Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

Bourriaud'nun çıraklarıyla Galata kaçamağı

Pazar, 8 Eylül, 2019
İstanbul Bienali'yle 'yoğun, akıcı' sanat trafiğinde, içinden Türkiye, mizah, gizem, dönüşüm, teknoloji ve dostluk geçiren 'Pas-Geç' isimli sergide, küratör Nicolas Bourriaud'nun Fransa Montpellier'deki yüksek sanat okulundan altı genç sanatçı buluşacak. 18 Eylül'de Galata Galeri Bu'da açılacak etkinlik, Hindistan ve İtalya'dan sonra Türkiye'de sonuçlanarak kitaplaşacak.

Fırçasının bir ucu Fransa, paleti ise Meksikalı ressam Frida Kahlo’nun acı biberli, yer yer oto-portreli dobralığına değen, adını daha önce de andığım ressam Nihal Martlı‘yı hatırlarsınız. Kendisi geçen haftalarda bir gün, beni yokladı. Bu sefer, heyecanla bir grup uluslararası sanatçıyla bizi buluşturma önerisinde bulunuyordu.

​İçinden, gittikçe yaklaşan 16’ncı Uluslararası İstanbul Bienali‘nin küratörü, ‘ilişkisel estetik’ ve ‘post-prodüksiyon’ kavram-çerçevelerinin – ve tabii kitaplarının – filozof ve küratörü Nicolas Bourriaud’nun da bir şekilde geçtiği bir ‘paralel evren’ – sergi projesiydi söz ettiği.

​Martlı, bir süredir başında Bourriaud’nun direktör sıfatı ile bulunduğu Montpellier Contemporary / Montpellier Yüksek Sanat Okulu – MO.CO. ekolü’nden yetişen sanatçılara, ‘Altıncı Mevsim’ (Saison 6) projelerinin İstanbul ayağı için moral ve lojistik destek veriyor. Ressam, bir süredir İstanbul Tarlabaşı’nda ikâmet eden sanatçılara da proje üretimleri adına kendi atölyesinin kapısını dahi açıyor. Keza Nihal Martlı’nın da eğitim ve üretim geçmişinde Fransa’nın yeri, haliyle mevcuttu. Bunu, sanatçının internet sayfasında da görmek mümkün.

​Bu arada MO.CO.’nun çok ilginç projelerinden birini de ‘Eser Oteli’ (Hotel des Collections) oluşturuyor. Bu çalışma, dünyada türlü özel veya kamusal sanat koleksiyonu depolarında neredeyse mahzun biçimde ‘korunan’ türlü sanat eserlerine ev sahipliği yaptırmak ve onlara ‘hava aldırıp, izleyiciyle buluşturmak’ fikri üzerine temellenmiş.

​​Bourriaud imzasıyla geliştirilen Saison 6 projesinin İstanbul’daki son halkası, bir havacılık tabiri olan ve acil durumlarda uçakların yaptığı bir önlem hareketi olan ‘Pas-Geç’ anlamını taşıyor. ‘Touch and Go’ isimli, aslında belki de ismiyle zıt, hiç de öyle ‘pas geçemeyeceğimiz’ tazelik ve çeşitlilikteki bu samimi sergi, 18 Eylül’de açılacak. Bu arada not düşelim; Saison 6, Fransa’da lisans eğitiminin üç, yüksek lisansın ise iki sene sürmesini takiben yaşanan deneyime referans için ‘Altıncı Devre/Mevsim’ olarak konulmuş bir isim.

.

​Fransız Enstitüsü’nün desteklediği Saison 6 eksenindeki sergiye eserleriyle katılan Nicolas Aguirre, Geoffrey Badel, Mona Young-eun Kim , Corentine Le Mestre, Quentin L’helgoualc’h ve Chloé Viton, şu sıralarda harıl harıl çalışmakla meşgul. Ekip, bir kolektif gibi yaşıyor ve üretiyor. Sergi, İstanbul Beyoğlu’nun tarihi Galata semtindeki Serdar-ı Ekrem Caddesi’nde hizmet veren Galeri Bu‘da izlenebilecek.

​Aslında, bu altılı bir süreden beri zaten bir arada seyahat ediyor. Yani İstanbul ilk durakları da değil… Yine, bu program bir açık çağrı ile hayata geçiyor. Ancak ekipten Geoffrey Badel, seçilen sanatçıların, esasen plastik sanatlar alanında birbirinden çok farklı üretimler yaptıkları için tercih edilmiş olabilecekleri ihtimalini de ‘pas geçmiyor’. Bittiğinde bir de kitaba dönüşecek Saison 6 projesi, akademik bir ‘yeterlilik’ deneyimi niteliğine karşılık geliyor. Sanatçılar, MO.CO. çıkışlı bu ‘rezidans’ vesilesiyle, bugüne kadar sırasıyla Kochi – Muziris Bienali (Hindistan, Kasım – Aralık 2018) ve Venedik Bienali’nin (İtalya, Nisan-Mayıs 2019) ardından bu kez de İstanbul’da üretip sergilemenin imkânını elde etmişler. Tecrübe ve üretim süreçlerini Instagram’da Saison_6 kaydı ile de dünyaya aktaran sanatçıların bu projedeki en önemli üretim ölçütlerinden biri ise, gittikleri coğrafyalardan aldıkları maddi ve manevî ilham ile, araştırma süreçleri.

​Birer ‘yaşam muhabiri’ gibi, merakla, çocukça bir bilinmezlik içinde oldukça sürprizli, birbirlerinden de etki ve yorum doğrultusunda hareket eden sanatçılar, gittikleri yerlere de hiçbir malzeme – nesne götürmeksizin ulaşarak, hem bölge ekonomisi hem de kültürel kimliğini deneyimleme olanağını yaşıyor. Öyle ki, söz gelimi gruptaki sanatçılardan, Karadeniz’e de gitmişliği bulunan Güney Koreli Kim, bu uğurda Türkiye’nin birçok bölgesine ‘su’ temalı projesi için yolculuk etmiş ve hatta projesi uğruna yaptığı uçuşlardan biri, İstanbul’daki serginin adına ilham kaynağı olmuş.

​Gelelim, sanatçıların yapıtlarına: Saison 6 grubundan Quentin L’helgoualc’h, fotoğraf, desen, heykel ve sinema gibi sanat pratikleri arasında, gerçeklik ve hayal algıları arasındaki ve ölçek ilişkileri ve uyuşmazlıklarının karşılaştırıldığı, tekrarlanan diyaloglardan oluşan işler geliştiriyor. Kendisi bu farklı yaratma süreçlerini ortaya koyarken bu formlar arasındaki sınırları yeniden düşünmeyi öneriyor. Sanatçı, fotoğraftaki bir elemanın bir heykele ya da bir heykeldeki çalışmanın fotoğrafa dönüşümü üzerine odaklanıyor.

​Quentin – sanatçılarla iletişimde bize büyük destek veren Martlı’nın Türkçesiyle ifade edersek – ‘manevî’ bir atölyede geçen’ bir videoyu İstanbul’da sergilemeye hazırlanıyor. Film bizi, bir ‘insansının’ sanatçının yaratım deneyimine kuşkular getirebildiği, ‘Promethean bir ilham perisinin mahremiyetine davet ediyor. Bu süreçte, İstanbul projesinin son halinde ilgili süreçleri de sergilemek, Quentin’in hedeflerinden biri olarak öne çıkıyor.

​Kendisi bu meyanda Man Ray veya Marcel Duchamp gibi sanat tarihsel figürlere de dolaylı olarak göndermede bulunuyor. L’helgoualc’h, yaptığımız görüşmede, bir sanat eserinin bitmiş hali ile, onun dönüşüm sürecini aynı anda sergilemekten memnun olduğunu belirterek şu andaki yapıtına henüz bir isim vermediğini, bunun da beklenmedik anlarda olduğunu belirtiyor. İstanbul’da yalnızca bir film gösteriminde bulunacağını söyleyen sanatçı, atölyesinde çektiği bu filmde, kendi üretimi olan bir yazılım ile üç boyutlu bir heykelin doğum sürecini ve sanatçısının hikâyesini yansıtacak.

​Yine, Nicolas Aguirre ise değiş – tokuş, kolektif bellek, anlam çıkarma ve düşünce aktarımı kavramları aracılığıyla ‘dönüştürmeyi’ sorguluyor. Bir ‘yemek tarifi’ gibi protokol kullanıyor. Aguirre matematiksel denklemler üzerine kurulmuş formların birleşiminden oluşan bir yerleştirme sergiliyor.

​​16’ncı yüzyılda yaratılmış turuncu havucun hikâyesi aracılığıyla, çağdaş sanatta yaratım sürecini sorgulamayı deniyor. Bu eserin detaylarını verirken, bir matematiksel formüle odaklandığını söyleyen Aguirre, bunu “Eşek=Sanatçı/Havuç=X” olarak dile getiriyor. Havuç ile sanatçı ve X ile eşeği ‘içler dışlar çarpımı’na tabi kılan Nicolas, bu formül projesinin ‘Eşek inatçı ve salaktır’ kanısına yaslandığını, ilerleyebilmek için ise sürekli bir havuca gereksinim duyduğunu belirtiyor.

​​Bu açıdan, formülünün ise, ‘Sanatçının ilerlemesini sağlayacak olan (havuç) nedir?’ sorusu üzerine eğildiğini vurgulayan Fransız genç sanatçı, bu formül ile ilgili olarak birçok yerleştirme ve performans ortaya koymuş. Bir keresinde bir eşek ile yürüyüş yapan Aguirre, daha sonra ise, Ekvator’da yaptığı bu yürüyüşün parkurunu, bir harita olarak değerlendirmiş ve kilim gibi dokumuş. Ardından Venedik’te havuca yoğunlaşan sanatçı, İstanbul’da da aynı yönteme başvurmuş. Aguirre son olarak, X’e, yani bu gizemli ve kara mizahla yüklü formülün yanıtına varabilmeyi umuyor.

​​Yine, turuncu havucun da tarihini araştıran Aguirre, bu sebzenin daha önce başka bir renkte iken, Hollanda’daki kraliyet üyeleri için beyaz ve kırmızı renkte iki farklı tip havucun karışımı ile yetiştirildiğine dikkat çekiyor. Sanatçı bu anlamda, İstanbul’da da yeni bir formül yazarak yeni bir formül oluşturduğunu, şu andaki projesinin ise bu havucun hikâyesini işlediğini, sergide de salt kilim değil, hikâyesini destekleyici başka çalışmalar da olacağını müjdeliyor.

​​Kartvizitinde hem sanatçı, hem de ‘hortlak araştırmacısı’ (!) yazılı Geoffrey Badel ise, para-normal ve büyü dünyasını yaklaşık 1,5 yıldır araştırıyor. Performans ve çizimlerinde, hayal gücünü ve düşüncelerini tetiklemek için alışılmadık mekânlara ve buraların hikâyeleri ile buluşmaya gidiyor. İşlerinde ‘perili’ kavramıyla uğraşıyor ve buna dair fragmanları iletmeye çalışıyor. Söz gelimi desenlerinde gezinen, belirip yok olan figürlerin ve kelimelerin aracılığıyla bunun peşine düşüyor.

​​Gittiği mekânın bütün hikâyesini yeniden gösterecek bir ‘mikro performans’ yapmanın gayesinde olduğundan söz eden Badel, gittiği keşif alanlarında gerek video gerekse fotoğraflarla belgeleme yoluna başvuruyor. Sanatçı, tüm dünyada perili olarak görülen yerlerin, genelde ya dinî okullar, ya da hapishane olarak kullanılan, ölümlerin yaşandığı yerler olduğuna dikkat çekiyor.

​Örneğin Hindistan’da, demiryolu istasyonunda çalıştığı bir mekânın eski bir depo olduğunu öğrenen Badel, bugünlerde Hint halkının o bölgede dönemin İngilizlerine ait hayaletler gördüklerini iddia ettiklerini aktarıyor. Yine, Venedik’te çalıştığı mekânın ise, ‘kötü şans’ getiren bir saray olduğuna dikkat çeken Geoffrey Badel, bu yapıyı satın alanların önce çok zengin olduğunu, akabinde hemen hayata veda ettiklerini dile getiriyor. Sanatçı bu noktada da İstanbul için halen ‘sürprizli ve gizemli’ bir tanıdık mekân için daha izin alma çabalarına devam ediyor.

​​Hazırlıksız olarak bu ‘şaibeli’ mekânlarda gezen, ancak gitmeden önce de bölgenin tarihi ve hikâyeleri üzerine birçok resmî ve gayri resmi bilgi edinmeyi de tercih eden sanatçı, sergide aynı zamanda boşlukta asılı olarak düzenlenmiş, Season 6 programındaki kolektif deneyimlerini yansıtan hayaletler gibi davranan altı sanatçının tuz ile kristalize edilmiş, altı tişörtünü barındıran bir yerleştirme de sergilemek üzere çalışmayı sürdürüyor.

​Öte yandan Mona Young-eun Kim,  İtalya ve Hindistan deneyimlerinin de etkisi ile şu an karşı karşıya geldiğimiz bazı çelişkili durumları daha derin araştırmak için sanal gerçeklik ve heykel gibi estetik araçları kullanıyor. Bunlar, yükselen ya da yokluğu çekilen su ya da deniz ve nehirlerde su yüzüne çıkan sonsuz plastik atıklar da olabiliyor. Bu ‘alegorik’ çalışma, içinde yaşadığımız çevre ve hayata dair diyaloğu öne çıkarıyor. Kim, projesi ve sanat anlayışında 360 derece kayıt yapabilen kameralar ve sanal gerçeklik teknolojisine başvuruyor. Tüm misafir sanatçı programlarında farklı bir aracı ve içeriği seçen sanatçı, Hindistan’da ‘aşk’ kavramını seçtiğini ve ‘Araç: Aşk’ projesiyle bunu sergilediğini paylaşıyor. Sanatçı, Venedik’te ise su ve güneş konularını seçtiğini, çünkü ironik olarak bu unsurların orada fazlasıyla bulunduğunu belirtiyor.

​Mona Young-eun Kim İstanbul’daki projesinde ise, yine ‘araç’ konusunda çalıştığını aktararak, sanal gerçeklik katkılı yapıtında yer verdiği ‘su’ meselesiyle ilgili olarak, İstanbul’da ve Türkiye’deki birçok çeşmeden akan suyun içilemez halde oluşuna dikkat çekiyor ve çok sayıda cam ya da pet şişe veya damacana su bulunduğunu vurguluyor. Çıktığı Anadolu seyahatinde kuraklıktan çok etkilendiğini belirten Kim, bu anlamda yaklaşan ve hatta Türkiye açısından oldukça detaylı, kaygı yüklü analizlere vesile olan ‘Ortadoğu su çatışması‘nın da projesi ekseninde dikkatini çektiğini dile getiriyor.

Chloé Viton ise, Hindistan’da başladığı Kozmik Çorba projesinin devamı olarak, evrenin yaratılışı teorisini magnezyuma adanmış üçüncü bölüm ile geliştiriyor. Birçok mitten, ruh eşliğinin tanrısı Janus ya da Japon erotik baskı resimlerinden ilham alarak içerisinde ikili bir karakterin evrimleştiği bir ses yerleştirmesi ve görsel bir alan yaratıyor. Bilimsel bir teoriye de yaslanan projesinde Viton, yaradılışın kaynağı sayılan evrensel elementleri çalışmasına ilham kaynağı olarak seçmiş. Bu altı element, aslen sonsuzluğa kadar gidebiliyor.

​Ancak Viton, bu sayıda karar kılmış ve örneğin Hindistan’da karbon elementi üzerine çalışmış ve her başlık için başka bir kostüm tasarımı yoluna da gitmiş; ayrıca sonsuzluğa, rüyalara da dayanan bu çalışma ve elementlere bir diğer örnek olarak, sanatçı yine Hint tanrısı İndra üzerinden, ışık üzerine yoğunlaştığını belirtiyor. Sanatçı, projesini birçok kaynağın bir karışımı olarak görüyor ve bu alanda da İtalya’da hidrojen elementi için çalıştığını, bunun da uzayda, evrende, yıldızlarda ve suda en çok bulunan element olduğunu kaydediyor. Viton, İstanbul için ise magnezyum elementinde karar kıldığını bizimle paylaşıyor. Seçtiği elementi çağrıştıran unsurlarla tamamen bir ‘ambiyans’ yaratan sanatçı, yapıtlarını gerek mikro gerekse makro olarak evrensel bir ritm içinde tutmaya özen gösteriyor.

​Son olarak, Corentine Le Mestre dikkatini, yeniden canlandırılmış biyolojik tabiata, kırsal dünyadaki evcilleştirilmiş doğadan hayvanat bahçesi dekorlarına, seralara ve doğal yaşam alanlarındaki diğer yapılanmalara yönlendiriyor. Galeri mekânındaki kısa videolar ve fotoğraf yerleştirmeleriyle yarattığı imajlar; doğayı taklit eden yapaylık prizması ve günümüz teknolojileri aracılığıyla yanlış anlaşılmaların ve mantıklı yorumların birbirine geçtiği, jestlerin ve alışkanlıkların evcilleştirildiği, tuhaf ekosistemlere dair bir okuma öneriyor.

​​Le Mestre, sergilediği imgelerin fotografik olmakla birlikte, donuk nesneler olmadıklarından söz ederek, sürekli bir dönüşümün yer aldığını aktarıyor. Sanatçı, her üç rezidans mıntıkasında da var olabilecek ‘göçebe bir imaj’ üzerine düşündüğünü aktararak, yapıtlarında imgeyi saklayan ‘file’ gibi unsurları da kullandığından bahsediyor. Sanatçının bu uğurda üretim biçimine verdiği isim de son derece sempatik: ‘Aynı imaja birçok şans verebilmek…’ Bu açıdan sanatçı, İstanbul’daki sergi için de, deneysel fotoğraf tecrübelerinden hareketle, arayış ve bekleme gibi birçok süreci kapsayan bir yapıtı sunmaya hazırlanıyor. Bu açıdan bir arıcı ile tanışan Le Mestre, fotoğrafçı olarak kendisinin çevre ile kurduğu ilişkinin ve arıcının da bu canlılarla kurduğu iletişimi yansıtacağını ama bunun da tam olarak fotoğraf olmayacağını, aynı zamanda yaşadığı karşılaşmaları da işleyeceğini belirtiyor.

​​İstanbul’un ‘yoğun, akıcı’ şu sanat trafiğinde, içinden bienal, Türkiye, mizah, gizem, dönüşüm ve dostluk geçiren Galeri Bu’daki paralel bu sergiyi, adına aldırış etmeyerek, hiç ‘pas geç’meyin. Keza genç sanatçılara, bu projelerinin, hocaları Bourriaud’nun ilişkisel estetik ve post-prodüksiyon teorilerine ne kadar denk geldiğini de sorduğumda, bunu kesinlikle reddetmiyor ve Hindistan ile İtalya’dan sonra İstanbul’da yaşadıkları bu sürecin kendileri adına da yaratıcı ve dönüştürücü olduğunun altını çiziyorlar.

YAZARIN DİĞER YAZILARI