiyor. Beş yıldır tekrar eden her seçimde milliyetçi-muhafazakar hezeyanları kışkırtarak sağlanan konsolidasyon, büyük oy kaymalarını durdurdu. Buna karşılık yavaşlatılan erime durmuyor, yüzde 50+1 güvencesi oluşturulamıyor. Kimse kendini güvende hissetmiyor. Kurulduğu andan itibaren ömrü ve siyasi etkileri üzerine spekülasyonlar yapılan ittifak “uyumlu” biçimde devam etti, hatta simbiyoza dönüştü. Buna karşılık alerjik reaksiyonlar azalmıyor, “ahenk” ancak liderlerin zoruyla sürdürülebiliyor.

Ne öldüren ne güldüren bu denge, iktidarın tutabildiği oyu –araştırmalar yüzeydeki hareketlilikle uyumlu bir oy kayması ölçmüyor- korumasını sağlasa bile, aldığı desteği ama daha önemlisi bu desteğin gerekçesini çok zayıflatmış durumda. Hem karşı karşıya oldukları sorunlar itibariyle, hem de beklentileri dolayısıyla, durgunluğa daha hızlı tepki veren kesimlerde, destek gevşemesi daha belirgin görülüyor. Son yerel seçimde metropoller ve genel olarak kentli, genç ve eğitimli oy gruplarındaki ortaya çıkan tablo, sadece kültürel reflekslerle açıklanabilir değil. Aynı kıpırdanmanın, ekonomik durgunluk açısından hakim sınıf klikleri arasındaki izlerini görmek, göstermek de mümkün. Buna karşılık iktidarın milliyetçi reflekslere abanan ve durgunluğa daha uyumlu (dayanıklı) kemik tabana sığınan –kayyım, HDP önündeki anneler gibi- hamleleri ise devam ediyor. Erdoğan-Bahçeli iktidarı sürdürdükleri beka stratejisiyle, oy tabanlarına, iktidar paydaşlarına, çıkar ortaklığı zeminindeki destek çemberlerine daha fazlasını da vaat edemiyorlar.

Bu tablonun bütününe, derindeki durgunluğa ve yüzeydeki hareketliliğe birlikte bakılınca, sahici bir değişiklik tartışması biraz genişliyor. Uzunca bir süre ekonomik kriz konjonktürünün kendiliğinden dramatik bir siyasal değişim yaratacağı beklendi. Bunun beklendiği ve iddia edildiği gibi olmayacağı hem yaşanan seçimlerde görüldü, hem de yapılan araştırmalarla teyit ediliyor. İktidar açısından –onların da umduğu gibi- ekonomik krize bağlı memnuniyetsizlik hasarı bir doyma noktasına ulaşmış gibi. (Elbette uzayan kriz etkilerinin hala bir genişleme payı var) Şimdi iktidar çevrelerinde ortaya çıkan hareketlilik için de, benzer beklentiler devrede. Bu siyasi çalkalanmanın bir çözülmenin başlangıcı hatta finali olabileceği iddia ediliyor ve bunun da kendiliğinden olması bekleniyor. Oysa biraz daha etkili bir siyasi hareketlilik için, iktidar tabanı dahil hayli geniş bir çevrede destek bulabilecek sistem –ve bağlı olarak anayasa- tartışmaları sanıldığından çok daha elverişli olabilir. Ancak her durumda hareket üretebilme kabiliyeti göstermek, hareketlilik içinde olmaktan daha etkili olacak.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI