Emine(ler) İstanbul Sözleşmesi'yle kurtulur

Salı, 27 Ağustos, 2019
Devlet koruma görevini yerine getirmediği için ölüyor, öldürülüyor kadınlar. Aynı zamanda İstanbul Sözleşmesi ve şiddet yasası hakkında yalan yanlış söylemle şiddetle mücadeleyi zaafa uğratanlar da bu suça ortak.

Temmuz ayında 31 kadın ataerki cinayetleriyle yaşamını yitirmişti. Yazık ki ağustos ayının verileri de parlak olmayacak gibi. Bu ayda da üst üste gelen cinayet haberleriyle sarsıldık ancak içlerinden sadece Emine Bulut’un eski eşi Fedai Varan tarafından öldürülüşü, toplumsal infiale yol açtı. Ayşe Paşalı gibi… Güldünya Tören gibi… Özgecan gibi… Emine Bulut da toplum hafızasına kazınan ataerki cinayetleri arasına girdi. Toplumsal cinsiyete dayalı şiddet altında, sistematik işkenceyle yaşamak zorunda bırakılıp, kurtuluş çareleri arayan, destek uman milyonlarca kadın hâlâ görmezden geliniyor.

Her yıl yüzlercesi öldürüldüğünde haber oluyor ancak. 2018 yılında 440 kadın ataerki cinayetleriyle öldürülmüştü. Bu yılın ilk yedi ayında 245 kadın. Şiddetle, sistematik işkenceyle yaşamakta olanların varlığı ve çokluğu infial yaratmazken, cinayetlerin birçoğu sayıdan ibaret görülerek tepki gösterilmeden geçiştirilirken bazıları gündemde ilk sıraya yerleşiyor. Sayılardan ibaret olmayan, her biri yarım kalmış yaşam öyküleriyle, hayalleri, umutlarıyla sevenlerinin ve kadınların gönlünde yaşamaya devam eden kadınlardan sadece bazılarının toplumun ortak hafızasında yer tutuşu hangi etkenlerle mümkün oluyor, sorusu önemli.

ŞİDDETE YAYIN YASAĞI YA DA GÖREV İHMALİNE PERDE

Görsel hafızaya hitap edenler belki. Bazen katilin eyleminin, cinayet anının, vahşetin görüntüsü oluşu etki gücü yaratıyor. Emine Bulut cinayetinde olay anı görüntülerinin yarattığı infial, toplumun kadına yönelik şiddeti bir kere daha idrak etmesine yol açtı. Olay anı görüntülerinin yayınlanması konusunda kafalar karışık ama. Emine’nin ailesi haklı olarak şikayetçiydi yayınlardan. Pek çok kişi de şiddetin pornografisine, şiddet tetikleyici etkisi nedeniyle ve travmatik içerikle şiddetin yeniden üretilmesine yol açtığı görüşüyle karşı ki haklılar kuşkusuz.

Diğer yandan yayın yasağı kararlarını ifade özgürlüğü ve haber alma hakkı açısından sakıncalı görenler de çok haklı. Tek bir doğru yönteme ulaşmanın pek imkanı yok. Ancak olay anı görüntülerinin toplumda infial yaratmasından önce kamu gücünün harekete geçmediğini de gösterdi bu tartışmalar. Görüntüler sonrası jet hızıyla iddianame düzenlenip yargıda kabul edildi. Üzerinde durulması gereken asıl mesele bu bence. Kadını şiddetten korumakla yükümlü olan devlet, ancak toplumsal infial üzerine görevini hatırlıyor veya hızlanıyorsa asıl sorun burada demektir.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ BU OLAYDA DA UYGULANMAMIŞ 

Edinilen bilgilere göre Emine Bulut, öldürülmesinden kısa süre önce eski eşi Fedai Varan tarafından kendisine gönderilen ölüm tehdidi mesajlarını göstererek emniyet güçlerinden destek istemiş. Kamu görevlileri, İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı şiddet yasasının öngördüğü kadın beyanı esas ilkesine sadık kalarak ilgili maddeleri uygulamadığı için katil eski koca, öldürme kastını gerçekleştirebilmiş. Önleyici ve koruyucu tedbir kararlarını yasanın öngördüğü biçimde hayata geçirmeyen kolluk ve yargı, cinayetten sonra bile değil cinayetin sosyal medya aracılığıyla görünür kılınmasından sonra hızla harekete geçti. Devlet koruma görevini yerine getirmediği için ölüyor, öldürülüyor kadınlar. Aynı zamanda İstanbul Sözleşmesi ve şiddet yasası hakkında yalan yanlış söylemle şiddetle mücadeleyi zaafa uğratanlar da bu suça ortak. Her infialde olduğu gibi linç ve hınç kültürüyle idam çığlıkları atanlar da kadına yönelik şiddetin kökeninde o linç kültürünün payını hesap etmeli.

ZİHNİYET DÖNÜŞÜMÜNDE SANATIN GÜCÜ

Bir de zihniyet dönüşümü meselesi var dillerden düşmeyen. Her infialde olduğu gibi eski koca Fedai Varan’ın çocuğunu görme bahanesiyle (mağdur babalar yalanını da açık eden biçimde) görüşmeye ikna ederek öldürdüğü Emine Bulut cinayetiyle de konuşulmaya başlandı zihniyet dönüşümü. Eğitimden cezalandırmaya, yasa ve sözleşmenin gerektiği biçimde uygulanmasından siyasi iradenin kararlı duruşuna kadar zihniyet dönüşümünü sağlayacak pek çok etken sıralanıyor, yorumlarda.
Ancak bu çerçevede sanatın unutulması hayli büyük eksiklik… Örneğin yazımın başlığına da ilham kaynağı olan Asiye Nasıl Kurtulur’u hatırlayalım. Kadim kadın hikayelerinden birisiydi, Asiye’nin hayatı. Kadının ikincilleştirilme araçlarından birisini toplumun gözüne sokmuştu, dramaturg, yazar, tiyatrocu Vasıf Öngören, yazdığı oyunla. 1966-68 yıllarında yazdığı oyun tiyatrolarda sahnelenmeye başladığında toplamsal algının dönüşmesine hizmet etti. Tabii asıl yaygın etkisi, geniş kitlelere ulaşma şansına sahip sinemayla gösterdi. Atıf Yılmaz, oyunu 1986 yapımı filmiyle sinema salonlarına, ülkenin dört bir yanına aktardığında geniş kitleler durup bir düşünme fırsatı buldu. Karşı çıkanlar, ağır eleştiriden öteye geçip topa tutanlarla, hakaretlerle geçen yıllar boyunca en çok konuşulan filmlerden birisiydi. Tüm karşı çıkışlar da hizmet etti aslında toplumsal dönüşüme. Sanat, toplumsal sorunların temelini görüp, geniş kitlelere gösterme becerisiyle zihniyet dönüşümünün itici gücü. Toplumsal zihniyetin dönüşümünde sanatın rolünü gözden kaçırmak olmayacağı gibi sanatsal etkinliğe yönelik eleştiri ve ithamların bile bu zihniyet dönüşümüne, uzun vadede de olsa yapıcı katkısını görüyoruz.

İstanbul Sözleşmesi de kadın hareketinin, üretilen feminist politikaların uzun yıllara dayanan mücadelelerin sonunda ama kuşkusuz Asiye Nasıl Kurtulur’un toplumsal zeminde kadın sorunlarını konuşulur kılan tartışma ortamının da katkısı önemliydi. Kuşkusuz birçok başka edebi eserle birlikte… Ama illa ki sanatçı öngörüsü ve estetik sunumla sanatın varlığıyla kısacası. Sözleşmeyi imzalayıp, yasayı yapacak toplumsal ve siyasal atmosferin oluşmasını sağlayan zihniyet dönüşümünde sanatın payı büyük. Kadın hakları, toplumsal cinsiyet eşitliğinin yerleşik ve yaygın hale gelmesi ve şiddetle mücadele için bir nevi devrim sayabileceğimiz İstanbul sözleşmesini hazırlayan toplumsal ortam, günümüzde sözleşmeyi ve yasayı uygulayacak kamu gücü ve siyasi iradeyi bu yönde cesaretlendirecek şekilde bir zihniyet dönüşümüne yine muhtaç. İşte bu çerçevede sanatın, sanatçıların kadınların yanında yer aldığını eserleriyle görmemiz, bu eserlerin geniş kitlelere ulaşması ihtiyaç duyulan zihniyet dönüşümüne inanılmaz katkı sunacaktır.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ YAŞATIR 

Adeta karşı devrim hareketi gibi kabul edilebilir İstanbul Sözleşmesi’ne itirazlar. Giderek siyasi iradeyi etkileme gücü nedeniyle görmezden gelemeyeceğimiz bu cinsiyetçi ve ırkçı atak karşısında kadınlar olarak elbette çeşitli hamleler yapıyoruz. Örneğin pazar günü gerçekleştirdiğimiz #İstanbulSözleşmesiYaşatır başlıklı sosyal medya eylemi Türkiye gündeminin ilk sıralarına yükseldi. Bu eylem sayesinde İstanbul Sözleşmesi’nin içeriği ve önemine ilişkin, ön yargı ve ezberler bozuldu.

Bir önceki pazartesi için planladığımız eylemi, kayyım atama felaketi nedeniyle sonraki pazara ertelemiştik. İstanbul Sözleşmesi eyleminin gündemin rüzgarıyla savrulmasını önlemek için değildi, erteleme. Demokratik seçme ve seçilme haklarına topyekun saldırı mahiyetindeki haksızlıkları gündemde tutmaya katkı sunmak içindi. Kürtlerin seçme ve seçilme hakkına yönelik saldırı karşısında dayanışmaya kanalize etmeliydik enerjimizi. Beş gün ertelediğimizde ise kadına yönelik şiddetin gündeme damga vuruşuyla eş zamanlı hale geldi. Sözleşme ve yasanın öngördüğü önleyici ve koruyucu tedbir kararlarının can kurtaran niteliği, Emine Bulut’un öldürülmesiyle bir kere daha idrak edildiği zamana rastladı eylem.

SİYASET, PARLAMENTO SORUMLULUĞUNU İDRAK ETMELİ 

Siyasi partilerle görüşerek kadın gündeminin ülke gündemine etkisini veya otoriter siyaset yönteminin demokrasi gibi kadın kazanımlarına da darbe indiren yönünü görünür kılmak gerekiyor. Bu çerçevede İYİ Parti ile görüşmüş ve Feridun Bahşi’nin kadın karşıtı yasa önerisinin geri çekilmesine uzanan bir fikir birliğine ulaşmıştık. Nitekim son dönemde kadın kazanımları doğrultusunda en sağlam ifadelerle konuşan siyasi aktör Meral Akşener. Sonra CHP Kadın Kolları ile görüşüldü ve randevu talebimizi kabul eden ilk parti yöneticisi Kemal Kılıçdaroğlu oldu. Saadet Partisi kadın kollarından randevu alınsa Temel Karamollaoğlu henüz görüşme talebimizi kabul etmedi. HDP, kadın çalışmaları konusunda en duyarlı ve bilinçli parti olduğu için zaten uyarılmaya ihtiyaçları olmadığı gibi sahada her an işbirliği halindeyiz, orada sorun yok. Fakat AKP ve MHP halen randevu taleplerimize cevap vermedi, beklemedeyiz.

Mücadeleyle elde ettiğimiz kazanımları yine mücadeleyle elde tutma çabamız baki.

 


Berrin Sönmez kimdir?

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi mezunu. Aynı üniversitede araştırma görevlisi olarak akademiye geçti. Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na giriş süreci üzerine yüksek lisans tezi yazdı. Halkevi ve kültürel dönüşüm konulu doktora tezini yarıda bırakarak akademiden ayrılıp öğretmenlik yaptı. Daha sonra tekrar akademiye dönerek okutman ve öğretim görevlisi unvanlarıyla lisans ve ön lisans programlarında inkılap tarihi ve kültür tarihi dersleri verdi. 28 Şubat sürecindeki akademik tasfiye ile üniversiteden uzaklaştırıldı. Dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağımlı yargısı, akademik kadroları “rektörün takdir yetkisine” bırakarak tasfiyeleri gerçekleştirdiği ve hak arama yolları yargı kararıyla tıkandığı için açıktan emekli oldu. Sırasıyla Maliye Bakanlığı, Ankara Üniversitesi, Milli Eğitim Bakanlığı ve Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde ortalama dört-beş yıl demir atarak çalışma hayatını tamamladı. Kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunucusu, feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI