Hakkı Yırtıcı
Hakkı Yırtıcı
  • hyirtici@gazeteduvar.com.tr

İmamoğlu'na Taksim ve Beyazıt meydanları için öneriler

Cuma, 6 Eylül, 2019
Meydanlar basit biçimsel peyzaj düzenlemelerinin ötesinde oradaki olayların tasarlanmasını da içerir. Hükümetin İBB’ye tavrı çok açık. Mümkün olduğunca elindeki imkanları kısıtlamaya çalışıyor. Peki bu durumda, insanların fikirlerini özgürce söyleyemediği bir kent nasıl mutlu olabilir?

Baştan söyleyeyim, İstanbul meydan yoksunu bir kent. Dünya kenti olma iddiasındaki İstanbul için büyük eksiklik bu. Mevcut meydanların ise ne kentin maddi – fiziksel varlığında ne de gündelik sosyal hayatında pek fazla yerleri var. Kentin merkezinde ya da çeperinde, Boğaz kıyılarında ya da iç kısımlarda, yıllardır var olan ya da hiç fark etmeksizin yeni meydanlar söz konusu olunca tek yapabildiğimiz tüm yüzeyine beton döküp, üstüne gelişigüzel beton saksıda ağaç, çiçek ve bank serpiştirmek.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu geçen hafta yerinde yaptığı incelemeler sonrasında, öncelik Taksim ve Beyazıt meydanlarına verilmek üzere İstanbul’un bu kronik sorununa çözüm getireceklerini söyledi. Beyazıt Meydanı, Turgut Cansever’in 1960’larda yarışma ile elde edilen ancak uygulaması yarım kalan projesine dayanılarak 5 – 6 ay içerisinde hızla yeniden düzenlenecek. Taksim Meydanı içinse davetli bir yarışma düşünülüyor. Projeler 3 – 4 ay içerisinde alınacak, halkın onayına sunulacak ve hemen uygulamaya geçilecek.

İmamoğlu’nun seçim öncesi söylediği “mutlu kent” yaratma projesini hızla hayata geçirmeye çalıştığı anlaşılıyor. Tabii ki meydanlar insanların gündelik hayatına çabucak değebilecek mekanların arasında ilk sıralarda. Fakat İstanbul’un onlarca yıldır sorunları çözülemeyen bu iki meydanının hemen çözüme kavuşması mümkün mü?

İstanbul, sorunlarının çözümü için önemli bir fırsat yakalamış görünüyor. Ancak bu yazıda ‘hemen’in içinde barındırdığı tehlikelere, ayrıca iktidar ile İBB arasındaki çatışmanın yarattığı sınır ve imkansızlıklara değinmek istiyorum.

Her iki meydan da Avrupa’daki örnekleri, mesela Paris’in meşhur Şanzelize Bulvarı’nın iki başını tutan Zafer Takı ve Concorde Meydanı ya da Londra’nın Trafalgar Meydanı’nın yanında oldukça küçük kalıyor. Zaten sorun basitçe bir irilik sorunu değil. Meydanlarımız bir dizi tarihsel, kültürel, ekonomik ve ideolojik nedenlerle bir türlü kent yaşamının parçası haline gelemiyorlar.

Temel sorun, Taksim ve Beyazıt meydanlarının birbirlerinden kopuk projeler olarak görülmeleri ama aynı programlar yüklenmeleri ve bir peyzaj çalışması olarak ele alınmaları. İstanbul zaten yamalı bohça görünümünde. Kente uzun zamandır herhangi bir plan yapılmadan, çoğu zaman ada hatta parsel bazında bakılıyor. Her proje aslında bir rant projesi. Büyük nazım imar planlarını geçtim, kente bölge ölçeğinde bile bakılmıyor.

TAKSİM VE BEYAZIT MEYDANLARI

Osmanlı tarafından 1453’de İstanbul fethedildiğinde kentin sur içi bölgesinde üç meydanı, Aksaray, Beyazıt ve Hipodrom (At Meydanı) meydanları bulunuyordu. Alttan üsten geçen yollar ile Aksaray, meydan niteliğini yitireli çok oldu. Dikili taşları ve arkeolojik buluntuları ile Hipodrom ise turistik bir gezi parkına dönüştü. Elimizde bir tek Roma’dan bugüne ulaşan Beyazıt Meydanı kalmış durumda.

Aksaray Meydanı

Ancak Beyazıt da bir türlü meydan olamadı. En son 1960’larda yarışma ile kazanılan Turgut Cansever’in projesi uygulanmaya çalışıldı. Ama halktan gelen tepkiler karşısında projenin sadece ilk etabı tamamlanabildi. O günden bugüne ise Cansever’in projesi sadece o anı çözen müdahalelerle sürekli bozuldu ve meydan bugünkü halini aldı.

Beyazıt Meydanı

İmamoğlu 60 yıl önceki projeye dayanarak yeni bir başlangıç yakalamayı umuyor. İşin kolay yanı, hazır bir proje ve bunun ünlü bir mimara ait olması. Meydan düzenlemesi en fazla altı ayda tamamlanacak. Ama bu aynı zamanda 60 yıl önceki eleştirileri de diriltmek anlamına gelebilir. Üstelik aradan geçen onca zaman projede muhakkak revizyon gerektirecektir. Projenin iki etaplı olduğu ve sadece ilk etabının tamamlandığını unutmamalı. Yeniden düzenlemenin süresine bakıldığında sadece ilk etaba odaklanıldığı anlaşılıyor. Yani yarım bir projenin hayata geçirilmesi düşünülüyor.

Beyazıt Meydanı

Beyazıt Meydanı zor bir meydan. Her iki yanını Beyazıt Camisi ve medresesinin duvarları sınırlıyor. Yedi metrelik (iki buçuk kat eder) bir kot farkı var. Bu kot farkının en üstünde İstanbul Üniversitesi giriş kapısı ve dümdüz uzayan duvarı, aşağısında ise Ordu Caddesi bulunuyor. Dönemin mimar ve siyasilerinin beklentisi, tıpkı Paris’te olduğu gibi meydanın temizlenmesi, anıt yapıların ortaya çıkarılması ve düz bir boşluk yaratılması yönündeydi.

Cansever ise bunun tam tersini düşünüyordu. Meydan, yedi metrelik kot farkından dolayı büyük bir boşluk olmaya müsait değildi. Mevcut yapılar sınırları muğlak bir meydan oluşturuyordu. Asıl sorun ise sınırların kapalı duvarlar tarafından belirlenmesi ve meydanı beslememeleri idi.

Projenin ilk etabı İstanbul Üniversitesi’nin kapısından başlayarak, istinat duvarları basamaklar yardımıyla Ordu Caddesi’ne inmeyi amaçlıyordu. İlk etap uygulandığında ortaya çıkan duvarlar ağır eleştiri aldı. Oysa ikinci etapta Cansever hem istinat hem de cami ve medrese duvarlarına eklenen küçük dükkanlar düşünmüştü. Böylelikle ortaya zengin kullanımlı, insanları çekecek bir meydan çıkacaktı.

Eğer sadece ilk etap uygulanırsa istinat duvarları tekrar ortaya çıkacak. Restorasyonları devam eden cami ve medreseler, bu iki anıtsal yapının ortaya çıkarılmasını amaçlıyor. Peki, o zaman biz altı ay gibi bir kısa sürede neyin projesini uygulamayı düşünüyoruz?

Gelelim Taksim Meydanı’na.

Taksim Meydanı Beyazıt Meydanı’ndan tümüyle farklı. Öncelikle sınırları net bir dikdörtgen ve kot farkı yok. Meydan, kuzeyi Gezi Parkı, batısı mahzen ile 90 metre uzunluğundaki sarnıç, doğusu yeni yapılacak ama henüz projesi belli olmayan AKM, güneyi ise The Marmara Oteli ve yanındaki küçük yapılar ile sınırlanıyor. Başta İstiklal Caddesi’nin yoğun yaya trafiği olmak üzere meydanı doğrudan besleyen beş cadde bulunuyor. Yani Beyazıt Meydanı’nın aksine Taksim büyük kalabalıkların toplanmasına çok açık.

Bir de meydanın kısaca geçmişine bakalım. Taksim Meydanı Cumhuriyet ile beraber bugünkü anlamını buldu. Meydan bir taraftan yeni ve modern Türkiye’nin Batı’ya dönük yüzü olurken, diğer taraftan yeni oluşan ulusu bir arada tutmak için milliyetçilik ve yurttaşlık bilincini yaymanın aracı idi. Cumhuriyet Anıtı, Taksim’e yapıldı. Modern Avrupa’nın kent içi gezinti parklarına öykünen “Gezi Parkı” Taksim’de açıldı. Opera, bale, klasik müzik gibi o zamana kadar İstanbul’a yabancı olan sanat dallarına ev sahipliği yapan AKM’nin yeri Taksim oldu. Özellikle 1950’lerden sonra yeni zenginlerin yani burjuvazinin eğlence, alışveriş ve kültürel mekanları yine Taksim ve etrafında yoğunlaştı.

Hiç kuşkusuz New York’un Times, Londra’nın Trafalgar, Paris’in Concorde ve Tokyo’nun Shibuya meydanları, bulundukları kentin ve ülkenin dünyaya açılan sahneleri ise, Taksim Meydanı da Türkiye’nin ve İstanbul’un sahnesi. Fakat dünya kenti olma iddiasındaki İstanbul’un sahnesi, şu ana kadar bir türlü benzerleri gibi olamadı. Tam aksine bir dizi toplumsal çatışmanın merkezine dönüştü. Meydanın, 1 Mayıs kutlamalarına bir açılıp beş kapanması, dünyada LGBTİ Onur Yürüyüşleri bir karnaval havasında geçerken bizde yasaklanması ve asıl, 2013’deki Gezi Direnişi esnasında meydanın tümünü kaplayan biber gazı bulutlarının görüntüsü halen tüm dünyanın aklında.

Zaten bu nedenle AKP iktidarının meydanlar ile arası pek hoş değil. Kentte yapılacak her tür gösteriyi denizden doldurma Yenikapı ve Maltepe miting alanlarına sürdü. Bu sayede toplumsal muhalefetin dar bir alana sıkışması, görünür olmaması ve diğer insanlara ulaşması engellenmeye çalışılıyor.

Taksim Meydanı’nın zaman – mekan örgütlenmesi oldukça değişken. Sadece 24 saatte, gündüz ve gece kullanımı bile çok farklı. Normal zamanda gezinme, vakit geçirme işlevi yüklenirken birden kalabalıkların mekanı olabiliyor. Tabii anıtlar, heykeller, yeni Taksim Camisi ve AKM’de yapılacak milli ve yerli etkinlikler ile devletin en görünür olduğu, ulusu (bugün ümmeti) bir idea çevresinde toplamaya yaradığını da unutmamalı. Tüm bu özellikleri meydana hem sivil hem politik bir nitelik kazandırıyor.
Bütün bu özellikleri bir araya geldiğinde, meydan basit bir peyzaj düzenlemesi ile sorunları çözülemeyecek, aynı zamanda da bu kadar küçük bir müdahale ile yetinilmemesi gereken çok değerli bir boşluk.

Taksim Meydanı

Meydan için davetli bir yarışma düzenleneceği, öneri projelerinin 3 – 4 ayda elde edilip, sonra halkın onayına sunulacağı söylendi. Tüm bunlar çok güzel şeyler. Ama daha önceki örneklerden biliyorum, iyi bir yarışma ve elde edilecek önerilerin kalitesini iyi hazırlanmış bir şartname belirler. Taksim gibi çok katmanlı sorunları olan bir alan için öncesinde tarihçilerden, sosyologlardan, kent planlamacılarından ve mimarlardan oluşan bir ekibin rapor hazırlaması ve buna dayanan bir şartname oluşturulması şart.

Şartname oluşturulma süresinin yarışma süresinden çok daha uzun olacağı açık.

İkinci itirazım, bugün çok yaygın olan ve süreci hızlandıran davetli yarışmaya. Davetli yarışmalar, büyük ve ünlü mimarlık ofislerinin tekeli demek. Oysa çok başarılı ofisler ve yetenekli genç mimarlar biliyorum. Eğer sürecin her aşamasında demokratik, şeffaf, eşitlikçi olunacaksa, ulusal bir yarışma açılması daha sağlıklı olur.
Yazının başlarında Taksim ve Beyazıt meydanlarının birbirlerinden kopuk ayrı projeler olarak ele alınmasını eleştirmiş ve bu iki meydana üst ölçekten bakılmasının gerekliliğini belirtmiştim.

Yazıyı yazmadan önce bölgenin güncel halini tanımak amacıyla Beyazıt’tan Taksim’e kadar yaklaşık yedi kilometrelik yolu yürüdüm. Şöyle bir düşünün, Beyazıt Meydanı, biraz ilerlediğinizde Çemberlitaş Meydanı, daha ileride Hipodrom ve Gülhane Parkı, Haliç’e ulaştığınızda meydan olamamış Eminönü boşluğu, Yeni Galata Köprüsü’nü geçince sağda hırdavatçıların gitmesiyle yeme içme, kültür sanat mekanları ile zenginleşen Karaköy, üşenmez Tünel’i kullanmak yerine yokuşu tırmanırsanız Galata Kulesi ve meydanı, sonrasında Tünel Meydanı, ardından İstiklal Caddesi’ne ritmini veren Galatasaray Meydanı ve en nihayetinde Taksim Meydanı. Dünyada eşi benzeri görülemeyecek muazzam bir aks. Bu aks aynı zamanda Cumhuriyet’in ilk yıllarında Cumhuriyet yürüyüşlerinin rotası. Yani daha en baştan birbirlerinden çok farklı bu iki meydan bir arada olduğu düşünülmüş.

Yürürken gördüklerim ise şöyle: Yol boyunca sadece belli bir coğrafyadan gelen turistlere yönelik olarak dondurmacılar, tatlıcılar, dudak uçurtan fiyatlarıyla kafe ve restoranlar, fason tekstil satan ve marka giyim mağazaları, oteller ve fast-food dükkanları bulunuyordu. İstiklal Caddesi’nde de durum çok farklı değil. Özellikle Gezi Direnişi’nden sonra bölge bilinçli olarak köhneleştirildi, yine aynı tatlıcılar ve dondurmacılar her yeri kapladı. Kira fiyatlarının artması nedeniyle de çoğu kitapçı, kültür ve sanat mekanı ve canlı müzik dinleyebileceğiniz eğlence mekanları kapandı.

.

Parsel bazında rant odaklı ve tek bir coğrafyaya yönelik dönüşüm çok tehlikeli. Modern dünyada hiçbir şey sabit değil. Koşullar değiştiğinde tüm bölgenin tekrar değişmesi gerekecektir. Oysa sıraladığım tüm mekanların (dondurma ve tatlıcılar dahil) sosyal bir proje kapsamında eşit bir şekilde dağıtılması ilk başta herkesi tek tek zarara uğratır gibi görünse de, orta vadede bölgenin zenginleşmesi, farklı coğrafyalardan turistleri ve İstanbul’un her tarafından insanları çekmesi demek. Böylelikle kısa vadeli kâr, arkasından gelen iflaslar yerine herkes kazanır.

Tabii Taksim Meydanı’nın en büyük bilinmezi yeni yapılacak AKM. Ortada birkaç imaj dışında hiçbir şey yok. Geçen hafta sonu eski AKM’nin mimarı Hayati Tabanlıoğlu’nun oğlu mimar Murat Tabanlıoğlu Financial Times’a bir röportaj verdi. Röportajda oldukça çelişkili ifadeler bulunuyor. Tabanlıoğlu “Normalde Erdoğan hükümeti ile çalışmazdım” diyor, sonra kabul etmesini duygusal sebeplere bağlıyor. Tüm kontrolün kendisinde olduğunu söylüyor sonra Erdoğan’ın üsluba karışmadığını asıl kapasite ile ilgilendiğini belirtiyor. AKM’nin yapımı tamamlandıktan sonra yine çağdaş sanat eserlerine yer verilip verilmeyeceği konusunda ise bir fikri yok.

Yeni AKM

Röportajda Tabanlıoğlu’nun İmamoğlu’ndan bir de isteği var. AKM’nin önünde yapı boyunca cephesinin yansıyacağı bir havuz talep ediyor. Meydan ile bütünleşeceği söylenen AKM’nin meydan ile olan ilişkisini tümden koparacak bir havuz talebine anlam veremedim. Umarım İmamoğlu bu mimar kaprisini dikkate almaz.
Bu konuda Taksim Meydanı’nın dönüşümünü ele aldığım “Herkesin Taksim’i” yazımı buraya bırakıyorum.

DEMOKRASİ VE KENT

Taksim ve Beyazıt meydanlarının düzenlenmesi İBB’nin tasarrufunda. Ama anayasa tarafından güvence altına alınan barışçıl ve demokratik gösterilerin izni valiliğe tabi. Meydanlar basit biçimsel peyzaj düzenlemelerinin ötesinde oradaki olayların tasarlanmasını da içerir. Hükümetin İBB’ye tavrı çok açık. Mümkün olduğunca elindeki imkanları kısıtlamaya çalışıyor. Peki bu durumda, insanların fikirlerini özgürce söyleyemediği bir kent nasıl mutlu olabilir?

Son söz olarak şunu diyeyim: İmamoğlu Taksim hakkında “Herkesin zevk alacağı bir alana dönüştüreceğiz Taksim’i. Elbette ki mevcut imkanlarla…” derken aklından bu çatışmanın geçtiğini düşünüyorum.

 

 

Okuma önerileri:

Richard Sennet (1996); “Kamusal İnsanın Çöküşü” Ayrıntı Yayınları.

Sevince Bayrak (2019); “Bir Meydan Öyküsü: Beyazıt” Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.


Hakkı Yırtıcı kimdir?

İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi mezunu olan Hakkı Yırtıcı, yüksek lisans ve doktora eğitimini de aynı üniversitede tamamladı. Çağdaş Kapitalizmin Mekansal Örgütlenmesi isimli kitabı, 2005 yılında Bilgi Üniversitesi Yayınları tarafından basıldı. İktidar, mekan, dil ve psikanaliz alanlarına yoğunlaşan Yırtıcı; iktidar ve mekanın yeniden üretimi, modernleşme ve gündelik hayat pratikleri, sinema ve mekan analizi ve kent modernleşme tarihi üzerine dersler vermektedir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI