Çizgideki o muhteşem tek nokta

Perşembe, 5 Eylül, 2019
Sivas Kongresi ve ilk meclisi teşkil eden farklı siyasi görüşlere sahip kişiler kendi politik önceliklerini, istiklal ortak paydasında buluşmak için arka plana atarak zafere hizmet etmişlerdi ama onlar da resmi ideolojiyle yok sayıldı, yok edildi. Aynı zamanda farklı dini gruplar da istiklal temelinde buluşarak güç vermişlerdi hem silahlı hem siyasi mücadeleye. Bu farklı dini gruplar da takip eden yıllarda ötelenerek, yasaklanarak yeraltına ya da görünmezliğe yuvarlandı.

Hayatta mutlu olmanın yollarından biri, anın tadını çıkarmak, derler. Dem/an üzerine yazılmış şiirlerle yüklü tasavvuf tarihimiz de. Ömrün sermayesi derler dem için. Dem bu demdir dem bu demdir dem bu dem… Ved’duha suresinde “âna yemin” eder yüce yaradan da. Anların birleşimi olan ömür, içinde bulunduğumuz anı nasıl yaşadığımızla şekillenir. Boş ya da dolu bize kalmış. Kişisel hayatlarımızdan, dine, felsefeye uzanan sayısız örnekle sunabileceğimiz anın kıymeti, tarihi anlamak için de iyi bir yol gösterici.

Tıpkı anlardan oluşan ömürlerimiz gibi tekil olaylara bütüncül bakışımızla ortaya çıkıyor tarih tasarımı. O tekil olaylardan birisinin zamanın ruhuna biçim verme gücüne ulaşmasıyla yön değiştiriyor, geçmişi oluşturan yaşanmışlıklar dizgesi diyebileceğimiz tarih. Yüzüncü yıl dönümünü yaşadığımız günlerde Sivas Kongresi’ne, anın tadını çıkararak bakmak önemli. Kongrenin önemini o zaman daha iyi kavrayabiliriz. Resmi tarih dayatmasının taktırdığı pembe gözlükler ve alternatif tarih yorumlarının bakışını sınırlayan kara gözlüklerden kurtularak. Pembe ve kara gözlükleri çıkarıp tarihe çıplak gözle bakmayı seçtiğimizde insanı görebiliriz, orada. O anın bireysel çabalarını ve o tekil olayın değerini kavramak mümkün olur belki böylece. Basit düşünerek gerçeklik iddiasında bulunan zıt yöndeki yorumların ortalarında bir yerlerde tarihi gerçeklere mümkün olduğunca yakınlaşma şansını bulabiliriz. Tarihi bu şekilde anlama çabanın sonucunda edindiğim bilgilerle ulaştığım tarih felsefesiyle yüzüncü yılında Sivas Kongresi’nin düşündürdükleriyse barışa olan ihtiyacımız. Çünkü Sivas Kongresi savaş yıllarında kurulan toplumsal barış olarak görülebilir, resmi ve alternatif tarih yorumlarından kurtulunca.

Örneğin 2. Abdülhamit’in “kızıl sultan” ya da “ulu hakan” olduğu yönündeki efsaneleri elimizin tersiyle bir kenara iterek, 33 yıllık saltanatında pek çok hatasının yanında hayli önemli ve kalıcı faydalı icraatları bir arada gerçekleştirdiğini görebiliriz. Sivas Kongresi’nin toplandığı bina gibi Osmanlının yüz yıllarca ihmal ettiği Anadolu’da, geç Osmanlı dönemi sivil mimari örnekleri sayılan, okul binaları onun dönemine aittir. Sultani, idadi ve kongre lisesi isimleriyle yaklaşık doksan yıl eğitime hizmet veren bina şimdilerde müze olarak kullanılıyor. Müzeyi gezerek mimarisiyle dönemin ruhunu anlayıp üst kat salonlarındaki Atatürk ve arkadaşlarına ait eşyaları, haberleşme araçlarını ve kongre oturumlarının gerçekleştirildiği merasim salonunu görüp o günlerin havasını soluklanmak mümkün.

1919 yılının Anadolu’su iki ayrı faaliyetle yüklüydü. Birbirinden uzak, ayrı, bağımsız sayılamayacak bu faaliyetlerden birisi, eli silah tutanların yaptıkları. İstanbul’daki Harbiye Nezareti’nden Anadolu dağlarındaki eşkıyalara kadar, çoğu birbirinden habersiz ve koordine edilmemiş biçimde bireysel veya küçük grupların işgale direnişi. Kuvayı Milliye ruhunun Anadolu coğrafyasında yeniden tecessüm edişi. Bu ruhun ne olduğunu nasıl can bulduğunu gösteren tekil örnekleri başka bir yazıya bırakarak eli silah kadar kalem de tutanla geçeyim. Aynı yılı şekillendiren ikinci olaylar zinciri kongrelerdi. Mücadeleyi siyasallaştırıp bir yandan halk desteği kazanarak İstanbul’a ve düveli muazzamaya Anadolu’nun hayatta ve ayakta olduğunu gösterirken diğer yandan bölük pörçük silahlı mücadele yürüten milisleri koordine ederek disiplinli cepheler oluşturmaya çalıştı eli kalem tutanlar. Kongrelerin en ünlüleri tarih sırasıyla Erzurum, Balıkesir, Alaşehir ve Sivas’ta komşu illerin, yakın çevrenin temsilcileriyle gerçekleştirilmişti. Sivas kongresi, 1919 yılı kongreler dönemini kapatan, tamamlayan bir kongreydi de aynı zamanda.

Siyasi birliğin oluşturulması ve silahlı mücadelenin koordinasyonu yönündeki kararların yanı sıra seçilen temsilcilerin (heyet-i temsiliye), birinci meclis açılana kadar bir nevi yürütme organı olarak çalışması Sivas kongresinin en önemli kazanımıydı. Mustafa Kemal’in askeri ve siyasi dehasıyla şekillenmiş bir başarı, Milli Mücadele’nin başarılmasını sağlayan en önemli durak. Şüphesiz sadece Atatürk’ün eseri değil aynı zamanda tüm milli mücadele unsurlarının, onun liderliğini kabul edişi de önemliydi. Ya istiklal ya ölüm parolasıyla tüm kişisel ve kültürel, tarihsel ayrılık unsurlarının geri plana atılmasıydı, başarıyı getiren.

Mücadelenin hem silahlı hem siyasi boyutuyla tek merkezden koordine edilmesinin önemini yüz yıl sonra bugün farklı ülkelerde süren iç savaşlara bakıp rahatlıkla idrak edebiliriz. Afganistan’ı düşünelim örneğin. Kırk yıl önceki işgal ve savaşlar sonrası bugün hala iç çatışma sürüyor. Afganistan halklarının kendi aralarında bütünleşerek Sivas Kongresi benzeri siyasi ve askeri birlik oluşturamayışları, çatışmanın sürme nedeni. Keza Suriye iç savaşı hem içerdeki diktatöre hem de yabancı güçlere karşı birleşerek ülkelerini savunamayışlarıyla yani bir Sivas Kongresi gerçekleştiremeyişleriyle ilişkili. Örnekleri uzatmak gerekmez ama tekrar bir kendimize dönüp bakmak şart, aradan geçen yüz yıl sonra ne halde olduğumuza.

Kongreler sürecinde ve birinci mecliste etnik, kültürel ayrımcılıktan kaçınıp adeta can havliyle birbirimize sarıldığımızı görürüz. Türk, Kürt, Çerkes ve diğer Anadolu halklarının ortak başarısı Milli Mücadele. Üç yıl gibi kısa sürede hem işgalden kurtulup hem yeni devlet kurma başarısını Sivas Kongresi’nde vurulan birlik perçini sağlamıştı kuşkusuz. Öyle sağlam vurulmuş ki o perçin, sonraki doksan küsur altı yılın bütün hatalarına rağmen hala yerinde. Milli mücadelenin başarılıp yeni devletin kuruluşunu sadece Türk zaferi olarak görme gafletine dayalı süreğen devlet politikasından söz ediyorum. Kürtler, Çerkesler gibi farklı etnik yapıların Türk potasında eritilmek istendi. Eritilemese de yok sayıldı, görmezden gelindi, görünmez kalmaları istenişi. Diğer taraftan Sivas Kongresi ve ilk meclisi teşkil eden farklı siyasi görüşlere sahip kişiler kendi politik önceliklerini, istiklal ortak paydasında buluşmak için arka plana atarak zafere hizmet etmişlerdi ama onlar da resmi ideolojiyle yok sayıldı, yok edildi. Aynı zamanda farklı dini gruplar da istiklal temelinde buluşarak güç vermişlerdi hem silahlı hem siyasi mücadeleye. Bu farklı dini gruplar da takip eden yıllarda ötelenerek, yasaklanarak yeraltına ya da görünmezliğe yuvarlandı.

Etnik ve dini yapıları, farklı ideolojileri ve politik görüşleri yok sayma yok etme, tek millete, tek dile indirgeyerek uluslaşma projesi, iflas etmesine rağmen bugün hâlâ yeniden üretilerek sürdürülme hevesinde ama yine de o perçin sağlam ki hâlâ bir aradayız. Garip bir şekildi bölücü devlet politikalarına rağmen birliğini sürdüren halklarız. Atatürk ve arkadaşları tarafından o günün şartlarında en akılcı ve tek çıkar yol olarak gerçekleştirilen birlik sayesinde üç yılda başarılan Milli Mücadele’yi hatırladığımızda bugünler için hayıflanmamak mümkün değil. Ortak başarıda payı olanları yok saydığımız için üç yılda başarılanların üzerine hala yeni bir başarı ekleyemedik. Bağımsız devlet kursak da bağımsız kalamadık. Bugün bu hatadan dönüp toplumsal barışımızı sağlamak hala mümkün olmalı. Doksan yıllık yaraları sarıp, sağaltmak zor olsa da imkansız değil. Sadece yüz yıl önceki ateş çemberini hatırlamak bile yeter. Ki benzeri ateş şimdi de sınırlarımızı kuşatmış haldeyken barışı hayal etmemiz için kendimizi fazla zorlamak da gerekmez.

Tarih çizgimizdeki o tek nokta olan Sivas Kongresi. Savaş yıllarında toplumsal barış gerçekleştirdiği için muhteşemdi. Yüzüncü yılında barış çağrılarına, toplumsal barış taleplerine kulak verip günümüz şartlarında bu barışa eskisi kadar belki daha fazla ihtiyacımız olduğunu idrak edecek politik örgütlenmeler şart.


Berrin Sönmez kimdir?

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi mezunu. Aynı üniversitede araştırma görevlisi olarak akademiye geçti. Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na giriş süreci üzerine yüksek lisans tezi yazdı. Halkevi ve kültürel dönüşüm konulu doktora tezini yarıda bırakarak akademiden ayrılıp öğretmenlik yaptı. Daha sonra tekrar akademiye dönerek okutman ve öğretim görevlisi unvanlarıyla lisans ve ön lisans programlarında inkılap tarihi ve kültür tarihi dersleri verdi. 28 Şubat sürecindeki akademik tasfiye ile üniversiteden uzaklaştırıldı. Dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağımlı yargısı, akademik kadroları “rektörün takdir yetkisine” bırakarak tasfiyeleri gerçekleştirdiği ve hak arama yolları yargı kararıyla tıkandığı için açıktan emekli oldu. Sırasıyla Maliye Bakanlığı, Ankara Üniversitesi, Milli Eğitim Bakanlığı ve Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde ortalama dört-beş yıl demir atarak çalışma hayatını tamamladı. Kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunucusu, feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI