AYM: Tedbir kararının uygulanmayışı hak ihlali

Perşembe, 12 Eylül, 2019
Gerçek anlamda kadına yönelik şiddetle mücadele edildiğini söyleyebilmek için ilkin koruyucu ve önleyici tedbir kararlarının uygulanması gerektiği çok açıktı. Her zaman yazar, çizerdik bu gerçeği. Şimdi AYM kararı hem haklı olduğumuzu ortaya koymuş hem de yargı organlarıyla idareyi bu görevlerini anayasa ve yasaların öngördüğü biçimde yerine getirmeye zorlamış oldu.

Kadına yönelik şiddet haberlerinin, Emine Bulut’un öldürülüşü gibi vahşi cinayetlerle toplumsal infiale yol açtığı ağustos ayı raporu hayli feci. Erkek şiddetini, cinsel suçlar ve cinayet boyutlarıyla her ay raporlaştıran Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu basın bülteni titizlikle incelenmeyi hak ediyor. Ağustos ayında ataerki cinayetleriyle yaşamdan koparılan kırk dokuz (49) kadın, istatistiklerde herhangi bir sayı olarak algılanmamalı. Her birinin ismi, yaşamından minik bir kesit niteliğinde uğratıldığı şiddete dair basından derlenen ve kadın örgütleri dayanışmasıyla ulaşılan bilgiler yer alıyor raporda. Ve raporu incelerken önleyici ve koruyucu tedbir kararlarının uygulanmasına ilişkin siyasi irade eksikliğiyle kolluk isteksizliğinin hayati tehdit oluşturduğu anlaşılıyor derhal.

ŞİDDETLE MÜCADELEDE TEDBİR KARARLARININ ÖNEMİ

6284 sayılı şiddet yasası ve İstanbul Sözleşmesi’yle ön görülen tedbir kararları, gerektiği biçimde uygulanmadığı için “ölmek istemiyorum” haykırışıyla can veriyor kadınlar. Ancak ataerkil zihniyetin gönüllü taşıyıcısı olan kadın ve erkekler bu sese sağır. Kadın olsun erkek olsun ataerkil kafalar en çok, yasa ve sözleşmedeki koruyucu ve önleyici tedbir kararlarını hedef alarak, iktidar üzerinde bu maddeler gerekçesiyle baskı kuruyorlar.

İstanbul Emniyet Müdürü Dr. Mustafa Çalışkan da ataerki korosuna göz kırpar şekilde kaleme aldığı, “İstanbul’da ‘kadına şiddet’ ve ‘kadın cinayeti’ vakalarına yönelik, nicel-nitel bir inceleme” başlığıyla yayınladığı analizini tanıtırken tedbir kararlarını vurguladı. Yüz bin kadının koruma talep ettiğini belirterek bu talepleri uygulamanın mümkün olmadığını dile getirdi akademik araştırmasında. Ülkemizde içinde bulunduğumuz yıla gelinceye kadar devletin hiç veri paylaşmadığı düşünülünce hayli önemli bu çalışmalar. Fakat çokça da sorunlu…

Polis akademik analiz işini akademisyenlere, nitel/nicel inceleme işini kadın hareketine bırakıp sadece veri paylaşma görevini yerine getirse, erkek şiddetiyle mücadele kolaylaşır. Çünkü devlet veri sunmak yerine analize giriştiğinde kamuoyunu yönlendirici, gerçeği karartma eğilimindeki veri sunuş taktiği kullanıp devlet kayıtlarına güvensizliği pekiştiriyor. Nitekim Çalışkan’ın basına yansıyan ifadeleri, kadınların koruma tedbir kararı taleplerini “abartarak önemsizleştirme” yöntemi uyguladığı söylenebilir. Mealen “Başını kaşıyacak vakti kalmıyordu ki polis nasıl kadınları korusun”du, sözlerinin anlamı.

İSTANBUL’DA EMNİYETİN KÜRTAJ FİŞLEMESİ

Ancak kadınları şiddetten korumaya vakti olmayan İstanbul Emniyeti’nin, 10 Eylül Salı günü yayınlanan haberle, kadınlardaki çoklu yumurtalık kisti teşhisini sorgulamaya vakit ayırdığı anlaşıldı. İl Sağlık Müdürlüğüne gönderilen ivedi ve gizli ibareli yazıyla tüm hastanelerde polikistik over sendromu (POS) nedeniyle kürtaj olan 30-40 yaş aralığındaki kadınların listesi isteniyor. Ocak 2017 ve Mayıs 2019 tarihleri arasını kapsayacak bir buçuk yıllık liste talebiyle kadınlar fişleniyor. “Yasalara aykırı olmasına rağmen fiilen uygulanan kürtaj yasağını, bir adım daha öteye taşımak da emniyetin işi mi, kürtaj artık alenen suç mu sayılıyor?”, “Anılan yazıdaki zaman ve yaş aralıkları, periyodik olarak bu fişlemenin yapıldığı/yapılacağı anlamına mı geliyor?”, “Liste isteme yoluyla gerçekleşen kürtaj yaptırmış kadınları fişleme operasyonu sadece İstanbul’la mı sınırlı?” Bu ve benzeri daha pek çok soru önümüzdeki günlerde cevaplanmaya muhtaç. Normal şartlarda hukuk devleti kurumları, anayasa ve yasaya aykırılığı açık bu talebi geri çevirir. İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü de kamu ve özel hastanelerde böylesi çoklu hak ihlaliyle anayasa ve yasanın çiğnenmesi suçuna ortak olmaktan kaçınıp, cevaplamayı reddeder. Hatta güçlü toplumsal tepkiye kulak vererek emniyet talebini geri çeker. Normal şartlarda, hukuk devletinde…

EMNİYET TALEBİNE TEPKİLER

İlk tepkilerden birisi İstanbul Barosu’nun yaptığı suç duyurusuydu. Özel hayatın gizliliği ve kişisel verilerin korunması kanunu uyarınca kişisel bilgilerin verilmesinin suç olduğu belirtildi. Anayasal ve yasal haklar işaret edilerek İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunuldu.

HDP Milletvekili Filiz Kerestecioğlu hızla soru önergesi hazırlayıp Twitter hesabından duyurdu. “Özel hayatın, kişisel verilerin ve sağlık verilerinin gizliliği ile kadınların hasta hakları ihlal ediliyor! İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü, İl Sağlık Müdürlüğünden 30-40 yaş aralığında ‘polikistik over sendromu’ olup, kürtaj yaptıran kadınların listesini istedi!” sözleriyle paylaştı. “Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’a sorduk: FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne üye olma, rüşvet ve Cumhurbaşkanı ile devlet büyüklerine hakaret konuları ile polikistik over sendromu olup kürtaj yaptıran kadınların nasıl bir ilişkisi olabilir? Söz konusu soruşturmalar bu kez de kadınların “fişlenmesi” için mi bahane edilmektedir?”

Türk Tabipleri Birliği de “Sınırsız sağlık bilgisi talep edilemez binlerce kadının özel bilgileri masaya verilemez!” başlıklı basın açıklamasıyla itirazını yükseltti.

BAŞSAVCILIKTAN JET YANIT

Tepkiler üzerine açıklama yapmak zorunda kalan İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın cevabı ise evlere şenlikti. Anılan soruşturma kapsamında, kimlik bilgilerini gizleyen bir ihbarcıya ulaşmak için istenmiş tüm bu sağlık bilgileri. Acı acı gülümsetip “savcı hukuku bilmiyor mu?” dedirten hak ihlali, son yılların modasına dönüşen eski hastalık yüzündenmiş. Emniyet jurnalciyi arıyormuş meğer. Neyse gülmeyi ya da ağlamayı seçmek yerine Fuat Oktay’ın, Filiz Kerestecioğlu’na gecikmeden vermesi gereken cevabın daha ciddi olmasını umalım. Talep yazısına dayanarak İl Sağlık Müdürlüğü, hastanelerden 13 Eylül’e kadar listeleri bekliyor. Zaman yok. Dolayısıyla tepkileri çeşitlendirip güçlendirerek soruşturma bahaneli Emniyet talebini geri çektirmeye çalışmak tek çıkar yol gibi.

ANAYASA MAHKEMESİ HAK İHLALİ KARARI

Bugün yazımın asıl konusunu teşkil edecek olan Anayasa Mahkemesi kararına nihayet gelebildim. Yargıya, kamu kurum ve görevlilerine kötü haber ama şiddete uğratılan kadınlara müjde niteliği taşıyor AYM kararı. Yukarıdaki kötü haber gibi bu iyi haber de salı günü yayınlandı. 10 Eylül 2019 tarih ve 30884 Sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Anayasa Mahkemesi kararı, kişisel başvuru hakkı kapsamında verilmiş. Başvurucunun, yasanın gerektirdiği koruma tedbir kararı çerçevesinde, can güvenliği gerekçesiyle yaptığı, iş yeri değişiklik talebini uygulamayan aile mahkemesi ile Milli Eğitim Bakanlığı’nın hak ihlalinde bulunduğu tespit ediliyor kararla.

Başvuru sadece koruma tedbir kararları arasında yer alan iş yeri değişiklik talebinin uygulanmamasıyla ilişkili. Avukatların genel görüşünce en zor alınan tedbir kararlarından birisi, iş yeri değişikliği. Yasa ve sözleşmenin uygulanmasındaki sorunları göstermesi, yargı ve kamunun, şiddetle mücadele zincirindeki zayıf halka konumunu ve zafiyetin kökenini açığa çıkarması bakımından çok önemli. Aynı zamanda bundan sonraki dava dosyalarına eklenerek, kadınların korunma talebiyle iş yeri değişikliğinin gerçekleşmesini sağlayacak yeni bir hukuki dayanağın elde edilişi. Anayasa Mahkemesi’ne kişisel başvuru hakkının, tüm diğer önleyici ve koruyucu tedbir kararlarının uygulanmaması halinde kullanılması gerektiğinin de göstergesi.

Yasal dayanakları son derece sağlam temel üzerine oturtulmuş kapsamlı bir başvuru dosyası karşılığında Anayasa Mahkemesi’nin de hükmünü çok kapsamlı şekilde gerekçelendirdiğini görüyoruz. En başta anayasanın eşitlik ve maddi manevi varlığın korunması haklarını düzenleyen maddeleri sayılıyor. İstanbul Sözleşmesi ve ardından 6284 sayılı şiddet yasasıyla bu yasaya ilişkin yönetmeliğin ilgili maddeleri sıralanıyor karar metninde. Ayrıca Devlet Memurları Kanunu’ndaki can güvenliğine dayalı tayin talebini düzenleyen maddeye atıf yapılıyor. Bu maddeler uyarınca da başvurucunun iş yeri değişikliği talebinin, idari işlem sayılarak aile mahkemesince reddedilmesini hak ihlali olarak hükme bağlıyor. Aynı zamanda başvurucunun talebi doğrultusunda kamuya açık belgelerde kimliğinin gizli tutulmasını da içeriyor, hüküm. Hak ihlalinin giderilmesinden, hem ilgili aile mahkemesi hem Milli Eğitim Bakanlığı sorumlu tutuluyor. Yine başvurucu talebi doğrultusunda hak ihlalini gidermekle yükümlü tutulan ilk derece mahkemesi ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın yol açtığı ihlal nedeniyle Hazine’nin, manevi tazminat ödemesine de hükmediliyor.

Gerçek anlamda kadına yönelik şiddetle mücadele edildiğini söyleyebilmek için ilkin koruyucu ve önleyici tedbir kararlarının uygulanması gerektiği çok açıktı. Her zaman yazar, çizerdik bu gerçeği. Şimdi AYM kararı hem haklı olduğumuzu ortaya koymuş hem de yargı organlarıyla idareyi bu görevlerini anayasa ve yasaların öngördüğü biçimde yerine getirmeye zorlamış oldu. Kadınlar artık şiddetle mücadelede önleyici ve koruyucu tedbir kararlarının uygulanmasını sağlayacak çok önemli bir hukuki dayanağa daha sahip. Tedbir kararlarının yuva yıktığını söyleyen kadın düşmanlarına da iyi bir cevap gelmiş oldu bu kararla. Erdoğan İstanbul Sözleşmesi “nas değil” sözüyle göz kırpmıştı, kadın karşıtlarına ama şimdi sözleşme maddelerini uygulamayan kamu, tazminat ödemeye mahkum. Daha ne olsun deyip bitirmek gerekir fakat aynı gün gelen bir başka iyi haberi daha paylaşmadan geçemeyeceğim.

Uzun zamandır kadına yönelik şiddet ve ataerki cinayeti davalarında ağır ceza mahkemeleri, kadın örgütlerinin müdahillik taleplerini peşinen reddetmeyi alışkanlık haline getirmişti. Ancak Mersin Barosu Kadın Hakları Merkezi ve Mersin bağımsız kadın örgütlerinin Kübra Öğretmen davasında talep ettikleri müdahillik başvurusunun mahkemece kabul edildiğini, yine 10 Eylül Salı günü memnuniyetle öğrendik. Gerek AYM kararının çıkmasını sağlayan etkili başvuru dosyasını hazırlayan avukat arkadaşımıza gerekse Mersinli kadınların sergilediği dayanışmaya minnet ve hakkını aramaktan vazgeçmediği için haklarına kavuşarak bütün kadınlara da yeni bir fırsat sunmuş olan başvurucu kadın arkadaşımıza selam ve sevgiler. Kararın tadını çıkarır ve şiddetten kurtulmuş olarak huzur ve güvenle yaşar umarım.


Berrin Sönmez kimdir?

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi mezunu. Aynı üniversitede araştırma görevlisi olarak akademiye geçti. Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na giriş süreci üzerine yüksek lisans tezi yazdı. Halkevi ve kültürel dönüşüm konulu doktora tezini yarıda bırakarak akademiden ayrılıp öğretmenlik yaptı. Daha sonra tekrar akademiye dönerek okutman ve öğretim görevlisi unvanlarıyla lisans ve ön lisans programlarında inkılap tarihi ve kültür tarihi dersleri verdi. 28 Şubat sürecindeki akademik tasfiye ile üniversiteden uzaklaştırıldı. Dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağımlı yargısı, akademik kadroları “rektörün takdir yetkisine” bırakarak tasfiyeleri gerçekleştirdiği ve hak arama yolları yargı kararıyla tıkandığı için açıktan emekli oldu. Sırasıyla Maliye Bakanlığı, Ankara Üniversitesi, Milli Eğitim Bakanlığı ve Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde ortalama dört-beş yıl demir atarak çalışma hayatını tamamladı. Kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunucusu, feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI