'Ege’nin iki yakası'nı buluşturan şarkılar ve bir festival

Pazar, 15 Eylül, 2019
Söylenecek söz çok elbette ama gün, güzel şeylerden söz açma günü. “Ege’nin iki yakası”ndan söz etmişken, bu iki yakayı birleştirmek üzere yola çıkan bir oluşumu ıskalamak olmaz. Bu hafta bir vuslata tanık olacağız aslında: Yöresinde efsane olarak anılan Çeşme Festivali, 25 yıllık zorunlu bir aranın ardından geri dönüyor.

“Ege’nin iki yakası” dediğimizde aklımıza gelen, hayat veren bir denizin iki kıyısında yaşayan iki halk. Politikacıların sürekli nefreti körüklediğine, düşmanlığı ön plana çıkarttığına bakmayın, aslında halklar nezdinde kardeş iki ülkeden söz ediyorum. Kültüründen yemeklerine, alışkanlıklarından müziğine her şeyiyle aynı iki ülke. Şüphesiz farklılıklar var ama bu, insanları birbirinden uzaklaştırmıyor. İki halk, asırlar boyu birbirine yaklaştı, yaşanan onca acıya rağmen en ufak bir şeyde hep birbirinin yardımına koştu. Birlikte sevindik, birlikte üzüldük. Neşeli şarkıları iki farklı dilde ama aynı notalarla söyledik, sesimize ses kattık. Horonda buluştuk, zeybek ve sirtakiyi karşılıklı sevdik.

Yazdıklarını severek okuduğum Kavel Alpaslan, dün bu mecrada yayımlanan yazısında, Grup Yorum repertuvarında yer alan, farklı coğrafyalarda filizlenmiş şarkılardan bahis açıyordu. Bunlardan biri “karşı kıyı”nın sesini buraya taşıyan “Oğula Ağıt”. Teodorakis’in “O Levendis” adlı şarkısının Türkçe versiyonu bu. Bizim kuşak Grup Yorum’la duydu, onların sesinden bildi ama aslında eski bir şarkı bu… ‘70’li yılların sonuna doğru Türkçeleştirildi. Bir dönem Selda kayıt altına aldı, bir kasetinde bu şarkıya yer verdi ama halk karşısına ilk çıkışı, Timur Selçuk’un meşhur ODTÜ konseri. Sanatçı, piyanosunun başında, “katil oligarşi” ve “faşizme ölüm, halka hürriyet” sloganlarını müteakip şu sunuşu yapıyor: “Sevgili arkadaşlar, Yunanistan’da devrimci müzik konusunda en büyük öncülüğü yapmış olan Teodorakis’in bir marşını, Çiğdem Talu sözleriyle biz bugün sizlere ilk kez söyleyeceğiz…” Sonrasında, şarkı başlıyor. Oğlunu faşizme kurban veren bir annenin (ya da babanın) ağıdı bu. Grup Yorum, bir dizesini, biraz da dönem koşulları yüzünden yumuşatır ve “zulüm yılanı” diye söyler ama Çiğdem Talu’nun yazdığı sözler şöyle: “Kurşun değildi / Top tüfek değildi / Faşist yılanıydı / Boğan oğlumu…”

Karşı kıyıyla sadece sevinçlerimiz değil, acılarımız da ortak. Alpaslan, andığım yazıda Bandista’dan söz ediyor. Topluluk, 2009 yılının 12 Eylül günü dinleyicileriyle buluşturdukları albümleri “Paşanın Başucu Şarkıları”nın kapanışında yer alan “Yan Babilon”da şunları söylüyor: “İster polis olsun ister astinomia fon / Burda vurdu Ferhat’ı orda gitti Aleko’n / Lakin Atina’da bu kez işlemedi tiyatron / Bu sefer de sen yan, yan yan yan Babilon…” Ekip, şarkıyı şöyle tanıtıyor: “Babilon [Babil] kenti Tora ve Yeni Ahit ikonografisinde müesses nizamın, sürgünün, işkencenin, ticaretin, paranın ve ‘günahın’ içinde cisimleştiği bir tarife sahiptir ve ayrıca Rastafaryan harekette çürümeyi ve batı toplumunu simgeler. 80 darbesinin yarattığı toplumsal atmosfere ve sistemin kökenlerine dair göndermeler ve temelde devlet şiddetinin iki kurbanını Yunanistan aralık isyanı çerçevesinde anarak Babilon’un temellerinden sarsılıp yıkılmasına dair bir çağrıyı metin bloğunda sunan şarkı müzikal, vokal ve koral tercihleriyle Bandista’nın ‘ista’ icraları içinde bir ilk çalışmadır.” Alexis’ten Ferhat Gerçek’e, Berkin Elvan’a, Ali İsmail Korkmaz’a ve nicelerine uzanan köprü, şarkılar yapılırken unutulmamış.

Albümde bir buluşma daha var: Bandista, “Benim Annem Cumartesi” adlı şarkının sonunda, “Oğula Ağıt”a, ezgisiyle selam çakıyor. Bugünlerde anneleri ayıranlara, acılarını karşılaştıranlara, Cumartesi Anneleri’ni görmezden gelip başka annelerin yaşadıklarını politikaya alet edenlere inat “bir”leştiren, bize insan olduğumuzu hatırlatan şarkılardan biri bu. Güneydoğu’da dağa çıkan çocuğun annesinin çığlığını yıllardır her cumartesi buluşan, kaybolan çocuklarını arayan annelerle karşılaştırmak, birini ön plana çıkartmak abes. Bunu yapan, 14 yaşında öldürülen çocuğun annesini alanlarda yuhalatmıştı. Yazık ki bunu gördük. Bugün (sadece bu yüzden bile) samimiyetine inanmak güç.

 

Konuyu dağıtmayayım… Söylenecek söz çok elbette ama gün, güzel şeylerden söz açma günü. “Ege’nin iki yakası”ndan söz etmişken, bu iki yakayı birleştirmek üzere yola çıkan bir oluşumu ıskalamak olmaz. Bu hafta bir vuslata tanık olacağız aslında: Yöresinde efsane olarak anılan Çeşme Festivali, 25 yıllık zorunlu bir aranın ardından geri dönüyor. Çeşme Belediye Başkanı M. Ekrem Oran himayesinde gerçekleştirilecek festival, iki yakanın her şeyini sahneye taşıyacak. Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin sahneleyeceği “Zorba”nın coşkusu Hüsnü Şenlendirici’nin klarnetinden çıkacak nağmelerle şenlenecek, Yeni Türkü’nün şarkıları –ki iki yakayı bir araya getiren şarkılardır– Elefteria Arvanitaki’nin söyleyeceklerine karışacak. Café Aman ve Kırıka performansları da cabası! 18 Eylül’de başlayacak festival, 22 Eylül’de sona erecek. Etkinlikler sadece merkezde gerçekleşmeyecek, Çeşme civarına da yayılacak. Bir dönem Duran Duran’dan Patricia Kaas’a, Al Bano & Romina Power’dan Kylie Minogue’a pek çok yıldızı hayranlarıyla buluşturan, bünyesinde bir de uluslararası yarışma bulunan festival, yenilenmiş olarak yoluna devam ederken dönüşmüş, özüne dönmüş.

Festivali tanıtmak üzere düzenlenen basın toplantısında, Bülent Ecevit’in bir şiiri anılmış: Fikret Kızılok tarafından (“Olmasın Varsın” adıyla) bestelenen “Türk-Yunan Dostluk Şiiri”. Dizeleri, barışın simgesi: “aramızda bir mavi büyü / bir sıcak deniz / kıyılarında birbirinden güzel iki milletiz // bizimle dirilecek bir gün / Ege’nin altın çağı / yanıp yarının ateşinden / eskinin ocağı” Bülent Ecevit, şairliğiyle özel, siyasetiyle tartışmalı ama bugün, onun şair yanını anmak elzem zira gerekli olan şey, barış. Festival, bu anlamda önemli bir boşluğu dolduracak gibi duruyor.

Gidip yerinde görmeyi, bizzat şahit olmayı çok istiyorum. Umarım bir sonraki yazıyı bizzat oradan yazarım. Ben gidemesem de siz yolunuzu Çeşme’ye düşürün. Orada önümüzdeki haftanın ortasından itibaren güzel şeyler olacak, kayıtsız kalmayın.


Murat Meriç kimdir?

1972’de doğdu. Çanakkale ve İzmit’te okudu. Ankara’da kimya mühendisliği eğitimi alırken, dinlediği müziğin tarihine merak saldı ve oradan ilerledi. Kendini bildi bileli plak topluyor; okuyor, dinliyor, dinlediklerini yazıyor, sevdiklerini çalıyor. Kedi gibi meraklı. Rakı, roka, bamya, erik seviyor. İstanbul’da yaşıyor ama Ankaracı. 1996’da Müzük adlı dergiyi çıkartan ekipten. Sonrasında Roll mürettebatına katıldı. Mürekkep, Birikim, Milliyet Sanat, Virgül, Bant gibi dergilerde yazıları yayınlandı. Yeni Binyıl, Radikal ve BirGün'ün yazarlarındandı. Ankara’da Radyo Arkadaş’ın kuruluşuna katıldı ve pek çok radyoda programlar yaptı. Şu anda Açık Radyo'da, hafta içi her sabah Şarkılarla Memleket Tarihi adlı programı hazırlıyor ve sunuyor. Pek çok televizyon programının danışmanlığını yaptı, metnini yazdı. 2002 - 2003 yıllarında hazırlayarak sunduğu Kırkbeşlik adlı televizyon programı TRT’de yayımlandı. Kalan Müzik için bir Tülay German albümü (Burçak Tarlası 64 – 87, 2001) derledi, pek çok albüme yazar ve danışman olarak katkıda bulundu. Pop Dedik / Türkçe Sözlü Hafif Batı Müziği (İletişim Yayınları, 2006) ve 100 Şarkıda Memleket Tarihi (Ağaçkakan Yayınları, 2016) adlı iki kitabı, üzerinde çalıştığı pek çok projesi var. Üniversitelerde ve kültür merkezlerinde müzik tarihi üzerine seminerler verdi, veriyor. Düzenli olarak Gazete Duvar, Vatan Kitap ve Kafa’da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI