Hem güzelliğine bakın, hem de sözünü dinleyin

Pazartesi, 16 Eylül, 2019
İklim değişikliği ve dünyanın başına gelenlere dikkat çeken ‘Yedinci Kıta’ başlıklı 16'ncı İstanbul Bienali, seyretmesi güzel video ve enstalasyonları, doğaya adanmış işleri kadar bizi ‘androposen çağı’ üstüne düşünmeye davet etmesiyle de ilgi çekici.

Yedinci Kıta başlığının içerdiği anlamlar bir yana, 16’ncı İstanbul Bienali’ndeki işler bütünüyle iklim değişikliği ve ekolojiye adanmış, doğrudan bu meseleleri ele alan sanat eserleri değil. Çoğunlukla insanlık kültürünü ve doğayı, mikro organizmalardan bitkilere, nesli tükenmiş türlere kainatın tüm canlılarını bize hatırlatan işlerle karşılaşıyoruz. Seçilen tema, ‘Yedinci Kıta’ bizi içinde bulunduğumuz dünyaya ve gidişata dair bir uyanışa davet ediyor. Esasen çok da farkında olmadığımız iki kavramı gündeme getirerek bile küratör Nicolas Bourriaud zihinsel ufkumuza müdahale ediyor.

Bienalin başlığı olan Yedinci Kıta, küratör Bourriaud’nun dile getirdiği ‘androposen çağı’nın dehşet verici sonuçlarından biri. ‘Androposen çağı’ bir jeolojik evre olarak dünyanın insanoğlu tarafından şekillendirildiği, içinde bulunduğumuz çağı adlandırıyor. Yerkürenin tüm kaynaklarını sonsuz bir iştahla kullanan, çoğalıp her yeri kaplayan insanoğluna bağlı olarak kirlenen ve değişen atmosfer, artan ısı, eriyen buzullar, yükselen sular, artan seller, azalan ormanlar ve bir katman olarak yerküreyi saran plastikten, nükleer atıklara insan yapımı kalıntılar… ‘Yedinci kıta’ ise bütün bu kabuslar içinde az bilinen ama varlığı son derece anlamlı olan bir olgu. Okyanuslarda yüzen, kıta büyüklüğünde bir plastik adası. Evet, bilim adamları zamanla bir araya gelip suyun altında jel kıvamında çıplak gözle fark edilemeyen ama gittikçe büyüyen bu kütlenin yıllardır farkında. Okyanuslardaki canlı varlığını da tehdit eden, tamamen insan yapımı bir dehşet kütlesi… Hepimizin diline pelesenk olan ama aslında bize nasıl bir dünya sunduğunun galiba farkında olmadığımız iklim değişikliği gibi yeryüzüne çektirdiğimiz eziyetin sonuçlarından biri.

İklim değişikliği insanlık kültürünü geri dönülmez bir şekilde değiştirecek, belki de türümüzün varlığını tehdit edecek. Dolayısıyla bundan sonraki nesillerin tek ve en önemli konusu olacak bu dehşeti düşünmek ve insanlar kadar hatta onlardan da çok bunun mağduru olacak diğer türleri anlamak için Bienal iyi bir fırsat sunuyor. Tüm bu fikirleri Resim Heykel Müzesi’nde geniş bir yer ayrılan Feral Atlas Collective’in hazırladığı bölüm, hem de güzel şiirler, video ve resimlerle iyi anlatıyor. Adeta temanın gerekçelerini bize özetliyor.

MİMARLIK LUNAPARKI

Ana mekan diyebileceğimiz Resim Heykel Müzesi’nde çok sayıda video ve enstalasyon var. Bir sanatçının farklı büyüklüklerde çok sayıda iş donattığı odalardan çokça var. İçlerinde sanırım en ilginci Güneş Terkol ve Güçlü Öztekin’in imzasını taşıyor. Diğeri ise Simon Fujiwara’nın günümüzün mimarlık düşkünlüğü ile dalgasını geçtiği ‘Dünya Çok Küçük’ü… Mimari tasarımları birer lunapark eğlenceliğine dönüştüren bu işin, yine mimari özellikleri için merakla takip ettiğimiz ve bayıla bayıla gezdiğimiz Resim Heykel Müzesi’nde yer alması ise pek anlamlı…

Doğa sadece resimler ve videolarda değil, kuru yaprak kokuları, zambak kokuları arasında gezdiğiniz salonlarda bizzat yaşıyor, karşınıza çıkıyor. Farklı kültürlerden, insanın doğayla kurduğu unutulmuş ilişkilerden ya da kentsel dönüşüm gibi günümüz meselelerinden söz eden çok sayıda Uzakdoğulu ve Afrikalı sanatçı var. Bunların içinde beni en çok çekenlerden biri Tayvan’dan… bizim Sulukule’ye benzeyen bir kentsel dönüşümü anlatan En Man Chang’ın, teşhiri de çok güzel ve etkileyici olan video enstalasyonu ‘Temelsiz Toprak’. Diğeri ise belki de basitliğiyle etkili olan, sözünü hiç dolandırmayan Afrika kökenli sanatçı Radcliffe Bailey’in siyahi köleleri taşıyan gemi parçası.

Sergide evet çok sayıda video vardı. İzlemesi dikkat ve zaman isteyen videolar, çağdaş sanatın zorlu bir alanı, ama bol video her bienal için normal, çünkü günümüzün en gözde malzemesi, sanat yapma biçimi bu. 16’ncı Bienal’deki pek çok güzel video içinde en beğendiğim film Mika Rotenberg’in komik, ritmik, estetik işi, formların değişimini, teknoloji-doğa ve insanı ele alan şahane ‘Spagetti Blok Zinciri’ oldu.

Sergide pek çok ‘güzel’ resim, heykel, enstalasyon vardı. Şiirsel, estetik, belli bir zenaat ve emekle yapılmış, özgün bir fikir içeren, bakması karşılaşması ‘güzel’ işler… Bunlar arasında Jeniffer Tee’nin resimleri, Müge Yılmaz’ın ‘On Bir Güneş’ adlı yerleştirmesi, Turiye Magadlella’nın kadın çorabı mağarası, Sanam Khatibi’nin Pera Müzesi’ndeki resmi, Suzanne Husky’nin duvar halısı aklımda kalanlar…

Güzel resimler ve enstalasyonlar bakımından Pera Müzesi de son derece vaatkar. Burası hayali dünyalara ve büyük anlatılara ayrılmış diyebiliriz. Tabii bienalin teması, iklim değişikliği ve dünyanın geleceği olunca ütopyaların, distopya ve hayali dünyaların da kapıları aralanıyor. Bu aralıktan geçen, büyük çaplı işler Pera Müzesi’nin katlarına dağılmış. Norman Daly, yarım asır üstünde çalıştığı hayali uygarlık Llhuros’un hayali eserlerini bir arkeoloji müzesi atmosferinde bizimle buluşturuyor. Müzelere duyduğumuz tutkuyu ve tarih saplantımızı hedefleyen bu iş özellikle ihtiva ettiği emekle takdire değer. Hayal ürünü bir alemin resimli ansiklopedisini hazırlayan Luigi Serafini’nin muhayyilesi ve sabrı ve becerisi de öyle… Heykellerini suya gömüp midye ile kaplamasıyla tanınan Simon Starling’in İstanbul için yaptığı midye kaplı maske ile birlikte bu işlerin tümü, aslında sanatta çokça yapılan bu nedenle belki de artık şaşırtıcılığı kalmayıp etkisini yitiren bir tarzın devamı gibi. Damien Hirst’ün 2017’de Venedik’te de sergilenen devasa midye kaplı heykellerle (Treasures from the Wreck of The Unbelievable) büyük bir şova dönüştürüp tüm sürprizini emip bitirdiği bir tarz… Charles Avery’nin kendi hayal dünyasında kurduğu ‘Ada’ ise ilk bakışta benzer bir tarzda gibi görünse de güzel resimleri, felsefeden gücünü alan meselesi ve en çok da camdan deniz mahlukatlarıyla kurduğu balık pazarının kendine özgü atmosferi sayesinde farklı bir yerde duruyor. Hatta benim için Bienal’in en güzel işleri arasında yerini alıyor.

RESİM HEYKEL MÜZESİ İLE İLK BULUŞMA

16’ncı İstanbul Bienali’nin İstanbul sanat izleyicisine bir hediyesi de Resim Heykel Müzesi’nin yeni binasıyla buluşma fırsatı sunması oldu. Bir zamanlar en güzel sergilere mekan olmuş 5 nolu Antrepo, uzunca bir süredir cadde tarafındaki Denizcilik İşletmeleri ofisleriyle birlikte, bir müze binasına dönüşüyordu. Mimar Emre Arolat’ın projesini yaptığı bina tamamlandı. Türk sanat tarihini simgeleyen koleksiyonuyla birlikte müze, 2020’de açılacak. Nasıl bir müze olacağını hala merakla bekliyoruz. Ama gördük ki güzel bir binası olacak. Eski antrepo binası tipik bir modern müze yapısına dönüşmüş. Eskisine benzer biçimde korunan girişi, yarım asır önceki modernist mimari dokuyu yaşatacak. Benzer bir duygu, gri rengin hakim olduğu içeride de devam ediyor. Konteynırlardan ilham alan sergi odaları, rampaları, yüksek sergi alanlarıyla büyük bir koleksiyonu ve daha fazlasını ağırlamaya hazır… Tabii Bienal’i gezenler, bu yeni müze binası kadar etrafında sürüp giden inşaattan da gözünü alamıyor. Galataport ve İstanbul Modern inşaatları, gözünüzün dışarı kaydığı her an sizinle. Bu durum, inşaatın damgasını vurduğu çağda düzenlenen bir bienal için, olması gereken bir şey belki de…

Resim Heykel Müzesi’nin yeni binası


İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından düzenlenen İstanbul Bienali, sponsor Koç Holding’in katkısıyla ücretsiz gezilebilir. (Girmek için internet sitesinden kayıt yaptırmanız gerekiyor, önceden yapmak avantajlı…) Küratörü, Fransız yazar ve akademisyen Nicolas Bourriaud. Fındıklı’daki MSGSÜ İstanbul Resim Heykel Müzesi binasında, Beyoğlu’nda Pera Müzesi’nde ve Büyükada’da çeşitli mekanlarda gerçekleşen Bienal 10 Kasım’a kadar açık kalacak.

YAZARIN DİĞER YAZILARI