Cansu Çamlıbel
Cansu Çamlıbel

Trump’ın Türkiye limbosu

Perşembe, 12 Eylül, 2019
ABD Başkanı Donald Trump krizi öteleyerek kişisel sempatisini saklamadığı Erdoğan’a jest yapmaya çalışıyor olabilir. Hatta Türkiye’nin haksızlığa uğradığına samimiyetle inanıyor ve iyi niyetle çözüm bulmak istiyor da olabilir. Ancak sorun şu ki masasında duran CAATSA yasasının uygulanmasını geciktiriyor olması esasında Türkiye’yi daha fazla zora sokabilecek riskli bir yaklaşım.

Rus yapımı S-400 füze savunma sisteminin ilk parçalarının canlı televizyon yayınları eşliğinde Türkiye topraklarına yerleştirilmeye başlanmasının üzerinden tam olarak iki ay geçti. Beştepe’nin arka kanallardan sufle verdiği ABD Başkanı Donald Trump’ın siyasi manevraları, S-400’lerin Ankara ile Washington arasında akut bir krize dönmesini engelledi ve gerilimi zamana yaydı. Kimilerine göre Ankara Amerikan Kongresi’ni kendisine yine, yeniden ve hatta daha katmerli düşman etmekten imtina etmeyerek bir şey kaybetmemiş, ‘doğru at’ bildiği Başkan Trump’a oynayarak kazanmıştı. Neresinden tutsanız elde kalacak bir varsayım!

Öncelikle vurgulanması gereken en kritik nokta, ‘krizin az hasarla atlatıldığı’ söyleminin uzun zamandır sustalı medya üzerinden dolaşıma sokularak Türkiye halkına reva görülen yeni bir illüzyon denemesinden öteye geçemeyeceği. Daha düne kadar Türkiye’nin savunma mimarisinin önümüzdeki 50 senesi için yapılan stratejik planlamaların kalbinde yer alan F-35 uçaklarının kaybedilmiş olmasını tali bir kayıp olarak satabilmek ancak 2010’lar Türkiye’sine özgü post-truth (gerçek ötesi) iklimde mümkün olabilirdi.

Nitekim F-35’lerin yokluğunda Rus SU-35 uçağının Türkiye açısından sadece bir ara çözüm olabileceğini açıkça dile getiren iktidarın bu alandaki en önemli bürokratı Savunma Sanayii Başkanı İsmail Demir’in kendisi. Türkiye’nin F-35’ler gibi beşinci nesil savaş uçağı kategorisindeki SU-57 programına dahil edilmesi – ki teknik olarak yine Türkiye’de mevcut NATO sistemlerine entegre edilemeyecek olması nedeniyle F-35’in sağlayacağı avantajların gerisine düşecektir – Erdoğan ile Putin yarın el sıkışsa bile kim bilir kaç sene alacaktır.

Beştepe’nin son günlerde kendilerine anlatılanı sorgusuz sualsiz kamuoyuna iletmekle görevli bazı kalemlere ABD Başkanı Trump’a atıfla yazdırdığı ‘S-400’leri kutusundan çıkartmazsanız F-35’leri göndeririz. Bir de üzerine Patriot alırsınız’ sözlerine de derinlemesine bir bakmak gerekiyor. Bir kere Trump elbette bunu söylemiş olabilir. Bugüne kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmelerinde neler neler söylemedi ki?

ABD tarafından PKK’nin Suriye’deki kardeşi YPG’ye gönderilen ağır silahların gölgesinde 2017’de New York’ta Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantıları sırasında yaptıkları yüz yüze görüşmede ‘İlişkilerimiz hiç olmadığı kadar yakın’ diyen Trump’tı. Yaptıkları her görüşmede Washington’ın YPG’ye desteğinden yakınan Erdoğan’a artık bilmem kaçıncı telefon sırasında ‘Gerçekten mi, YPG terörist mi? Hemen Savunma Bakanıma söyleyeyim’ diyebilmiş olan da aynı Amerikan Başkanı’ydı. Erdoğan’ın Fırat’ın doğusu tehdidini yinelediği telefon konuşmalarından birinde ‘Geçenlerde Suriye’de Rusların 300 paralı askerini nasıl hakladığımızı gördünüz mü? Biz bu işte dünyanın en iyisiyiz’ gibi müfrit bir tehditle yanıt veren de yine oydu.

Bütün dünya biliyor; Trump her konuda her şeyi söyleyebilir ya da en olmadık hamlelere kalkışabilir. Sorun çözerek tarihe geçme hevesiyle ülkesini zenginleştirme hedefini buluşturabildiği dış politika dosyalarında pro-aktif bir tutum almayı seven tüccar bir Başkan. Dolayısıyla da Moskova’dan S-400 satın alarak ‘ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Yasası’ CAATSA’nın doğrudan hedefi haline gelen Türkiye’yi tez elden cezalandırmak yerine iki ülke arasındaki ticaret hacmini 100 milyar dolara çıkartma iddiasıyla Ticaret Bakanı Wilbur Ross’u kapsamlı bir ziyaret için bu hafta Ankara’ya göndermiş olması da açık yaraları sarmaya yetmeyecektir.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın S-400 tercihi nedeniyle Türkiye’nin F-35’lerle birlikte daha neler kaybedeceğini önümüzdeki aylarda yaşayarak öğreneceğiz. ABD Ticaret Bakanı Wilbur Ross, Ankara’da temaslarına başlarken Hazine Bakanı Steven Mnuchin Washington’da gazetecilere Türkiye’ye yönelik yaptırımları değerlendirmeye devam ettiklerini söylüyordu. Trump 28 Ağustos’ta Erdoğan’a (Beştepe kaynaklarına göre) S-400’lerin aktive edilmemesi durumunda Türkiye’nin F-35 programına geri alınabileceği mesajı verirken kendi Savunma Bakanı Esper aynı saatlerde Pentagon’daki basın toplantısında ‘Ya S-400’ler ya F-35’ler. Birisini garaja koyup ötekini kullanmak mümkün değil’ diyordu.

ABD Başkanı Donald Trump krizi öteleyerek kişisel sempatisini saklamadığı Erdoğan’a jest yapmaya çalışıyor olabilir. Hatta Türkiye’nin haksızlığa uğradığına samimiyetle inanıyor ve iyi niyetle çözüm bulmak istiyor da olabilir. Ancak sorun şu ki masasında duran CAATSA yasasının uygulanmasını geciktiriyor olması esasında Türkiye’yi daha fazla zora sokabilecek riskli bir yaklaşım. Birincisi, bu tutumuyla yeni bir dosyada daha Ankara’yı gereksiz umutlandırmış oluyor. Türk-Amerikan ilişkilerinin yakın tarihi umutların gereksiz yükseltildiği dönemlerin arkasından gelen derin hayal kırıklıkları ile dolu. İkincisi, Trump eylemsizliğiyle Erdoğan antipatisinin baskın olduğu Kongre’yi daha da kışkırtarak Türkiye’ye karşı daha sert yeni tasarıların Cumhuriyetçiler ile Demokratların ortak desteğiyle çıkarılmasına zemin hazırlıyor.

Trump uygulamayı öteledikçe CAATSA yasası Türk-Amerikan ilişkilerinin üzerinde Demokles’in kılıcı misali sallanmaya devam edecektir.

Şimdi yine önümüzde bir muhtemel Erdoğan-Trump randevusu ve yeni bir son tarih var. 23 Eylül haftasını her sene olduğu gibi BM Genel Kurulu toplantıları için New York’ta geçirecek olan Erdoğan’ın burada yüz yüze ikna etmeyi hedeflediği Trump’tan hem yaptırımları ötelemeye devam etmesini hem de Fırat’ın doğusunda Türkiye’nin gönlünde yatan 32 kilometrelik güvenli bölgeye izin vermesini talep edecek. Geçen sene bu zamanlar son tarihler, ültimatomlar veren taraf Washington’dı. Nitekim ültimatomların sebebi olan Amerikalı din adamı Pastör Andrew Brunson eylül sonundaki BM Genel Kurul toplantılarından yaklaşık iki hafta sonra serbest bırakılarak ABD’ye gönderilmişti.

Bu seneki bilek güreşinden hangi liderin skorla çıkacağını bugünden kestirmek zor. Türkiye’nin en kıymetli diplomatlarından emekli büyükelçi Uğur Ziyal’in 2003’te ABD ile tezkere müzakerelerinin kritik bir aşamasında içerideki durumu özetlemek için biz gazetecilere söylediği gibi; her şey limbo*!

*Limbo: Trinidad’dan dünyaya yayılmış bir dans türü. Dans eden kişi geriye doğru eğilerek yere paralel tutulan ve gittikçe alçaltılan çubuğun altından geçmeye çalışır. İngilizcede bocalanan, arafta kalınan ya da muallakta olan durumlar için kullanılır.

 


Cansu Çamlıbel kimdir?

Ortadoğu Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünden mezundur. Yüksek lisansını Britanya’daki Cardiff Üniversitesi’nde Uluslararası Gazetecilik bölümünde yaptı. 2002 tarihli master tezi ‘Türk medyası ve oto-sansür sorunsalı’ başlığını taşıyor. NTV’de diplomasi muhabirliği ve 2005-2008 yılları arasında Brüksel muhabirliği yaptı. 2008 yılından 2019 Şubat’ına kadar Hürriyet ve Hürriyet Daily News gazetelerinde muhabirlik, haber müdürlüğü, yazı işleri müdürlüğü, köşe yazarlığı gibi pek çok farklı görevde bulundu. Yaklaşık beş sene boyunca ‘Yüz Yüze Pazartesi’ köşesinde Hürriyet’in haftalık siyasi röportajları ona emanetti. Son olarak Nisan 2017-Şubat 2019 döneminde Hürriyet’in Washington Temsilcisi olarak görev yaptı. 2015-2016 döneminde ABD’deki Harvard Üniversitesi’nin prestijli Nieman Bursu’nu kazandı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI