Murat Sevinç
Murat Sevinç

Hitler Almanları seviyor muydu?

Perşembe, 29 Ağustos, 2019
Haffner’e göre Hitler, bir insanın hayatına normal şartlar altında “sıcaklık, haysiyet ve saygınlık” katacak her şeyden; eğitimden, meslekten, aşktan, arkadaşlıktan, evlilikten, babalıktan yoksundu ve siyasi nutuklar bir yana bırakıldığında tümüyle içerikten yoksun bir hayattı bu. Haliyle, “tüy gibi ve kolaylıkla bir kenara atılabilecek” bir hayat.

Sebastian Haffner’in, Bir Alman’ın Hikâyesi adlı kitabı üzerine geçen yıl iki yazı kaleme almıştım. Hatırlatmak için ilkini buraya bırakıyorum.

Haffner kitabında 1914-33 yılları arasına ilişkin gözlemlerini anlatıyordu ve hem anıları-gözlemleri hem anlatım dili son derece etkileyiciydi. İnsanların en anormal, en ürkütücü uygulamalara nasıl alışabildiği, nasıl olup görmezden bilmezden gelebildiği ve hatta zevk aldığı üzerine, bugünün dünyasını anlamayı kolaylaştıracak, ders çıkarmak isteyenler için hayli zengin bir eserdi.

Yazarın geçtiğimiz ay bir çalışması daha yayınlandı. Yine Nazi Almanyası üzerine. Konu bu kez Hitler: Hitler Üzerine Notlar. Kişiliği, siyaseti, başarı ve başarısızlıkları. İletişim’den çıkan kitabın çevirmeni ilk kitapta olduğu gibi Hulki Demirel.

Anayasa tarihi derslerinde Nazi Almanyası uygulamalarını, Hitler’in “sabırlı” mücadelesi ve “diğerlerinin” basiretsizliğini fırsata çevirmesi sonucunda “seçimle” iktidara gelişini, Weimar anayasal düzenini, yine anayasanın tanıdığı bir fırsat (md.48) ve yargının yardımıyla ortadan kaldırışını, sonrasındaki çılgınlıklarını, her yıl aynı hayret duygusuyla anlattığımı önceki yazılarda dile getirmiştim. Faşizm, ama özellikle Nazi deneyimi hakikaten pek çok açıdan akıl fikir almayacak ölçüde barbarca. Devletlerin, rejimlerin, idarecilerin, ve ‘insanın,’ insana yapamayacağı hiçbir kötülük olmadığının en ürkütücü kanıtlarından. Korkunç rejimin başrolünde Hitler var malum. Söz konusu korku hikâyesinin yazarı, yönetmeni ve o esnada, savaştan mağlup çıkan, onuru kırılmış, kendisini ayağa kaldıracak ‘sağlam bir irade’ arayışında olan Alman ulusu için biçilmiş kaftan. Haffner, Hitler’i klişelere prim vermeden, enine boyuna ele alıyor kitabında. Bu kadar bilinen bir karakteri, özgün bir eserin konusu yapabilmiş olmak başlı başına büyük beceri.

Hitler Üzerine Notlar, Sebastian Haffner, Çev. Hulki Demirel, İletişim Yayınları, 2019, 208 syf.

Tarihte liderlerin/kişilerin rolü her zaman tartışılır. Bazı tarih okumaları kişilere gereğinden fazla önem verirken, bir diğeri olup biteni tümüyle sosyal-sınıfsal çatışmalarla açıklama eğilimindedir. Herhalde doğru yorum, her iki yaklaşımı birlikte düşünmek olur. “Toplumların tarihi, sınıf çatışmalarının tarihidir,” varsayımı doğru olmasına doğru da, örneğin Lenin o kadar erken ölmeseydi (ve devrim Stalin’e kalmasaydı!), herhalde Bolşevik Devrimi’nin kaderi farklı olurdu. Toprağımızda, Mustafa Kemal’in liderliğini ve asker/siyasetçi olarak niteliklerini yadsımak mümkün mü? Gandi olmadan Hindistan? Churchill olmadan II. Dünya Savaşı? Mesele şu ki, kapitalizmin krizi, Hitler olmasa da bir dünya savaşına yol açabilirdi belki; buna mukabil Hitler’in kişisel hırsı, tutkuları, saplantıları, acımasızlığı, barbarlığı, son derece dehşet verici bir tablonun ortaya çıkmasına neden oldu.

Haffner, Hitler’i siyasetçi, asker ve insani nitelikleriyle ele alıyor. Kitabın yazıldığı tarihte iki bloklu bir dünya var ve yazarın Almanyası da o bloklar arasında bölünmüş halde. Orta yaşlı ve yaşlı kuşağın olup biteni unutmaya çalıştığı, Haffner’in ifadesiyle, gençlerin pek çok şeyden habersiz olduğu yıllar.

Kitabın sön cümlesinden başlamak istiyorum:

“Hitler’in intiharından otuz sene sonra Almanya’da onu kendine referans gösteren ve onun çizgisini devam ettirmek isteyen hiç kimse siyasi olarak en ufak bir şansa sahip olamaz. İyi ki de böyledir. Daha az iyi olan yaşlı neslin Hitler’le ilgili bütün hatıraları bastırmış olması, gençlerin büyük çoğunluğunun ise onunla ilgili hiçbir şey bilmemesidir. Daha da kötü olansa birçok Almanın Hitler’den sonra vatansever olmaya cesaret edemiyor olmasıdır. Çünkü Alman tarihi Hitler’le bitmemiştir. Bunun aksine inanan ve bu nedenle sevinç duyanlar ise bu şekilde Hitler’in son arzusuna ne kadar uygun davrandıklarını bilmiyorlar.”

Haffner’in kitabı, en toptancı değerlendirmeyle, işte bu son satırların anlamını açıklamaya dair. Oraya varabilmek için; hayli uzun ve karmaşık, soru sormaktan çekinmeyen, bazen okurunu kızdırmayı, rahatsız etmeyi isteyen ya da göze alan bir yol tercih ediyor yazar. Zor yolu.

Artık “vatansever” olmaya cesareti olmayan Almanlar, nasıl olup Hitler’in son arzusuna uygun davranmış oluyor? Hitler, Almanların vatansever olmasını istemiyor muydu? Vatansever değil miydi? Çılgınlıklarının amacı neydi? “Almanları” ve “Almanya’yı” sevmiyor muydu? Hatta belki daha genel bir soruya da varabiliriz buradan: Faşistler, memleketini ve insanını sever mi? Memleketini perişan etmeyen bir faşist ve faşizm oldu mu tarihte? Olmadı.

Haffner, sırasıyla Hitler’in hayatını, icraatlarını, başarı ve yanılgılarını, hata ve suçlarını, son olarak “hıyanetini” anlatıyor. Anlatı, kaçınılmaz olarak Hitler ve Almanya dışında neler olduğuna dair çokça bilgi verip savaş ve barış hakkında, uluslararası ilişkiler hakkında, hukuk hakkında, liderlik vasıflarının önemi hakkında bir kez daha serinkanlılıkla düşünmeyi sağlıyor. Bunu, kitaba önsöz yazan Guido Knopp’un ifadesiyle, “tuhaf bir Hitler patlaması” yaşanan 1970’li yılların ortasında yapıyor Haffner. Holocaust’un boyutlarının kimilerince (vatanseverlik saikiyle!) küçültülmeye çalışılıp Hitler’in çocukların başını okşayan köpek sever yaşlı Bavyeralı amca olarak gösterilmek istenildiği yıllar. Haffner’in kitabı, III. Reich’ı yalnızca kapitalizmin aracı, Hitler’i “tekelci sermeyenin ajanı” rolüne indirgeyerek Yahudi siyasetini neredeyse görmezden gelmeyi “tercih edenlere,” onların savlarını da tartışan bir yanıt niteliğinde. Yukarıda değinmeye çalıştığım gibi; tarihi yapan sosyoekonomik yapılar ve sınıf mücadelesidir, ancak bir de Hitler gibi habis ruhlar var işte! Knopp’un sözcükleriyle: “Hitler, tarihin son suikastçısıydı.”

Haffner’e göre Hitler, bir insanın hayatına normal şartlar altında “sıcaklık, haysiyet ve saygınlık” katacak her şeyden; eğitimden, meslekten, aşktan, arkadaşlıktan, evlilikten, babalıktan yoksundu ve siyasi nutuklar bir yana bırakıldığında tümüyle içerikten yoksun bir hayattı bu. Haliyle, “tüy gibi ve kolaylıkla bir kenara atılabilecek” bir hayat. “Hitler’in bütün siyasi kariyerine daimi bir intihara hazır olma hâli eşlik eder. Ve sonunda intiharla da biter bu kariyer; o kadar doğaldır ki bu son, sanki başka türlüsü düşünülemez gibidir.” Yavan bir insandır Hitler. Siyaset bilgisi iyi bir gazete okuru düzeyindedir. Asıl eğitimini cephede almış, kalan konularda hep yarı cahil olmuştur. Tabii her cahil gibi, “…her şeyi her zaman herkesten iyi bilen ve sağdan soldan edindiği yarım yamalak ve yanlış bilgileri her fırsatta her fırsatta etrafındaki herkese, ama özellikle tamamen cahil oldukları için bu anlattıklarıyla ciddi şekilde etkileyebildiği kendi kitlesine sayıp döken bir yarı cahil… genel karargâhındaki masada konuşulanların zabıtları, onun cehaletini utandırıcı şekilde ortaya koyar.” Yarı cahil Hitler’in üstlendiği ilk ciddi siyasi görevin şansölyelik (başbakanlık) oluşu tarihin cilvesi olsa gerek!

Hitler, 1918 Devrimi’nin ürünüdür. İlk zamanlarında herkeste öncelikle bir “yadırgama” duygusuna neden oluyordu. “Antika adam!” Bismarck’tan, Napolyon’dan, Lenin’den, Mao’dan farklıydı. Hiçbiri, siyasi kararlarını kendi dünyevi hayatının muhtemel süresine tabi kılmamıştı. Oysa “Führer” her şeyi kendi ikame edilmezliği üzerine inşa etmişti: Ya ben ya kaos! Anayasa, devlet, parti ve tabii halk, hepsi birer araçtı. 1929 sonbaharında iki yerde şunları söylüyor generallerine:

“Kimse benim daha ne kadar yaşayacağımı bilemez… son faktör olarak büyük bir tevazuyla kendi şahsımı saymalıyım: İkame edilmem mümkün değil. Ne askerî ne sivil hiçbir şahsiyet benim yerimi dolduramaz. Suikast teşebbüsleri tekrarlanacaktır… Reich’ın kaderi bana bağlı ve ben buna göre davranacağım.”

Hitler bu sözlere yürekten inanıyordu ve kendi yaşamıyla Almanya’nın varlığını bir arada düşünüyordu. Haffner, Hitler’in meziyetleri ve başlangıçta bir süre elde ettiği askeri-siyasi başarıların nedenleri üzerinde duruyor. Buradaki bazı tespitleri çok önemli. Yazara göre Hitler’in iktidarının ilk yıllarındaki ekonomik başarıları, yeni ordu konusundaki adımları, toplumsal dönüşümdeki izi ihmal edilmemeli. 1933-36 arasında, altı milyon işsizden tam istihdama geçilebildi. Hitler, Versay Antlaşması’nı bir kâğıt parçasına dönüştürmüş, yıllar içinde Alman halkının takdirini kazanmayı başarmış bir liderdi. Türkçesi; bir hizmet ve icraat adamıydı Hitler. Haffner’in şu sözleri çok önemli ve ürkütücü:

“…Hitler’in icraatlarına bizzat şahit olarak tam ya da kısmen mühtedi olmuşlar, genellikle nasyonal sosyalistlere dönüşmediler, ama birer Hitler sempatizanı veya Führer mümini haline geldiler. Ve bunlar Führer’e imanın zirveye ulaştığı dönemlerde, kuvvetle muhtemel bütün Almaların yüzde doksanından fazlasını oluşturuyorlardı.”
Ezcümle, ulusal onurları okşanan Almanlar “icraat insanı” Hitler’in sempatizanıydı. Hitler’i eleştirenlerin en çok işittiği yanıtlardan biri: “Ama adamın şu yaptıklarına bakın!”

Haffner’in günümüz düşünüldüğünde de en manidar sayılabilecek değerlendirmelerinden biri, Hitler’in “insanları devletleştirmesi” üzerine. Bankaları ve fabrikaları devletleştirmenin ne gereği var, “…biz insanları devletleştiriyoruz,” demişti Hitler. Yarattığı makinenin temel görevi buydu aslına bakılırsa; devletleşmiş, disiplinli bir ulus. Tahmin edilebileceği gibi bu hedefin önündeki en büyük engel anayasal düzendi ve onun anayasaya, iç sınır ve kontrol mekanizmaları olan bir devlet mekanizmasına ihtiyacı yoktu. Mutlak iktidarın yolu iyi işleyen bir devlet mekanizması değil, “dizginlenmiş bir kaos ortamıydı.” Hitler’in tutkusu olan “fetih” ideolojisi için, devlet olmaktan vazgeçmeliydi ve Haffner’e göre Hitler hiçbir zaman bir devlet adamı olmamıştı.

Aslında çok istemekle birlikte, elbette tüm kitabı anlatmak gibi bir niyetim yok! Çalışmanın devamında yer alan her saptama, Hitler’in tamamen savaşa indirgediği uluslararası ilişkileri yönetmesi, 1941’e dek elde ettiği başarılar, o tarihten sonra sürekli başarısızlıklar, akıl almaz ve büyük ölçüde saplantılarından kaynaklanan yanlış kararlar silsilesi, durması gereken yerde durmayı bilmeyişi, Moskova önündeki mağlubiyeti, fırsat kollayan ABD’yi savaşa sokuşu ve yenileceğini anladığında ilk hedefi olan “imparatorluktan” vazgeçip zaman kazanarak ikinci hedefine yönelişi: Avrupa kıtasından Yahudileri kazımak! Haffner’e göre bu, paranoyak bir cinnetti ve Hitler Yahudileri, Çingeneleri, muhalifleri, işgal altındaki topraklardaki Rus halkını taammüden yok etmeyi hedefleyen bir seri katildi.

Haffner’in kitabın son kısmında ele aldığı Nurnberg Mahkemesi’ne yönelik eleştirileri ve “savaş suçları” kavramına yönelik (kazanan suçlunun kaybeden suçluyu yargıladığı!) eleştirisi de dikkate değer.

Almanya muzaffer olamayacaksa batmasında bir sakınca yoktu ve kendisi bu Almanya için gözyaşı dökmeyecekti. 27 Kasım 1941’de şunları söylüyor: “…Eğer Alman ulusu bir gün gelir de mevcudiyeti için kanını akıtacak kadar güçlü ve fedakâr olmazsa o zaman o da geçip gider ve daha güçlü başka bir ulus tarafından yok edilir. Bu durumda, Alman ulusu için tek damla gözyaşı akıtmam.”

Kitabı mutlaka okumanızı öneririm. Eğer ilkini hâlâ okumadıysanız, onu da ihmal etmeyin.

Yazının sön sözü, kitabın önsözünü yazan Knopp’tan olsun: “Hitler’in bu karanlık mirası biz Almanların sırtına yüklenmiş bir yüktür. Çünkü eğer biz onu seçtiysek gerçekten nasıl güvenebiliriz kendimize? Eğer Auschwitz’e izin verdiysek, nasıl güvenebiliriz kendimize? Hitler’in mirası, bugünle ve gelecekle önyargısız bir ilişki kurma becerisinin hâlâ kısıtlı olmasıdır. Eğer Hitler’in rehineleri olarak kalmak istemiyorsak Hitler denen bu Alman travmasıyla kozlarımızı paylaşmak zorundayız…”
Tarihin yüküyle hesaplaşmak, huzurla yaşamak isteyen her millet (ve hatta insan!) için gerekli değil mi?

Yazı önerisi: Belki gözünüzden kaçmıştır; Ali Duran Topuz’un, Cumartesi annelerinden, 39 yıl boyunca çocuğunun kemikleri için bekleyen ve mücadele eden Elmas Eren’in arkasından kaleme aldığı yazıyı mutlaka okumanız dileğiyle buraya bırakıyorum.

Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun.

 

 


Murat Sevinç kimdir?

İstanbul'da doğdu. 1988'de Mülkiye'ye girdi. 1995 yılında aynı kurumda Siyaset Bilimi yüksek lisansına başladı ve 1995 Aralık ayında Anayasa Kürsüsü asistanı oldu. Anayasa hukuku ve tarihi konusunda makaleler ve bir iki kitap yayınladı. Radikal İki ve Diken'de çok sayıda yazı kaleme aldı. 7 Şubat 2017 gecesi yüzlerce meslektaşıyla birlikte OHAL KHK'si ile Anayasa ve hukukun bilinen ilkelerine aykırı bir biçimde kamu görevinden atıldı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI