AKP’den bir şey çıkmaz

Çarşamba, 4 Eylül, 2019
AKP içinden çıkacak parti girişimlerinden bir şey çıkıp çıkmayacağı üzerine, hem AKP içinde hem AKP dışında yoğun bir tartışma sürüyor. Fakat galiba asıl tartışılmaya muhtaç olan, artık AKP’den bir şey çıkıp çıkmayacağı. Yeni parti girişimcilerinin de şimdilik yaslandıkları tek kuvvetli argüman da bu aslında.

AKP’nin önce hikayesini sonra kendisini tüketmekte olduğu hakkında defalarca yazdım. Hatta AKP’nin artık -Türkiye’de bildiğimiz anlamda- bir parti bile sayılamayacak dönüşüm yaşadığını söyledim. MHP ile ittifak kurduğunda da, eğer bu ittifak nedeniyle eriyecek olan varsa, bunun AKP olacağından, “AKP’nin MHP’den önce biteceğinden” bahsettim. Bunları yazıp söylemeye başladığımda, bir gelecekten veya ihtimalden değil, başlamış ve ilerlemekte olan bir süreçten söz ediyordum. Elbette benzer öngörüleri paylaşan pek çok kişi oldu, farklı ve aynı gerekçelerle yakın veya komşu değerlendirmeler yapıldı. Kimi Türkiye’de ve dünyadaki ekonomik arka plana, kimi toplumsal dinamiklere, kimi ise uluslararası dengelere bağlı olarak çok değerli analizler ortaya konuldu. Bazı yorumlar nesnel olmaya çalışarak mevcut verileri ve trendleri takip etti, bazıları fazla iyimser beklentileri. Farklı başlangıç tarihleri verilerek, AKP iktidarının ülke ve kendisi için kriz üretmeye başladığı dönemeçler işaret edildi.

Bu değerlendirmelerin yapıldığı, yoğun olarak tartışıldığı zaman diliminde -son on yılda- referandum, cumhurbaşkanlığı seçimi, milletvekili seçimi, yerel seçim olmak üzere tam 11 kere sandık kuruldu. Bir partinin siyasi bir örgütlenme olarak zeminini tahrip etmesi, mevcudiyetine son vermesini, o partinin seçimlerde alabildiği oyla ilişkilendirmeye fazla önem atfedenler, bütün bu seçimlerde ortaya çıkan sonuçlarla, AKP’nin krizine ilişkin görüşleri eleştirdiler. Hem iktidara yakın, hem iktidarın karşısında yer alan kesimlerden -farklı gerekçelerle de olsa- AKP’nin durumunu sağlamlaştırdığı yorumları geldi. Zaman zaman yaşadığı kayıplara rağmen iktidarın oylarını ve seçmen desteğini büyük ölçüde koruması, hatta seçmen bloklarını katılaştırması yüzünden siyasi yapıların değil, artık siyasi zeminin değiştiğini öne sürenler oldu. İktidara gizli ajandalı “siyasal İslam” tanımıyla yaklaşmakta ısrarcı olanlar, AKP’nin sistem değişikliği ve toplumsal dönüşümle yerleşikleşen, kurumsallaşan bir parti-devlet yapısı inşa ettiğini iddia ettiler.

Bu yıl yapılan yerel seçimin sonuçları ve özellikle İstanbul’da tekrarlanan seçimle ortaya çıkan tablo, bu tartışmalara yeni boyutlar kazandırdı. Daha önce sayısal sonuçlarla destekleniyor gibi görünen bazı argümanlar ya geri çekildi ya da biçim değiştirdi. İktidarın ve AKP’nin yaşamaya başladığı krizden bahsedenlerin sayısı arttı. Özellikle iktidara yakın çevrelerden bu değerlendirmelere katılanlar olmaya başladı. Olay daha da ileri gitti: AKP içinden iki tane yeni parti girişimi zuhur etti. Seçimin epey öncesinden -ittifaksız seçim tartışmalarına kadar geri götürebiliriz- başlayan AKP’nin sıkıntıları bahsi, en başta Erdoğan olmak üzere iktidar çevrelerinin de diline yerleşti. Hatırlanacağı gibi, Erdoğan’ın ittifakı tartışmaya açan “siyasetin gereklerine uyumlu davranmak”, “metal yorgunluğu” sözleri bu tartışmanın içinden çıktı. Seçimden sonra, “alınan mesaja uygun hamleler” yapılacağı söylentileri böyle beslendi, bu yüzden yüksek ilgi gördü. Uzunca süren hareketsizliğin ardından “bir şeyler olacak” dedikoduları yine arttı.

Bir siyasi partiyi oluşturan ekonomik ve toplumsal zemin, sınıfsal temsil ihtiyacı ve onu destekleyen dinamiklerle, o partinin aldığı oy tabanının her zaman tam örtüşmediği, hatta çoğu zaman üst üste oturmadığı gerçeğini akıldan çıkarmamak gerekir. Bu, sadece demokratik kültürü tam oturmamış Türkiye gibi ülkelerde değil, yerleşik parlamenter geleneği olan ülkelerde de böyle. Ekonomik ve toplumsal çıkarlar açısından hakim sınıfların kontrolündeki kitle partileri, siyasi olarak temsil ettikleri çizgiyle çıkarları hiç uyuşmayan çevrelerden oy devşirebiliyor. Çünkü oy davranışı, siyasi hareketleri üreten dinamikler dışındaki pek çok değişkenle de güçlü etkileşim içinde. Ayrıca konjonktürel durum ve geçici pozisyonlar, siyasi sınırlardan taşan tercihler oluşturabiliyor. Hele, 12 Eylül sonrasında ortaya çıkan ANAP ve seri krizlerle 90’larda çöken merkezin yerine üretilen AKP gibi proje partiler için, bu durum daha da belirgin. Bu partilerin görünen siyasi misyonu ile sunulan formüldeki rolleri arasında bir açı olduğu gibi, destek çevresinde de farklı kırılma alanları, hatları mevcut.

Temsili demokrasi ve parlamenter sitemin ürettiği kitle partileri, sistemin yapısal zaaflarını yumuşatan, bir arada tutulması zor parçaları yapıştıran, uyumlayan iç dinamikler, siyasi illüzyonlar üreterek ömürlerini sürdürüyor. Bu yüzden partinin yapısal karakteri, esneme kabiliyeti, dayanıklılığı, ne kadar önde ve etkili olduğundan daha önemli. Sadece ve tek tek, teşkilat gücü, söylem ağırlığı, iktidar avantajları, temsil konforu, hatta hegemonya imkanı değil, ancak hepsi birlikte bir ortak sonuç yaratabiliyor. İç demokrasi seviyesi, liderin ağırlığı, ideolojik yönünün belirleyiciliği gibi özellikleri dışında, bir partinin bağımsız bir siyasi varlığının olup olmaması, (sembolik de olsa) buna izin verilip verilmediği, buna alan açılıp açılamadığı kaderini biçimliyor. Bugün -aslında yıllardır- AKP’nin yaşadığı sorun, proje partisi vasfını değiştirememiş olması, teşkilatının yaygınlık ve etkililik sağlamasına, tabanının genişlemesine rağmen, siyaseten güdük kalması. İktidar projesi aparatı olmaktan ileriye gidemediği için, kendini iktidar krizinden ayrıştıramıyor, çare olabilecek bir çözüm cümlesini geliştiremiyor.

Şimdi AKP içinden çıkacak parti girişimlerinden bir şey çıkıp çıkmayacağı üzerine, hem AKP içinde hem AKP dışında yoğun bir tartışma sürüyor. Fakat galiba asıl tartışılmaya muhtaç olan, artık AKP’den bir şey çıkıp çıkmayacağı. Yeni parti girişimcilerinin de şimdilik yaslandıkları tek kuvvetli argüman da bu aslında. Kongre sürecine ertelenmiş görünen “yenilenme” hamlesini ve revizyonları bir türlü yapmayan Erdoğan’ın da, çeşitli nedenlerle artan/artırılan kararsızlığı yanında, çözümsüzlüğün fazlasıyla farkında olduğu için hareketsiz kaldığı düşünülebilir. Erdoğan’ın yüzde kırkları aşan desteğinin sürmesi, AKP’nin hâlâ yüzde 30’ların üzerinde oyu rahatlıkla alabilen en büyük parti olmaya devam etmesi gerçeği değiştirmiyor: Mevcut bütün partiler için çeşitli sorunlardan bahsedilebilir ama değil memleketin sorunlarını çözmek, kendini sağaltabilecek yeteneği bile kalmamış AKP’den artık bir şey çıkmaz. Bütün güdük siyasi yapılarda -ve aslında kişiliklerde- olduğu gibi, içine doğru daha zayıf olanlar, sorunları ancak dışarı atarak, karşıya koyarak çözmeye çalışırlar.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI